30 Ağustos’un “yedi düvele karşı zafer” anlatısında görünmeyen Küçük Asya Rumları
Tamer Çilingir
Türkiye’de 30 Ağustos, yalnızca Yunan ordusuna karşı kazanılmış bir meydan muharebesinin yıl dönümü olarak anlatılmaz. Bu tarih, “yedi düvele” ve emperyalizme karşı verilen büyük bir kurtuluş savaşının doruk noktası olarak sunulur.
Bu anlatıya göre Türk milleti, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından vatanını paylaşmak isteyen emperyalist devletlere karşı ayağa kalkmış; yokluk içinde yeni bir ordu ve devlet yaratmış, bütün yabancı güçleri Anadolu’dan kovmuştur.
Fakat anlatı daha ilk soruda sarsılmaktadır:
Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri İngiltere, Fransa ve İtalya emperyalist devletlerse, karşı cephede bulunan Almanya ile Osmanlı Devleti neydi?
Bir imparatorluk yenilince anti-emperyalist, o imparatorluğun egemen unsurları da bir anda sömürgeleştirilmiş millet mi olur?
Osmanlı savaşa emperyalizme direnmek için girmedi
Birinci Dünya Savaşı, emperyalist devletlerle masum halklar arasında yaşanmış bir savaş değildi. Toprak, pazar, nüfuz alanı, stratejik geçitler ve başka halklar üzerinde egemenlik kurmak isteyen imparatorluklar arasındaki bir paylaşım savaşıydı.
İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın emperyalist hedefleri vardı. Fakat Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti de anti-emperyalist bir cephenin temsilcileri değildi.
Almanya sömürgelere sahipti ve dünyadaki ekonomik, siyasi ve askerî nüfuzunu genişletmeye çalışıyordu. Osmanlı Devleti ise çözülmekte olmasına rağmen çok sayıda halkı egemenliği altında tutan bir imparatorluktu.
Osmanlı yönetimi savaşa ülkesini emperyalist bir saldırıdan kurtarmak için değil, İttihat ve Terakki iktidarının tercihiyle Almanya’nın yanında girdi. İttihatçıların hedefleri yalnızca mevcut sınırları savunmakla sınırlı değildi. Kafkasya’da yeniden genişleme, Rusya egemenliğindeki Müslüman ve Türk halklar üzerinde nüfuz kurma, Mısır’daki İngiliz hâkimiyetini sarsma ve kaybedilen bazı bölgeleri geri alma hesapları da vardı.
Osmanlı Devleti, emperyalist paylaşım savaşının dışındaki masum bir seyirci değildi. Savaşın taraflarından biriydi ve yenildi.
Bir devletin yenilmesi onu masumlaştırmaz. Almanya savaşı kaybettiği için anti-emperyalist olmadığı gibi Osmanlı Devleti de yenildiği için emperyalizmin masum mağduru hâline gelmedi.
Savaşın mağlubu Osmanlı Devleti’ydi
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nın yenilmiş taraflarından biri olarak 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzaladı. Bu tarihten sonra İngiliz, Fransız ve İtalyan kuvvetleri İstanbul’a, Boğazlara ve Anadolu’nun belirli bölgelerine yerleşti.
Bu askerî varlık, savaşa katılmamış ve bağımsızlığını sürdürürken sebepsiz yere saldırıya uğramış yeni bir Türk devletine yönelmiyordu. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybeden Osmanlı Devleti ile savaşı kazanan İtilaf devletleri arasında oluşan mütareke düzeninin ve henüz sonuçlandırılmamış barış görüşmelerinin parçasıydı.
Bu durum İngiltere, Fransa ve İtalya’nın Osmanlı toprakları üzerinde ekonomik, askerî ve stratejik hedefler taşımadığı anlamına gelmez. Savaş sırasında hazırlanan paylaşım planları, nüfuz bölgeleri, Boğazlar üzerindeki denetim arayışı, petrol ve demiryolu hesapları ile kapitülasyonları sürdürme çabaları bu hedefleri açıkça göstermektedir.
10 Ağustos 1920’de Osmanlı hükümetine imzalatılan Sevr Antlaşması da Osmanlı egemenliğini ağır biçimde sınırlayan bir projeydi.
Fakat daha sonra bütün bu karmaşık süreç, “bağımsız Türk vatanının emperyalistler tarafından işgali” biçiminde tek bir başlık altında toplandı.
Oysa 1918’de karşılarında Türkiye Cumhuriyeti adında bağımsız ve egemen bir devlet bulunmuyordu. Uluslararası toplumun muhatabı Osmanlı Devleti, tanıdığı yönetim ise İstanbul hükümetiydi. Mustafa Kemal de Anadolu’ya yeni bir devletin temsilcisi olarak değil, Osmanlı ordusunun müfettişi sıfatıyla gönderilmişti.
Ankara’daki Büyük Millet Meclisi ancak 23 Nisan 1920’de kuruldu. Başlangıçta ortaya çıkan şey, önceden var olan bağımsız bir Türk devletinin dış saldırıya karşı direnişinden çok, yenilmiş Osmanlı Devleti içinde egemenliği kimin temsil edeceğine ilişkin bir iktidar ve meşruiyet mücadelesiydi.
Ankara hareketinin kadroları büyük ölçüde Osmanlı subayları, bürokratları ve eski İttihatçı örgütlenme ağlarından geliyordu. Kullanılan askerî birikim, silahlar, birlikler, haberleşme olanakları ve devlet geleneği de önemli ölçüde Osmanlı’dan devralınmıştı.
Karşımızda yoktan var edilen bir devlet değil; yenilmiş bir imparatorluğun askerî ve bürokratik kadrolarının İstanbul’dan koparak Anadolu’da yeni bir iktidar kurması vardı.
“Millî Mücadele” hangi milletin mücadelesiydi?
Türkiye’nin resmî tarih yazımının “Millî Mücadele” adını verdiği 1919–1922 dönemi, önceden var olan ve sömürge yönetimi altında yaşayan bir Türk ulusunun kendi devletini geri kazanması değildi.
Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nda egemen siyasi ve dinî yapının dışına itilmiş sömürge bir halk değildi. Ankara hareketini yönetenler de yabancı bir sömürge yönetiminin kurumları dışında yetişmiş ulusal kurtuluşçular değil, büyük ölçüde yenilmiş Osmanlı ordusunun subayları ve devlet görevlileriydi.
1919–1922 savaş ve iktidar süreci, yenilmiş bir imparatorluğun Müslüman askerî ve bürokratik kadrolarının Osmanlı mirası üzerinde giderek Türk ve Müslüman kimliğini esas alan daha homojen bir ulus-devlet kurma mücadelesiydi.
Bu süreçte yalnızca yabancı askerî varlığa ve Yunan ordusuna karşı savaşılmadı. İstanbul hükümeti tasfiye edildi, Osmanlı hanedanına son verildi ve Rumlarla Ermenilerin Anadolu’daki tarihsel varlıkları büyük ölçüde tasfiye edildi.
Dolayısıyla “millî” sözcüğü açıklanması gereken bir iddiadır.
Bu milletin içinde Rumlar var mıydı?
Ermeniler var mıydı?
Süryaniler var mıydı?
Yoksa “millet” denilen topluluk, daha kurulma aşamasında Müslüman ve giderek Türk olarak mı tanımlanıyordu?
Yeni devletin sınırları çizilirken yalnızca topraklar değil, o topraklarda kimlerin yaşayabileceği de belirleniyordu.
“Yedi düvel” gerçekten savaş meydanında mı yenildi?
Resmî anlatı, Mondros sonrasındaki farklı askerî ve siyasi durumları tek bir büyük savaş destanına dönüştürür.
Oysa İngiltere, Fransa ve İtalya, Anadolu konusunda aynı hedeflere sahip, aynı kararlılıkla hareket eden ve aynı cephede savaşan birleşik bir güç değildi. Aralarında ciddi çıkar çatışmaları bulunuyordu.
Anadolu’nun güneyinde Fransız kuvvetleriyle gerçek ve kanlı çatışmalar yaşandı. Bu nedenle Fransızlarla hiç savaşılmadığını söylemek doğru değildir. Ancak Fransa daha sonra Ankara hükümetiyle anlaşarak bölgeden çekildi.
İtalya, değişen diplomatik dengeler ve İtilaf devletleri arasındaki anlaşmazlıklar sonucunda bulunduğu bölgeleri boşalttı. İtalyan ordusuna karşı Batı Cephesi’ndekine benzer büyük bir meydan savaşı verilmedi.
İngiliz kuvvetleri İstanbul ve Boğazlarda bulunuyordu. 1922’de Çanakkale çevresinde Ankara ordusuyla İngiliz birlikleri karşı karşıya geldi ve savaş ihtimali doğdu. Fakat bu kriz silahlı çatışmaya dönüşmeden diplomasi yoluyla sona erdi.
İtilaf devletleri Sevr’i kendi ordularıyla Anadolu’nun tamamında uygulamak için yeni ve büyük bir savaşı göze almadı. Bunun yerine Yunan ordusunun askerî başarısının Sevr düzenini en azından kısmen uygulanabilir hâle getireceğini umdular.
26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz ve 30 Ağustos’taki Dumlupınar Muharebesi sonucunda mağlup edilen ordu Yunan ordusuydu. İngiliz, Fransız ve İtalyan ordularının birlikte yenildiği bir “yedi düvel meydan savaşı” yaşanmadı.
Bu tespit Ankara hareketinin askerî ve diplomatik başarısını ortadan kaldırmaz. Ancak İtilaf devletleri arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanmak, bazı devletlerle anlaşmalar yapmak ve Yunan ordusunu yenmek ile bütün emperyalist dünyayı savaş meydanında mağlup etmek aynı şey değildir.
30 Ağustos, daha sonra kendisine yüklenen anlamla aynı tarih değildir.
Yenilmiş imparatorluktan mazlum millet anlatısına
Resmî tarih, 1918’den önceki Osmanlı Devleti ile Ankara merkezli hareket arasında keskin bir ahlaki sınır çizer.
Bu anlatıda Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na hangi amaçlarla girdiği, Almanya ile kurduğu ittifak ve İttihatçıların genişleme hedefleri geri plana itilir. Hikâye neredeyse Mondros Mütarekesi’yle yeniden başlatılır.
Böylece savaşı kaybeden imparatorluğun askerî ve siyasi kadroları, kendi savaşlarının sorumluluğundan ayrıştırılır; yalnızca emperyalist devletlerin saldırısına uğrayan mazlum bir milletin temsilcileri hâline getirilir.
Osmanlı’nın yenilgisi bir mazlumiyet hikâyesine, aynı imparatorluğun kadrolarının yeniden iktidar kurması ise anti-emperyalist bir kurtuluş destanına dönüştürülür.
Bu dönüşüm sırasında Osmanlı’nın Hristiyan halklarına yapılanlar da anlatının dışına çıkarılır.
İttihat ve Terakki yönetiminin savaş yıllarında Ermenilere, Rumlara ve Süryanilere karşı uyguladığı tehcir, katliam ve tasfiye politikaları görünmezleştirilir. Pontos’ta Rumlara yönelik şiddetin 1919’da başlamadığı; Birinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren tehcirler, çalışma taburları, köy boşaltmaları ve kitlesel ölümlerle sürdüğü unutturulur.
Böylece aynı siyasi, askerî ve bürokratik kadroların devamlılığı perdelenir. İmparatorluğun yenilgisinden ulus-devletin kuruluşuna uzanan süreç, birbirinden kopuk iki ayrı tarih gibi anlatılır.
Yunan ordusu ile Küçük Asya Rumları aynı şey değildi
Resmî Türk anlatısının en ağır sonuçlarından biri, Yunan ordusuyla Küçük Asya’nın yerli Rum halklarını aynılaştırmasıdır.
Burada kullanılan tarihsel coğrafya adlarının sınırları dönemlere göre değişmekle birlikte, bugünün haritasındaki yaklaşık karşılıkları şöyledir: İyonya, Küçük Asya’nın Ege kıyılarında, başta İzmir ve çevresi olmak üzere Aydın ve Manisa’nın bir bölümünü kapsayan bölgedir. Bithynia, kuzeybatı Anadolu’da İzmit, İznik, Bursa ve Sakarya çevresidir. Kapadokya, Orta Anadolu’da başta Kayseri, Nevşehir, Niğde ve Aksaray çevresinde uzanan tarihsel bölgedir. Doğu Trakya, günümüzde Türkiye’nin Avrupa kıtasında kalan Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve İstanbul’un Avrupa yakasını içine alan coğrafyadır. Pontos ise Anadolu’nun kuzeyinde, Karadeniz kıyıları ve iç kesimlerinde Samsun’dan Ordu, Giresun, Trabzon, Gümüşhane ve Rize’ye; tarihsel bağlama göre Amasya ve Tokat çevresine kadar uzanan bölgeyi ifade eder.
İyonya’dan —yani İzmir ve Ege kıyılarından— Kapadokya’nın Orta Anadolu yerleşimlerine, Bithynia’nın İzmit, İznik ve Bursa çevresinden Doğu Trakya’ya ve Karadeniz kıyılarındaki Pontos’a kadar uzanan geniş coğrafyanın Rumları, bu topraklara 1919’da bir orduyla gelmedi. Onlar yüzlerce, birçok bölgede binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan yerli halklardı.
Yunan ordusunun Anadolu’daki varlığı ile Küçük Asya Rumlarının tarihsel varlığı aynı şey değildir. Fakat yeni devletin kuruluş anlatısı bu ayrımı ortadan kaldırdı.
Yunan ordusuna karşı kazanılan askerî zafer, Anadolu’nun yerli Rum nüfusundan arındırılmasını meşrulaştıran bir kurtuluş hikâyesine dönüştürüldü. Bir ordunun yenilgisi, bir halkın yurdundan çıkarılmasının doğal sonucuymuş gibi anlatıldı.
1922’nin sonucu yalnızca Yunan ordusunun Anadolu’dan çekilmesi değildi. İyonya’dan Pontos’a kadar uzanan kadim Rum varlığının büyük ölçüde sona erdirilmesiydi.
İnsanlar öldürüldü, sürüldü veya mübadele adı verilen zorunlu nüfus değişimiyle tarihsel yurtlarından koparıldı. Evler, dükkânlar, tarlalar, kiliseler, okullar ve manastırlar geride bırakıldı. El konulan mülkler yeni devletin ekonomik ve toplumsal düzeninin kuruluşunda kullanıldı.
Buna rağmen bu büyük kopuş, resmî tarihte bir halkın felaketi olarak değil, “vatanın kurtarılması” olarak yer aldı.
Yunanistan’da “zafer” değil, Küçük Asya Felaketi
Türkiye’nin 30 Ağustos’ta “Büyük Zafer” olarak kutladığı tarih, Yunanistan’da aynı ölçüde simgeleştirilmiş bağımsız bir “büyük yenilgi günü” değildir.
Yunan tarih yazımında 30 Ağustos çoğunlukla daha geniş bir tarihsel kırılmanın içinde ele alınır:
Μικρασιατική Εκστρατεία — Küçük Asya Seferi.
Κατάρρευση του Μικρασιατικού Μετώπου — Küçük Asya Cephesi’nin çöküşü.
Μικρασιατική Καταστροφή — Küçük Asya Felaketi.
Ξεριζωμός — Yurdundan koparılma.
Χαμένες Πατρίδες — Kaybedilmiş vatanlar.
Yunan askerî anlatısının merkezinde Türklerin kazandığı “Büyük Zafer” değil; Afyonkarahisar hattının yarılması, Yunan birliklerinin birbirinden kopması, bazı birliklerin kuşatılması, komuta düzeninin çökmesi ve ordunun kıyılara doğru çekilmesi bulunur.
Yunan kolektif hafızasında askerî yenilgiden daha güçlü olan anlatı ise yenilginin ardından gelen insani felakettir: İzmir’in yanması, Rum ve Ermeni nüfusa yönelik şiddet, sivillerin kıyılara kaçışı, erkeklerin çalışma taburlarına gönderilmesi, yüz binlerce insanın mülteci hâline gelmesi ve kaybedilen vatanlara dönüş ihtimalinin ortadan kalkması.
Bu nedenle 30 Ağustos, Yunan hafızasında tek başına bir muharebenin tarihi olmaktan çok, Küçük Asya Rumluğunun sona ermesine giden geri döndürülemez sürecin parçasıdır.
Burada takvim farklılığına da dikkat edilmelidir. Yunanistan 1922’de henüz Gregoryen takvime geçmemişti. Dönemin Yunan belgelerinde Türk taarruzunun başlangıcı 26 Ağustos değil 13 Ağustos, Türk ordusunun İzmir’e girişi ise 9 Eylül değil 27 Ağustos olarak görülebilir. Bu nedenle bugünkü Yunan yayınlarında geçen “30 Ağustos 1922” tarihi her zaman Dumlupınar Muharebesini ifade etmez; eski takvimle İzmir’deki felaket günlerine gönderme yapabilir.
Yunanistan’daki anlatı da tek biçimli değildir. Yunan ordusunun 1919’da İzmir’e çıkarılması, resmî eğitim dilinde uzun süre “esaret altındaki kardeşlerin kurtarılması” veya yerli Rum nüfusun korunması düşüncesiyle açıklanmıştır. Askerî harekâtın genişlemesi, Yunan hükümetlerinin kararları, İtilaf devletlerinin tutumu ve ordunun Anadolu’nun içlerine ilerlemesi ayrıca incelenmesi gereken siyasi ve askerî meselelerdir.
Fakat Yunan devletinin politikalarıyla Küçük Asya’nın yerli Rum halklarının tarihsel varlığı birbirine karıştırılamaz.
Türk resmî anlatısı, “Megali İdea” kavramını yalnızca belirli bir dönemin Yunan devlet politikası olarak kullanmaz. Onu Küçük Asya’daki bütün Rumları ezelden beri Anadolu’yu ele geçirmek isteyen ortak bir siyasi projenin mensupları gibi göstermek için kullanır. Böylece Yunan devletinin kararları, Pontos’tan İyonya’ya kadar bütün Rum toplumunun üzerine yüklenen kolektif bir suçlamaya dönüştürülür.
Bu anlatıda yerli Rum, yaşadığı toprağın halkı olmaktan çıkarılarak Yunan ordusunun içerideki uzantısı hâline getirilir. Tehcirler, çalışma taburları, köylerin boşaltılması, mülklere el konulması ve kitlesel şiddet de “Megali İdea’ya karşı vatan savunması” içinde açıklanmaya çalışılır.
Oysa Pontos Rumlarına yönelik tasfiye politikaları, Yunan ordusunun 1919’da İzmir’e çıkmasından önce başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki tehcirler ve çalışma taburları, yerli Rum nüfusun Yunan ordusunun Anadolu’daki harekâtına indirgenemeyeceğini açıkça göstermektedir.
Bir devletin askerî politikası eleştirilebilir. Fakat bu politika, başka bir devletin egemenliği altında yaşayan sivilleri topluca suçlu hâle getirmez. Yunan ordusunun Anadolu’daki varlığı, Küçük Asya Rumlarının yurtlarından çıkarılmasının gerekçesi olamaz.
Bu nedenle iki anlatı birbirinin simetrik karşılığı değildir. Türkiye’deki resmî anlatı, askerî zaferi kutsallaştırmakla kalmaz; yerli bir halkın tasfiyesini de “kurtuluş” kavramının içine yerleştirir. Yunan hafızası ise 1922’yi öncelikle ordunun yenilgisinden sonra yaşanan Küçük Asya Felaketi, yurdundan koparılma ve kadim Rum varlığının sona ermesi üzerinden hatırlar.
Bir taraf savaş meydanındaki galibiyeti kutsallaştırırken, diğer taraf bu galibiyetin ardından kaybedilen insanları, yurtları ve geri dönüş ihtimalini hatırlar.
Kimin vatanı, kimden kurtarıldı?
“Kurtuluş Savaşı” kavramını kullanırken şu soruları sormak gerekir:
Kim kurtuldu?
Kimin vatanı kurtarıldı?
Bu vatan kimden kurtarıldı?
Ve kurtuluş denilen sürecin sonunda kimler artık kendi yurtlarında yaşayamaz hâle geldi?
Ankara hareketi açısından sonuç, Sevr’in uygulanamaması, yabancı askerî varlığın sona ermesi, kapitülasyonların kaldırılması ve uluslararası egemenliğin kazanılmasıydı. Bu yönüyle gerçek bir askerî, siyasi ve diplomatik başarıdan söz edilebilir.
Fakat bir tarihsel sürecin kazananlar açısından bağımsızlık anlamına gelmesi, kaybedenler açısından da kurtuluş olduğu anlamına gelmez.
Küçük Asya Rumları ve Ermeniler bakımından yeni devletin kuruluşu, vatanlarına yeniden kavuşmalarıyla değil, o vatandan silinmeleriyle sonuçlandı.
“Kurtarılan” coğrafya, aynı zamanda yerli Hristiyan halklarından büyük ölçüde arındırılmış bir coğrafyaydı.
Resmî anti-emperyalist anlatının cevap vermediği temel çelişki budur.
Bir halkın bağımsızlığı neden başka halkların yokluğu üzerine kuruldu?
Eğer bu savaş yalnızca emperyalizme karşı verilmişse, binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan Rumların ve Ermenilerin evlerine, mülklerine, okullarına ve ibadethanelerine neden el konuldu?
Emperyalizme karşı kazanıldığı söylenen bir zafer, nasıl oldu da Müslüman ve Türk kimliğini esas alan homojen bir ulus-devletin kuruluşuyla tamamlandı?
Herkes için bayram olmayan bir tarih
30 Ağustos, Türkiye’nin resmî hafızasında askerî zaferin ve ulusal kurtuluşun simgesidir. Fakat aynı tarih bu coğrafyanın bütün halkları için aynı anlamı taşımaz.
Bu tarihin temsil ettiği askerî ve siyasi sonuç yalnızca Yunan ordusunun yenilgisi değildir. İyonya’dan Kapadokya’ya, Bithynia’dan Doğu Trakya’ya ve Pontos’a kadar Küçük Asya’nın yerli Rum halklarının tarihsel yurtlarından koparılmasının kalıcı hâle gelmesidir.
Ardından kurulan devlet, Pontos halkının uğradığı soykırımı tanımadı; el konulan mülkleri iade etmedi; köylerin, kentlerin ve coğrafyanın adlarını değiştirdi; kiliseleri ve manastırları onları yaratan halktan kopararak sahipsiz yapılar gibi kayda geçirdi.
Küçük Asya Rumlarının binlerce yıllık varlığı, Yunan ordusunun birkaç yıllık Anadolu seferine indirgendi. Bir halkın tarihsel varlığıyla bir ordunun askerî harekâtı özdeşleştirildi. Böylece Yunan ordusunun yenilgisi, yerli Rum nüfusun yurdundan çıkarılmasının doğal ve meşru sonucuymuş gibi anlatıldı.
Bugün Pontos’un tarihsel eserleri restore edilirken bile onları yaratan halkın adının kullanılması tartışma konusu oluyorsa, 1922’de kurulan düzenin hafıza üzerindeki egemenliği hâlâ sürüyor demektir.
Bu nedenle 30 Ağustos yalnızca bir ordunun başka bir orduya karşı kazandığı askerî zafer olarak görülemez. Aynı zamanda Küçük Asya’nın yerli Rum halklarının yurtlarından koparılmasının yeni devletin kuruluş anlatısına bir zafer olarak yerleştirildiği tarihsel süreci temsil eder.
Bir halkın zafer olarak kutladığı tarih, başka bir halkın felaketi olabilir.
Bu gerçeği dile getirmek, Türk ve Müslüman halkın savaş, yoksulluk ve zorunlu göçler sırasında yaşadığı acıları inkâr etmek değildir. Fakat bu acılar da Rumların, Ermenilerin ve Süryanilerin başına gelenleri görünmez kılmanın gerekçesi yapılamaz.
Acıları yarıştırmadan, hiçbir halkı topluca suçlamadan ve hiçbir devletin resmî anlatısına sığınmadan tarihle yüzleşmek mümkündür.
Zaferin değil, hakikatin dili
30 Ağustos’un Yunan ordusuna karşı kazanılmış askerî bir galibiyet olduğu açıktır. Tartışılması gereken, bu galibiyetin sonradan nasıl anlatıldığıdır.
Dumlupınar’da kazanılan askerî zafer, bütün emperyalist dünyanın savaş meydanında yenildiği bir destana dönüştürüldü. Yenilmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun kadroları kendi geçmişlerinden koparılarak anti-emperyalist bir hareketin kurucuları olarak sunuldu. Küçük Asya’nın yerli Hristiyan halklarının ortadan kaldırılması ise “vatanın kurtuluşu” anlatısının içinde görünmez hâle getirildi.
Oysa tarihle yüzleşmek, yalnızca kazananların ne kazandığını değil, bu zaferin altında kimlerin kaldığını da sormayı gerektirir.
30 Ağustos’a tarihsel anlamını verecek olan, onu eleştirilemez bir kutsal güne dönüştürmek değildir. Askerî galibiyetin arkasındaki siyasi sonucu, yurdundan edilen halkları, el konulan hayatları ve susturulan hafızayı görünür kılmaktır.
Barış, herkesin aynı güne bayram demesiyle kurulmaz.
Barış, bir halkın zaferinin başka bir halkın yurdundan silinmesiyle tamamlandığını konuşabildiğimiz gün başlayacaktır.
Kaynaklar
- Mondros Mütarekesi, 30 Ekim 1918.
- Osmanlı Meclis-i Mebusanı, Misak-ı Millî kararları, 28 Ocak 1920.
- Sevr Antlaşması, 10 Ağustos 1920.
- Fransa ile Ankara Hükümeti arasındaki Ankara Anlaşması, 20 Ekim 1921.
- Mudanya Mütarekesi, 11 Ekim 1922.
- Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol, 30 Ocak 1923.
- Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923.
- ABD Dışişleri Bakanlığı, Foreign Relations of the United States, 1924, Cilt II, Belge 624: https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1924v02/d624
- Yunanistan Eğitim Bakanlığı, Küçük Asya Seferi ve Felaket: https://ebooks.edu.gr/ebooks/v/html/8547/2188/Istoria_ST-Dimotikou_-empl/index5_5.html
- Yunan Dünyası Vakfı, Ağustos 1922 askerî gelişmeleri: https://www.ime.gr/chronos/13/en/foreign_policy/facts/16.html
- Yunan Dünyası Vakfı, 1922 mültecileri ve geri dönüş umudu: https://www.ime.gr/chronos/14/gr/1923_1940/society/people/03.html
- Yunan Kara Harp Okulu, Küçük Asya Harekâtı Soruşturma Komisyonu Raporu, Ağustos 1922: https://sse.army.gr/books/ekthesis-anakritikis-epitropis-epicheiriseon-mikras-asias-aygoystos-1922/
- ERT Arşivi, İzmir’in Felaketi – 30 Ağustos 1922: https://www.ert.gr/ert-arxeio/i-katastrofi-tis-smyrnis-30-aygoystoy-1922-2/
- Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern History.
- Feroz Ahmad, The Young Turks: The Committee of Union and Progress in Turkish Politics, 1908–1914.
- Taner Akçam, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility.
- Uğur Ümit Üngör ve Mehmet Polatel, Confiscation and Destruction: The Young Turk Seizure of Armenian Property.
- Benny Morris ve Dror Ze’evi, The Thirty-Year Genocide: Turkey’s Destruction of Its Christian Minorities, 1894–1924.

