Tamer Çilingir
Türkiye’de bazı suçların adı bile faili gizlemek için seçilir.
6–7 Eylül 1955 için hâlâ çoğunlukla “olaylar” deniliyor. Sanki İstanbul’da iki gün boyunca yaşananlar bir doğal afetmiş gibi. Sanki kalabalıklar birdenbire sokağa çıkmış, öfkelenmiş, kontrolden çıkmış ve tesadüfen Rumların evlerini, dükkânlarını, kiliselerini ve mezarlıklarını bulmuş gibi.
Ben bu yazıda 6–7 Eylül için pogrom sözcüğünü kullanıyorum.
Pogrom, Rusça kökenli bir sözcük; “yıkım, tahrip” anlamından geliyor. Tarih yazımında önce özellikle Rusya’daki Yahudilere yönelik kitlesel saldırılar için kullanılmış, zamanla belirli bir etnik ya da dinî topluluğun insanlarına, mülklerine ve kutsal mekânlarına yönelen örgütlü kitlesel şiddeti anlatan bir kavrama dönüşmüştür. Merriam-Webster kavramı “savunmasız insanlara yönelik örgütlü katliam” olarak tanımlıyor. Tarihsel kullanımlarda devletin örgütlemesi, teşviki, göz yumması ya da güvenlik güçlerinin müdahale etmemesi de pogrom tartışmalarının temel unsurlarından biridir.
Bu nedenle “pogrom” burada öfkeyle seçilmiş bir sözcük değildir.
6–7 Eylül’de yaşanan şiddetin niteliğini tarif eden tarihsel bir kavramdır.
Yetmiş yılı aşkın süredir tekrar edilen hikâye aşağı yukarı şöyledir: Selanik’te Mustafa Kemal’in doğduğu eve bomba atıldı. Haber İstanbul’a ulaştı. “Halk galeyana geldi.” Sonrası da “üzücü olaylar”dı.
Hayır.
6–7 Eylül’de halk kendiliğinden galeyana gelmedi. Bir pogrom örgütlendi.
Bunu söylemek için Yunanistan’ın resmî tezlerine başvurmak zorunda değiliz. Türk araştırmacıların çalışmaları, Türk arşivlerinden çıkan belgeler, dönemin fotoğrafları ve olayların hemen ardından hazırlanmış diplomatik raporlar önümüzde duruyor.
Bir gecede binlerce adresi kim buldu?
Kendiliğinden sokağa çıkan öfkeli bir kalabalık düşünün. Hangi evin Rumlara ait olduğunu biliyor. Hangi işyerini tahrip edeceğini biliyor. İstanbul’un birbirinden uzak semtlerinde benzer biçimde hareket ediyor. Yanında levyeler, testereler, kürekler, tahta parçaları ve hatta kaynak makineleri bulunuyor.
Dilek Güven’in araştırması, saldırı gruplarının 20–30 kişilik örgütlü birimler hâlinde hareket ettiğini; bu gruplarda kışkırtıcılar, yöneticiler ve tahribatı gerçekleştirenlerin farklı görevler üstlendiğini gösteriyor. Bazı grup yöneticilerinin hedef alınacak ev ve işyerlerinin adreslerini taşıdığını; olaylardan yaklaşık bir hafta önce bazı mahalle muhtarlarından Rum, Ermeni ve Yahudilerin de içinde bulunduğu Hristiyan ve Yahudi sakinlerin adreslerinin istendiğine dair Fransız Konsolosluğu raporunu aktarıyor. Tahrip araçlarının bazı merkezlerde önceden hazır tutulduğu ve faillerin kent içinde taşınması için özel araçlar, taksiler, kamyonlar, vapurlar ve hatta askerî araçların kullanıldığı da aynı çalışmada yer alıyor.
Şimdi yeniden soralım:
Kendiliğinden öfkelenen bir kalabalığın elinde neden adres listeleri ve önceden hazırlanmış yıkım araçları vardır?
Bir pogromun ayırt edici özelliklerinden biri yalnız şiddetin büyüklüğü değildir.
Hedefin kim olduğunun önceden bilinmesidir.
6–7 Eylül’de hedef biliniyordu.
Önce bomba
6 Eylül günü Türkiye radyosu, Selanik’te Mustafa Kemal’in doğduğu evin bulunduğu Türk Konsolosluğu bahçesinde bir bomba patladığını duyurdu. Haber, İstanbul Ekspres’in olağanüstü baskılarıyla sokağa taşındı.
Dilek Güven’in çalışmasında aktarılan polis soruşturmaları ve Amerikan diplomatik bilgilerine göre bomba dışarıdan atılmamış, konsolosluk çevresi içinden yerleştirilmişti. Aynı çalışmada olayın merkezindeki isimlerden biri olarak hukuk öğrencisi Oktay Engin gösteriliyor; Engin’in daha sonra Türkiye’ye getirildiği ve devlet bürokrasisinde görev aldığı belirtiliyor.
Burada önemli olan yalnız bombayı kimin koyduğu sorusu değildir.
Asıl önemli olan, küçücük bir patlamanın birkaç saat içinde İstanbul çapında önceden belirlenmiş hedeflere yönelen kitlesel şiddetin gerekçesine dönüştürülmüş olmasıdır.
Bir kıvılcım vardı.
Ama yakılacak yerler çoktan seçilmişse, asıl konuşulması gereken kıvılcım değil hazırlıktır.
Amerikan belgeleri daha ilk günlerde ne söylüyordu?
9 Eylül 1955’te ABD Dışişleri Bakanlığı, Ankara Büyükelçiliği’ne gönderdiği telgrafta İstanbul ve İzmir’de yaşananlardan duyduğu şoku ifade ediyor ve olayların “koordineli bir planlamanın sonucu gibi göründüğünü”, buna karşın etkili polis müdahalesinin görülmediğini kaydediyordu.
Üç gün sonra, 12 Eylül tarihli başka bir Amerikan belgesi daha açık ifadeler kullanıyordu. İstanbul ve İzmir’de gösterilerin yerel polisin müsamahasıyla başladığını, başlıca hedefin Rumlar olduğunu, ancak Ermenilerin, Yahudilerin ve bazı yabancıların da saldırıya uğradığını bildiriyordu.
Bu belgelerin tarihi önemlidir.
Bunlar yarım yüzyıl sonra kurulmuş teoriler değildir.
Pogromdan yalnız birkaç gün sonra kaleme alınmış diplomatik değerlendirmelerdir.
O hâlde soru şudur:
İstanbul gibi bir şehirde binlerce ev, işyeri ve ibadethane saatler boyunca saldırıya uğrarken güvenlik güçleri neden etkili biçimde müdahale etmedi?
Devlet kendi yurttaşlarını neden korumadı?
Yoksa mesele yalnızca “koruyamamak” mıydı?
“Muhteşem bir örgütlenmeydi”
6–7 Eylül hakkında yıllar sonra söylenecek birkaç cümle, “galeyana gelen halk” anlatısının bütün rahatlığını bozdu.
Sözlerin sahibi olarak gösterilen kişi Sabri Yirmibeşoğlu’ydu; daha sonra Özel Harp Dairesi Başkanlığı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği gibi görevlerde bulundu.
Gazeteci Fatih Güllapoğlu’nun Tanksız Topsuz Harekât adlı kitabında Yirmibeşoğlu’na şu sözler atfedildi:
“6–7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”
Yirmibeşoğlu daha sonra bu konuşmayı reddetti. Dolayısıyla bu ifadeyi tartışmasız bir “resmî itiraf” olarak sunmak tarihsel açıdan doğru olmaz. Ancak Güllapoğlu tarafından yayımlanmış olması, Yirmibeşoğlu’nun Özel Harp yapılanmasındaki konumu ve sözlerin yıllardır kamuoyunda tartışılması nedeniyle son derece önemli bir tanıklıktır.
Cümledeki üç kavrama dikkat edin:
Özel Harp.
Örgütlenme.
Amaç.
“Talihsiz olay” demiyor.
“Kontrolden çıktı” demiyor.
“Halk öfkelendi” demiyor.
“Amacına ulaştı” deniliyor.
O hâlde sorulması gereken soru şudur:
Hangi amaç?
Amaç yalnız Rum dükkânlarının camlarını kırmak mıydı?
Kiliseleri yakmak mıydı?
Mezarlıkları tahrip etmek mi?
Evlerin içindekileri sokağa dökmek mi?
Kadınlara cinsel saldırıda bulunmak mı?
İnsanları dövmek, aşağılamak, korkutmak mı?
Bunların hepsi 6–7 Eylül tarihinin parçasıdır.
Ancak bir pogromun sonucu yalnız saldırının sürdüğü saatlerde ölçülmez.
Saldırı sona erdikten sonra hedef alınan toplumun nasıl yaşadığına bakılır.
6–7 Eylül’ün İstanbul Rumlarına verdiği mesaj açıktı:
Burada güvende değilsiniz.
Kaç ev, kaç işyeri, kaç kilise?
6–7 Eylül’ün bilançosuna ilişkin rakamlar kaynaklara göre farklılık gösterir. Bu farklılığı saklamak yerine açıkça belirtmek gerekir.
Dilek Güven’in Fahri Çoker arşivindeki resmî Türk kaynağına dayanarak aktardığı döküme göre 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır ve 26 okulun yanı sıra fabrikalar, oteller, barlar ve başka tesisler saldırıya uğradı. Aynı kaynak grubunda toplam saldırıya uğrayan tesis sayısı 5.317 olarak veriliyor.
Amerikan kaynaklarına dayanan aynı araştırma, saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’unun ve zarar gören evlerin yüzde 80’inin Rum Ortodokslara ait olduğunu; Ermeni ve Yahudi ev ve işyerlerinin de hedef alındığını kaydediyor. Ermeni kiliseleri ve okulları da tahrip edilen yapılar arasındaydı.
Rakamların farklılaşması pogromun ölçeğini değiştirmiyor.
Binlerce ev ve işyeri. Onlarca kilise. Okullar. Manastırlar. Mezarlıklar.
Bir şehrin yalnız ekonomik hayatı değil,
hafızası ve kutsal mekânları da hedef alındı.
Yağma değil yalnızca: seçilmiş hedef
6–7 Eylül’ün karakterini anlamak için şiddetin seçiciliğine bakmak gerekir.
Her ev saldırıya uğramadı.
Her dükkân parçalanmadı.
Her kilise yakılmadı.
Belirli insanlar, belirli mülkler ve belirli kurumlar hedef oldu.
Dilek Güven’in çalışması tahrip edilecek nesnelerin grup yöneticilerince sistematik biçimde belirlendiğini ve saldırıların kentin farklı bölgelerinde benzer yöntemlerle yürütüldüğünü gösteriyor.
Yağmacı değerli olanı arar.
Pogromcu ise kim olduğunu bildiği insanı arar.
6–7 Eylül’ün başlıca hedefi İstanbul Rumlarıydı.
Ermeniler ve Yahudiler de saldırıya uğradı.
Bu ayrımı açık tutmak gerekir; Rum toplumunun pogromdaki merkezi hedef konumunu anlatırken diğer kurbanları görünmez kılmamak tarihçinin sorumluluğudur.
Sonra suçlu bulundu: Komünistler
Şiddet sona erdikten sonra hükümetin ilk açıklamalarından biri sorumluluğu “komünistler” ve “hain provokatörler” üzerine yüklemek oldu.
Dilek Güven’in araştırmasına göre polis tarafından komünist sayılan 48 kişi 7 Eylül’de gözaltına alındı. Ancak yıl sonunda şüpheli komünistler herhangi bir açıklama yapılmadan serbest bırakıldı; haklarındaki davalar da sonuçta onların lehine bitti.
Yöntem tanıdıktır.
Önce suçun faili görünmezleştirilir.
Sonra toplumun zaten hedef gösterilmiş başka bir kesimi suçlanır.
Ve gerçek sorumluluk tartışmasının üzerine yeni bir perde çekilir.
6–7 Eylül tek başına değildi
6–7 Eylül’e yalnız 1955’in iki günü içinden bakarsak tarihsel resmi eksik görürüz.
1934 yazında Doğu Trakya’da Yahudilere yönelik antisemitik saldırılar gerçekleşti. Hatice Bayraktar’ın akademik çalışması bunu doğrudan “1934 Doğu Trakya’daki Yahudi karşıtı pogrom” olarak adlandırıyor ve yeni belgelerin dönemin devlet temsilcilerinin sorumluluğuna ilişkin önemli bulgular ortaya koyduğunu belirtiyor.
1942’de Varlık Vergisi yürürlüğe konuldu; ödeme yapamayanlar arasında Aşkale’ye çalışma yükümlülüğüyle gönderilenler oldu.
1955’te 6–7 Eylül Pogromu yaşandı.
1964’te ise İstanbul Rumlarının kitlesel sınır dışı edilmesi başladı.
Bu uygulamalar birbirinin aynısı değildir.
Aynı hukukî araçlarla gerçekleştirilmediler.
Aynı kurumlar aynı rolü oynamadı.
Bunları mekanik biçimde tek bir planın birbirini izleyen aşamaları ilan etmek tarih yazıcılığı olmaz.
Ama sonuçlarına bakmadan da tarih yazılamaz.
Ve sonuçlarda ortak bir yön vardır:
Türkiye’nin Rum, Ermeni ve Yahudi toplumlarının ekonomik, toplumsal ve demografik varlığı giderek daraldı.
Dilek Güven’in 6–7 Eylül’ü “demografik mühendislik” tartışması içine yerleştirmesinin nedeni de budur. Araştırması 1955’i, 1930’lar ve 1940’lardaki ekonomik ve toplumsal homojenleştirme uygulamalarından tamamen kopuk ele almıyor.
1955’ten 1964’e: Sokaktan idari karara
6–7 Eylül’den dokuz yıl sonra İstanbul Rumları yeni bir büyük kırılmayla karşılaştı.
16 Mart 1964’te İnönü hükümeti, 1930 tarihli Türk-Yunan İkamet, Ticaret ve Seyrüsefer Sözleşmesi’ni feshetti ve Türkiye’de yaşayan Yunan vatandaşlarının sınır dışı edilmesi süreci başladı. Alper Kaliber’in akademik çalışması, karar görünüşte Yunan vatandaşlarını hedeflese de aile bağları nedeniyle Türkiye vatandaşı Rumların da ülkeyi terk ettiğini ortaya koyuyor. Kaliber’in aktardığı literatürde doğrudan sınır dışı edilenlerin sayısı yaklaşık 12.000 olarak veriliyor; araştırmacı kesin istatistiklerin yetersizliği nedeniyle toplam etkinin daha büyük olabileceğini de belirtiyor.
Burada 1955 ile 1964’ü aynı şey olarak göstermiyorum.
Tam tersine:
Yöntem değişti.
1955’te sokak vardı.
1964’te idari karar.
1955’te evlerin ve dükkânların kapıları kırıldı.
1964’te ülkenin kapısı gösterildi.
Ama her iki kırılmanın ardından aynı kadim toplumun İstanbul’daki varlığı daha da küçüldü.
İnsan bazen göç eder.
Bazen ise yaşadığı yerde kalabilmesinin koşulları ortadan kaldırılır.
Bu ikisine aynı biçimde “göç” demek tarihin üzerini örter.
Fotoğraflar ve Fahri Çoker Arşivi
6–7 Eylül’ü anlamak için yalnız rakamlara bakmak yetmez.
Fahri Çoker’in arşivinden gelen belgeler ve fotoğraflar pogromun fiziksel ölçeğini göz önüne serer. Çoker arşivi aynı zamanda Dilek Güven’in kullandığı resmî hasar dökümünün kaynaklarından biridir.
Fotoğraflarda vitrinleri parçalanmış işyerlerini, evlerin sokağa saçılmış eşyalarını, tahrip edilmiş ibadethaneleri görmek mümkündür.
Ama bu fotoğraflarda asıl sorulması gereken yalnız “Ne yıkıldı?” değildir.
Neden tam olarak bunlar yıkıldı?
Pogromun siyasal karakteri bu sorunun içinde gizlidir.
Neden hâlâ “6–7 Eylül Olayları”?
“Olay” sözcüğünün faili yoktur.
Planlayanı yoktur.
Sorumlusu yoktur.
Bir şey sanki kendiliğinden meydana gelmiş gibi konuşmamızı sağlar.
“Taşkınlık” dediğinizde suç kalabalığa dağılır.
“Galeyan” dediğinizde insanlar bir anda akıllarını kaybetmiş gibi görünür.
Ama hedef listeleri varsa,
yıkım araçları önceden hazırlanmışsa,
örgütlü gruplar şehrin farklı bölgelerinde hareket ediyorsa,
polis şiddetin karşısında büyük ölçüde pasif kalıyorsa,
Amerikan Dışişleri daha üç gün sonra “koordineli planlama”dan söz ediyorsa,
ve yıllar sonra Özel Harp yapılanmasının üst kademelerinde bulunmuş bir generale “muhteşem bir örgütlenmeydi, amacına ulaştı” sözleri atfediliyorsa,
“olay” kelimesi artık yeterli değildir.
Doğru kelime pogromdur.
İstanbul’da yalnız dükkânlar yıkılmadı
Bir şehrin hafızasının bir bölümü yıkıldı.
Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler İstanbul’un misafirleri değildi.
O şehrin insanlarıydı.
Rumlar açısından İstanbul’daki varlık birkaç kuşaklık değildi. Şehrin tarihinin ayrılmaz bir parçasıydı.
6–7 Eylül gecesi kırılan yalnız vitrinler değildi.
Bir topluma şu mesaj verildi:
“Bu şehir artık senin için güvenli değil.”
Sonra yıllar geçti.
İnsanların bir bölümü gitti.
Bir bölümü gönderildi.
Bir bölümünün çocukları artık İstanbul’da bir gelecek kuramadı.
Ve bugün geçmişe bakıp “Neden İstanbul’da bu kadar az Rum kaldı?” diye soruyoruz.
Belki soruyu tersinden sormak gerekiyor:
Bu kadar şey yaşandıktan sonra nasıl kalabildiler?
“Amacına ulaştı”
Yirmibeşoğlu’na atfedilen cümleye yeniden dönelim.
“Amacına ulaştı.”
Benim için 6–7 Eylül tarihinin en ağır sorusu burada başlıyor.
Başarı neyle ölçülüyordu?
Kaç dükkânın parçalandığıyla mı?
Kaç kilisenin tahrip edildiğiyle mi?
Kaç evin içindekilerin sokağa döküldüğüyle mi?
Yoksa kaç Rum’un ertesi sabah çocuklarının geleceğini artık İstanbul’da görememesiyle mi?
Eğer amaç korku yaratmaksa, başarıldı.
Eğer amaç Rumların ekonomik ve toplumsal varlığını kırılganlaştırmaksa, pogrom bunu yaptı.
Eğer amaç İstanbul Rumlarına devletin onları korumayabileceğini göstermekse,
o da gerçekleşti.
Bu yüzden 6–7 Eylül geçmişte kalmış değildir.
Devletler geçmişleriyle yalnızca arşiv açarak yüzleşmez.
Önce suçun adını doğru koyarlar.
Sonra sorumluluğu araştırırlar.
Mağdurların ve onların çocuklarının hafızasını dinlerler.
Özür ve telafi meselesini konuşurlar.
Türkiye 6–7 Eylül konusunda bu yüzleşmeyi gerçekleştirmiş değildir.
Yetmiş yılı aşkın zaman geçti.
Hâlâ “olaylar” deniliyor.
Hâlâ “halk galeyana geldi” açıklamasına sığınılıyor.
Hâlâ devletin rolünü sormak kimi çevrelerde “Türkiye düşmanlığı” sayılıyor.
O hâlde bir kez daha açıkça söylemek gerekiyor:
6–7 Eylül’de İstanbul’da halk kendiliğinden galeyana gelmedi.
Başta Rumlar olmak üzere Ermenilerin ve Yahudilerin de hedef alındığı örgütlü bir pogrom gerçekleşti.
Ve tarihin önümüze bıraktığı o cümle hâlâ aynı soruyu sorduruyor:
“Amacına ulaştı.”
Peki kimin amacıydı?
Ve neye ulaşılmıştı?
Bu sorular cevaplanmadan 6–7 Eylül dosyası kapanmış değildir.
Tamer Çilingir
Kaynaklar
- Dilek Güven, “Riots against the Non-Muslims of Turkey: 6/7 September 1955 in the Context of Demographic Engineering”, European Journal of Turkish Studies, 12; DOI: 10.4000/ejts.4538. Çalışma saldırıların örgütlenmesi, hedef listeleri, polis tutumu, tahribat bilançosu, dava süreci ve “demografik mühendislik” tartışmasının temel kaynağıdır.
- Dilek Güven, 6–7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları. Fahri Çoker Arşivi başta olmak üzere Türk ve yabancı arşiv belgelerine dayalı kapsamlı çalışma.
- U.S. Department of State, Foreign Relations of the United States, 1955–1957, Vol. XXIV, Document 125, 9 September 1955: etkili polis müdahalesinin yokluğu ve “coordinated planning” değerlendirmesi.
- U.S. Department of State, Foreign Relations of the United States, 1955–1957, Vol. XXIV, Document 127, 12 September 1955: yerel polisin müsamahası, Rumların başlıca hedef olması ve Ermeni-Yahudi kurbanlar.
- Fatih Güllapoğlu, Tanksız Topsuz Harekât, Tekin Yayınları, 1991; Sabri Yirmibeşoğlu söyleşisi. Yirmibeşoğlu kendisine atfedilen 6–7 Eylül sözlerini daha sonra reddetmiştir.
- Fahri Çoker Arşivi, 6–7 Eylül Olayları: Fotoğraflar–Belgeler. Dilek Güven’in çalışmasında kullanılan resmî hasar dökümü için bkz. Güven.
- Hatice Bayraktar, “The Anti-Jewish Pogrom in Eastern Thrace in 1934: New Evidence for the Responsibility of the Turkish Government”, Patterns of Prejudice, 40/2 (2006), s. 95–111; DOI: 10.1080/00313220600634238.
- Alper Kaliber, “Re-engaging the self/other problematic in post-positivist international relations: the 1964 expulsion of Greeks from Istanbul revisited”, Southeast European and Black Sea Studies, 19/3 (2019), s. 365–386; DOI: 10.1080/14683857.2019.1651082.

