Girit’te doğdu, İtalya’da Rönesans’ın büyük tartışmalarının ortasına girdi; adı ise ailesinin geldiği Pontos kentini ömrünün sonuna kadar taşıdı.
Tamer Çilingir
- yüzyılın en ilginç Grek bilginlerinden birinin adı Γεώργιος ὁ Τραπεζούντιος — Georgios Trapezountios, Latin dünyasında ise George of Trebizond ya da Giorgio da Trebisonda olarak geçer.
İlk bakışta isim bizi doğrudan Trabzon’a götürür. Oysa hikâyenin ilk şaşırtıcı tarafı tam da burada başlar: Georgios Trabzon’da doğmadı.
Modern biyografik araştırmalar onun 3 Nisan 1395’te Girit’te, Venedik yönetimindeki Candia’da —bugünkü Heraklion— doğduğunu gösteriyor. Metropolit Hrisanthos ise 1933 tarihli Ἡ Ἐκκλησία Τραπεζοῦντος adlı büyük eserinde doğum yılını 1396 verir. Fakat iki anlatının birleştiği yer daha önemlidir: Georgios’un ailesi Trabzon kökenliydi. Modern İtalyan biyografi sözlüğü de ailesinin uzun süre önce Karadeniz’deki Trabzon’dan Girit’e göç ettiğini, Georgios’un ise hayatı boyunca doğduğu Girit’in değil Trabzon’un adını kullanmayı tercih ettiğini kaydeder. Hatta kendi Comparatio’sundaki ifadelerinden, Trabzon’u muhtemelen hiç görmediği anlaşılır.
Bu durumda ortaya çok güzel bir soru çıkıyor:
İnsan hiç görmediği bir kentin adını neden bütün Avrupa’ya taşır?
Georgios Trapezountios’un hikâyesi yalnızca bir Rönesans bilgininin hikâyesi değildir. Aynı zamanda Pontos’tan Akdeniz’e taşınmış bir diaspora hafızasının, bir aile adının ve bir kültürel aidiyetin hikâyesidir.
Girit’te bir Trabzon hafızası
Hrisanthos, Georgios’un biyografisine girerken Trabzonlu ailelerin Girit’e yerleşmesinin olağan dışı olmadığını söyler. Ardından çarpıcı bir bilgi aktarır: 1414 yılında Venedik Cumhuriyeti’nin izniyle Trabzon’dan Girit’e 880 ailenin göç ettiğini ve Sitia yakınlarında “Τραπεζούς” adlı bir yere yerleştirildiklerini yazar.
Burada kaynak eleştirisi yapmak zorundayız.
Hrisanthos bu bilgiyi Hippolyte Noiret’nin 19. yüzyılda yayımladığı Venedik belgelerine dayandırıyordu. Fakat daha yeni araştırmalar Noiret’nin belgesinin farklı okunması gerektiğini gösteriyor. 1414 tarihli Venedik Senatosu kaydı, yaklaşık 80 Ermeni ailenin Trabzon’un Venedik mahallesinde, Sivas’ta ve “Türkiye” diye tanımlanan bölgelerde yaşadığını; Osmanlı baskısı karşısında Girit’e yerleşmek için izin istediğini gösteriyor. Venedik bu talebe olumlu cevap veriyor, fakat Girit’in yanı sıra Eğriboz’u da seçenek olarak sunuyor. Bu ailelerin hepsinin gerçekten Girit’e gidip gitmediğini de kesin olarak bilmiyoruz.
Yani Hrisanthos’un “880 Trabzonlu Grek ailesi” şeklindeki aktarımı bugün güvenle tekrar edilemez.
Bu düzeltme Georgios’un Trabzon kökenini ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, bize daha değerli bir şey öğretiyor: Trabzon ile Venedik dünyası arasındaki insan hareketliliği gerçekti; fakat her eski anlatıyı arşiv belgesi gibi kabul etmeden yeniden kontrol etmek gerekiyor.
Ayrıca 1414 göçü Georgios’un ailesini açıklayamaz. Çünkü Georgios yaklaşık yirmi yıl önce Girit’te doğmuştu. Onun ailesi Trabzon’dan daha erken bir tarihte göç etmiş olmalıdır.
Girit’ten İtalya’ya
Hrisanthos, Georgios’un 1430’da İtalya’ya geçtiğini yazar. Fakat modern biyografi araştırması bu tarihi de daha erkene çeker: Georgios’un Venedik’e 1410’ların ortalarında geldiği, 1416–1417’de Padova’da bulunduğu ve 1420’lerin başında Vicenza’da ders verdiği belgelenebiliyor.
Bu kronoloji önemlidir. Çünkü Georgios, 1453’ten sonra Batı’ya kaçan Grek bilginlerinden biri değildi. Konstantinopolis’in düşmesinden onlarca yıl önce İtalya’daki hümanist çevrelerin içindeydi.
Venedik, Vicenza, Padova, Roma…
Grekçe öğretiyor, Latince öğreniyor, klasik metinler çeviriyor ve kısa sürede İtalyan hümanizminin önemli isimlerinden biri haline geliyordu. Hrisanthos, Francesco Filelfo’nun yerine Grekçe hocalığı yaptığını; Papa Eugenius IV tarafından Roma’ya çağrıldığını ve papalık çevresinde görev aldığını anlatır. Modern kaynaklar da Georgios’un İtalya’da retorik, mantık, Grekçe ve Latince eğitiminde etkili olduğunu ve özellikle Roma ile Venedik’te hümanist çevrelerin merkezinde yer aldığını doğruluyor.
1426 civarında Katolikliğe geçtiği de modern biyografik kaynaklarda belirtilmektedir.
Burada Bessarion ile Georgios arasında ilk bakışta büyük bir benzerlik görülür: ikisi de Grek dünyasından İtalya’ya giden, Latince öğrenen, Roma Kilisesi’yle ilişki kuran ve antik Grek kültürünü Batı’ya taşıyan bilginlerdir.
Fakat kısa süre sonra bu iki adam Rönesans’ın en sert entelektüel kavgalarından birinin iki karşı kutbu haline gelecektir.
Bessarion’un dostuyken rakibi oldu
Hrisanthos’a göre Georgios ile Bessarion başlangıçta dosttu. Bessarion’un isteği üzerine Büyük Basileios’un Eunomios’a Karşı eserinin Latinceye çevrilmesi de bu yakınlığın göstergelerinden biriydi.
Sonra ilişkileri bozuldu.
Tartışmanın merkezinde yalnız kişisel rekabet yoktu. Platon mu, Aristoteles mi? sorusu 15. yüzyılda basit bir felsefe tarihi tartışması değildi. Hristiyanlıkla hangi antik filozofun daha uyumlu olduğu, Grek düşüncesinin Latin dünyasında nasıl okunacağı ve hatta çöken Doğu Roma dünyasının kültürel mirasının nasıl yorumlanacağı gibi çok daha geniş sorunlara dokunuyordu.
Georgios Trapezountios açık biçimde Aristoteles tarafında yer aldı.
1458’de tamamladığı Comparatio philosophorum Aristotelis et Platonis, yani “Aristoteles ile Platon’un Karşılaştırılması”, Platon’a karşı son derece sert bir saldırıydı. Georgios, Platonculuğu yalnız felsefî açıdan eleştirmekle kalmıyor; onu Hristiyanlık açısından tehlikeli, hatta siyasal ve dinsel bozulmayla ilişkili görüyordu.
Bessarion’un cevabı ise çok daha ünlü oldu:
In calumniatorem Platonis — Platon’a İftira Edene Karşı.
Bessarion dört kitaplık bu büyük eserinde Georgios’un Platon okumasını, çevirilerini ve suçlamalarını tek tek hedef aldı. Dolayısıyla bugün Bessarion’un Rönesans düşüncesindeki en önemli eserlerinden birini okuyabiliyorsak, bunun arkasında bir bakıma Georgios Trapezountios’un saldırısı vardır.
Bu açıdan Georgios’un Bessarion’a karşı kaybettiğini söylemek fazla kolay olur.
Çünkü bazen bir düşünür, rakibinin en büyük eserini yazmasına neden olarak tarihte kalır.
Bir Rönesans kavgası: Kalem yetmeyince eller konuştu
Hrisanthos’un Georgios portresi oldukça serttir. Onu tartışmacı, kaba ve kolayca hakarete başvuran biri olarak tasvir eder. Bessarion’un ona yönelik polemik ifadelerini de aktarır.
Bu anlatıda bir sahne özellikle dikkat çeker: Georgios’un hümanist Poggio Bracciolini ile tartışması fiziksel kavgaya dönüşür.
Bu yalnız Hrisanthos’un aktardığı renkli bir dedikodu değil. Modern biyografik kaynaklar da Georgios ile Poggio’nun Papalık Kançılaryası içinde gerçekten fiziksel bir kavgaya tutuştuğunu kaydeder.
Rönesans hümanistlerini yalnız mermer büstler, sessiz kütüphaneler ve zarif Latince cümlelerle hayal etmemek gerekiyor.
Bu insanların tartışmaları bazen bugünün sosyal medya kavgalarından daha sertti; üstelik “engelle” tuşları da yoktu.
Çevirmen, filolog ve metin eleştirmeni
Georgios yalnız polemikçi değildi.
Grekçe metinlerin Latinceye taşınmasında çok büyük bir rol oynadı. Aristoteles, Eusebios, Ptolemaios ve başka birçok yazar üzerinde çalıştı. Çevirilerinin bazıları ağır biçimde eleştirildi; Hrisanthos bu eleştirileri büyük ölçüde benimser. Fakat modern araştırma daha dengeli davranır: Georgios’un bazı tercümeleri sorunlu olsa da eserlerinin bir kısmı Avrupa’da yüzyıllarca dolaşmış ve geniş bir okur kitlesi bulmuştur.
Bessarion’la başka bir tartışması ise Yeni Ahit’in Yuhanna 21:22 ayeti çevresinde gelişti.
Sorun küçücük bir kelimeydi ama sonuç büyük oldu: Vulgata’daki Latince metnin Grekçe asılla nasıl karşılaştırılması gerektiği tartışılıyordu. Georgios ve Bessarion karşıt görüşler yazdılar. Bu tartışma, 15. yüzyıl hümanizminin kutsal metinlere bile artık filolojik ve metin-eleştirel yöntemlerle yaklaşmaya başladığını gösterir.
Yani Georgios Trapezountios’un çalışmaları yalnız “antik metinleri çevirmek” değildi.
Metnin hangi biçiminin doğru olduğu, çevirinin ne kadar sadık olması gerektiği ve Grekçe aslın Latince gelenek karşısında ne ifade ettiği gibi bugün filolojinin temel sorularını tartışıyordu.
Trabzon’u görmeden Trabzon’u taşımak
Georgios’un hayatının en ilginç tarafına yeniden dönelim.
Girit’te doğdu.
İtalya’da yaşadı.
Venedik, Vicenza, Padova, Roma ve başka kentlerde çalıştı.
Modern araştırmaya göre Trabzon’u hiç görmemiş olması kuvvetle muhtemel. Buna rağmen doğduğu yerin adıyla değil, ailesinin geldiği kentin adıyla tarihe geçti:
Georgios Trapezountios.
Bu küçük ayrıntı Pontos tarihini yalnız coğrafya üzerinden okumamamız gerektiğini hatırlatıyor.
Bir kent bazen yalnız surlarının içinde yaşamaz.
İnsanlarının hafızasında, aile adlarında, kiliselerinde, elyazmalarında, göç yollarında ve başka ülkelerde doğmuş çocuklarının isimlerinde yaşamaya devam eder.
Bessarion Trabzon’da doğmuş ve Roma’ya gitmişti.
Georgios ise Girit’te doğmuş ama adında Trabzon’u İtalya’ya taşımıştı.
İkisinin yolları Roma’da kesişti, sonra birbirlerine karşı cephe aldılar. Biri Platon’u savundu, diğeri Aristoteles’i. İkisi de Katolik dünyayla birleşti. İkisi de Grekçe düşünce mirasını Latince Avrupa’ya taşıdı.
Ve ironik biçimde, birbirleriyle kavga ederken Rönesans’ın entelektüel zenginliğini birlikte büyüttüler.
Hrisanthos’u okurken bir kez daha
Hrisanthos’un 1933 tarihli Trabzon Kilisesi eseri Georgios Trapezountios için son derece değerli bir başlangıç noktasıdır. Fakat bu bölüm bize aynı zamanda tarih çalışmasının başka bir kuralını da hatırlattı.
Hrisanthos:
- doğum yılını 1396,
- İtalya’ya gidişini 1430,
- ölümünü 1486
olarak verir.
Bugünkü araştırmalar ise:
- doğumu 3 Nisan 1395,
- İtalya’daki varlığını en geç 1410’ların ortalarından itibaren,
- ölümünü ise 1472 sonu–1473 civarı
olarak değerlendiriyor.
Daha da önemlisi, Hrisanthos’un “1414’te 880 Trabzonlu ailenin Girit’e yerleşmesi” şeklindeki aktarması da yeni belge okumalarıyla düzeltilmek zorunda.
Bu, Hrisanthos’un değersiz olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine.
İyi bir tarih kaynağı bize yalnız cevap vermez; yeni sorular da açar.
Ve bazen en değerli sonuç, kaynağın söylediğini tekrar etmek değil, onun gösterdiği izi daha geriye doğru takip etmektir.
Georgios Trapezountios’un izi ise bizi Girit’ten Venedik’e, Roma’dan Platon ile Aristoteles’in iki bin yıllık kavgasına ve oradan yeniden Karadeniz kıyısındaki bir kente götürüyor.
O kenti belki hiç görmedi.
Ama Avrupa onu beş yüz yıldan fazla bir süredir hâlâ o adla tanıyor:

