TÜRK DEGS’e (Türk Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi) göre Sümela’da mesele artık ayin değil; “sembol, kimlik ve egemenlik.” Peki seksen kişinin dua ettiği bir manastırda Türkiye’nin egemenliğini tehdit eden şey gerçekten nedir?
Tamer Çilingir
23 Ağustos 2026 günü Sümela Manastırı’nda bir Ortodoks ayini yapıldı.
Basın içeri alınmadı. Katılım seksen kişiyle sınırlandırıldı. Patrik Bartholomeos ayine katılmadı. Buna rağmen ayin biter bitmez Türkiye’de bildik bir tehlike yeniden keşfedildi:
Pontos.
Bu kez sözü yalnızca sosyal medya trolleri, yerel milliyetçi çevreler ya da tarih konusunda ne söylediğinin pek farkında olmayan köşe yazarları söylemiyor.
Türk Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi, yani TÜRK DEGS, meseleyi açık biçimde bir “kimlik” ve “egemenlik” sorunu olarak tanımlıyor.
Merkezin başındaki emekli Tümamiral Cihat Yaycı ise aslında sonucu daha ayin yapılmadan ilan etmişti.
17 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı yazının başlığı şuydu:
“Sümela’da mesele ayin değil, mesele sembolleştirme siyasetidir.”
Yazının sonunda da dört kısa cümle vardı:
“Mesele semboldür.
Mesele statüdür.
Mesele kimliktir.
Mesele egemenliktir.”
Dikkat edin.
Henüz 23 Ağustos ayini yapılmamıştı.
Henüz Oreokastro Belediye Başkanı Pantelis Tsakiris Sümela’dan paylaşım yapmamıştı.
Henüz Pontos News ayini haberleştirmemişti.
Ama hüküm verilmişti:
Sümela’daki Ortodoks varlığı bir egemenlik meselesiydi.
Önce suç yaratıldı, sonra delil bulundu
23 Ağustos’ta ayin yapıldı.
Ardından TÜRK DEGS şu başlıkla yeni bir açıklama yayımladı:
“Biz ne dedik, Yunan/Pontus medyası ne yazdı?”
Pontos News’in kullandığı bazı ifadeleri sıraladılar:
“Pontus’taki Panagia Sümela.”
“Pontus Helenizminin kalbi Trabzon’da yeniden attı.”
“Türk kısıtlamalarına rağmen…”
Ve ardından şu sonuca vardılar:
“İşte anlatmaya çalıştığımız tam olarak budur!”
Yani önce bir tez oluşturuldu, ardından ayin sonrasındaki her Pontos, Helenizm ve hafıza sözcüğü bu tezin kanıtı haline getirildi.
Bu yöntem tarihçilik değildir.
Bu yöntem, önce suçun tarif edilip sonra suçlu aranmasıdır.
TÜRK DEGS’in açıklamasındaki asıl önemli cümle ise şudur:
“Meselemiz; Sümela üzerinden Pontusçu tarih ve Yunan kimliği siyaseti üretilmesidir.”
Ardından formül yeniden kuruluyor:
“Mesele semboldür. Mesele kimliktir. Mesele egemenliktir.”
İşte burada mesele gerçekten ayin olmaktan çıkıyor.
Ama TÜRK DEGS’in iddia ettiği anlamda değil.
Mesele artık Türkiye’de Pontos adının neden hâlâ korkuyla karşılandığıdır.
Sümela’nın geçmişini kim icat ediyor?
Cihat Yaycı aynı yazısında Sümela’nın bugün bir kilise değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne ait bir ören yeri olduğunu tekrar tekrar vurguluyor.
Doğrudur.
Bugünkü hukuki statüsü müze ve ören yeridir.
Ama buradan Sümela’nın tarihsel kimliğini silemezsiniz.
Daha ilginci, bunu söyleyen ben değilim.
Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı söylüyor.
Bakanlığın resmi Sümela Manastırı tanıtımında yapının tam adı Panagia Soumela / Theotokos Soumela olarak veriliyor.
Barnabas ve Sophronios geleneği anlatılıyor.
Trabzon Komnenoslarından III. Aleksios’un manastırın gelişimindeki rolü açıklanıyor.
Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u almasından sonra manastırın haklarının korunduğu belirtiliyor.
Osmanlı sultanlarının manastıra fermanlar ve ayrıcalıklar verdiği anlatılıyor.
- yüzyılda manastırın en parlak dönemlerinden birini yaşadığı ifade ediliyor.
Ve 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesinin ardından manastırın boşaltıldığı açıkça yazılıyor.
Dahası resmi tanıtımda Sümela’nın Karadeniz Rumları için önemli bir hac merkezi olduğu da belirtiliyor.
Şimdi soralım:
Bütün bunları yazan Kültür ve Turizm Bakanlığı da mı “Pontusçu tarih üretiyor”?
Eğer Sümela’nın Rum-Ortodoks geçmişini söylemek egemenlik tehdidiyse, önce devletin kendi internet sayfalarının kapatılması gerekir.
Çünkü tarih, TÜRK DEGS’in güvenlik tezlerinden çok daha inatçıdır.
Bir yerin hafızası devlet sınırlarını değiştirmez
Buradaki temel zihinsel problem şu:
TÜRK DEGS, tarihsel aidiyet ile siyasal egemenliği birbirine karıştırıyor.
Bir Pontoslu Rumun Sümela’yı kendi tarihinin parçası kabul etmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını değiştirmez.
Bir Ermeninin Ani’ye kendi tarihinin parçası olarak bakması sınırları değiştirmez.
Bir Rumun İstanbul’daki bir kiliseyi kendi kültürel mirasının parçası sayması Türkiye’nin egemenliğini ortadan kaldırmaz.
Bir Müslümanın Endülüs’teki Kurtuba Camii’ni kendi uygarlık tarihinin parçası kabul etmesi İspanya’dan toprak talep ettiği anlamına gelmez.
Hafıza tapu değildir.
Kimlik sınır ihlali değildir.
Tarih anlatmak işgal girişimi değildir.
Fakat Türkiye’de Pontos söz konusu olduğunda bütün bu kavramlar bilinçli biçimde birbirine karıştırılıyor.
Çünkü asıl korkulan şey bir devlet değildir.
Asıl korkulan şey hatırlamaktır.
“Trabzon’un Türk kimliği binlerce yıllıktır” iddiası
Cihat Yaycı’nın 17 Ağustos yazısında daha vahim bir tarih anlatısı da bulunuyor.
Trabzon’un Türk tarihinin 1461’den başlamadığını söylerken İskitler, Kumanlar, Kıpçaklar ve başka topluluklar üzerinden “binlerce yıllık Türk kimliği” inşa ediyor.
Elbette Karadeniz çok katmanlı bir coğrafyadır.
İskitler vardır.
Kafkas halkları vardır.
Anadolu’nun yerli halkları vardır.
Helen kolonizasyonu vardır.
Roma vardır.
Doğu Roma vardır.
Trabzon İmparatorluğu vardır.
Türk ve Müslüman topluluklar vardır.
Osmanlı vardır.
Ama tarih biliminin görevi geçmişte yaşamış her bozkır topluluğuna bugünkü anlamıyla “Türk” damgası vurup buradan binlerce yıllık kesintisiz bir ulusal mülkiyet belgesi çıkarmak değildir.
Bunun adı tarih değil, geriye doğru milliyet inşa etmektir.
Daha da önemlisi şudur:
Bir bölgede Türklerin tarihinin bulunması, Rumların tarihini ortadan kaldırmaz.
Rumların tarihi de Türklerin bugün orada yaşadığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Tarih böyle çalışmaz.
Bir halkın varlığını ispatlamak için ötekini tarihten silmeniz gerekmiyorsa, neden bu kadar uğraşıyorsunuz?
Pontos demek neden suç oluyor?
Oreokastro Belediye Başkanı Pantelis Tsakiris ayin sonrasında Sümela için inanç, hafıza ve dirençten söz etti.
Sümela’yı Pontos ve Helenizmle ilişkilendirdi.
TÜRK DEGS ve bazı Trabzon gazeteleri bu ifadeleri neredeyse suçüstü yapılmış gibi sundular.
Oysa şaşırtıcı olan Tsakiris’in bunları söylemesi değildir.
Şaşırtıcı olan, bir Pontoslu için Panagia Soumela’nın Pontos hafızasının sembolü olduğunun 2026 yılında hâlâ Türkiye’de “kanıt” sayılmasıdır.
Elbette Sümela Pontos Rumlarının hafızasının bir parçasıdır.
Bunu öğrenmek için gizli bir Yunan planını ele geçirmenize gerek yok.
1923’te Sümela’yı terk etmek zorunda kalan keşişlerin kutsal eşyaları Yunanistan’a götürmesi, daha sonra Veria’da yeni Panagia Soumela’nın kurulması bile bu hafızanın yüz yıllık devamlılığını göstermeye yeter.
İnsanların atalarının kutsal mekanını hatırlaması için Ankara’dan izin alması mı gerekiyor?
“İbadete karşı değiliz” ama…
Bu tartışmalarda tekrar tekrar aynı cümleyi duyuyoruz:
“Hristiyanların ibadetine karşı değiliz.”
Ardından uzun bir “ama” geliyor.
Ama Sümela’da olmaz.
Ama 15 Ağustos’ta olmaz.
15 Ağustos olmazsa 23 Ağustos’ta da olmaz.
Ama Pontos denmez.
Ama Helenizm denmez.
Ama tarihsel hafızadan söz edilmez.
Ama yurtdışından insanlar gelmez.
Ama Sümela’nın Rum geçmişi vurgulanmaz.
Bu durumda geriye nasıl bir ibadet özgürlüğü kalıyor?
İbadet edebilirsiniz, fakat kim olduğunuzu söyleyemezsiniz.
Dua edebilirsiniz, fakat belleğinizden söz edemezsiniz.
Kilisenizin geçmişini hatırlayabilirsiniz, fakat o geçmişin halkının adını kullanamazsınız.
Bunun adı ibadet özgürlüğü değildir.
Bu, hafızası alınmış bir ibadete izin vermektir.
Egemenlik gerçekten bu kadar kırılgan mı?
Bir başka soru daha soralım.
Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği gerçekten seksen kişinin bir manastırda dua etmesiyle sarsılabilecek kadar kırılgan mıdır?
Bir belediye başkanının “Pontos” demesiyle sınırlar mı değişmektedir?
Bir internet sitesinin “Pontos Helenizmi” yazmasıyla Trabzon elden mi çıkmaktadır?
Elbette hayır.
O halde “egemenlik” kelimesinin burada başka bir işlevi vardır.
Egemenlik tehdidi söylemi, tarih tartışmasını güvenlik alanına taşımanın aracıdır.
Çünkü bir konuyu “milli güvenlik” meselesi yaptığınız anda, onun hakkında konuşan insanları da şüpheli hale getirebilirsiniz.
Pontos konusunda Türkiye’de yüz yıldır işleyen mekanizma tam olarak budur.
Önce bir halkın adı siyasal tehditle özdeşleştirilir.
Sonra o halkın tarihi şüpheli hale getirilir.
Ardından dili, kültürü, kilisesi, manastırı ve hafızası “propaganda” sayılır.
En sonunda insanlar kendi aile hikâyelerini anlatmaktan bile çekinir hale gelir.
İşte gerçek sembolleştirme siyaseti budur.
Asıl mesele gerçekten kimliktir
Bu noktada TÜRK DEGS ile bir konuda anlaşabiliriz.
Evet.
Mesele kimliktir.
Ama onların söylediği anlamda değil.
Mesele, Türkiye’de Türk ve Müslüman olmayan geçmişlerin bugünün toplumu tarafından özgürce hatırlanıp hatırlanamayacağıdır.
Mesele, Pontos sözcüğünün tarihsel ve coğrafi bir kavram olarak kullanılmasının neden hâlâ bölücülük şüphesi doğurduğudur.
Mesele, bir manastırın tarihini anlatmanın neden savaş gemileri, sınırlar ve egemenlik diliyle tartışıldığıdır.
Ve evet, mesele semboldür.
Sümela bir semboldür.
Fakat yalnızca Pontos Rumları için değil.
Sümela aynı zamanda Türkiye’nin kendi geçmişiyle nasıl ilişki kurduğunun da sembolüdür.
O manastıra bakıp yalnızca “Türkiye Cumhuriyeti’nin ören yeri” görürseniz bin yılları görmezsiniz.
Orada dua eden insanlara bakıp yalnızca “Yunan propagandası” görürseniz insanları görmezsiniz.
“Pontos” kelimesini duyduğunuz anda harita ve bölünme korkusuna kapılırsanız tarihi anlayamazsınız.
Çünkü geçmiş, devletlerin bugünkü sınırlarından daha eskidir.
Sümela da Türkiye Cumhuriyeti’nden eskidir.
Osmanlı’dan eskidir.
1461’den eskidir.
Ve orada yüzyıllarca dua etmiş insanların hafızası, bir devlet kararıyla ortadan kaldırılamaz.
Sınırlar devletlerin olabilir.
Ama hafıza halklarındır.
Belki de asıl korkulan tam olarak budur.

