Sümela’da bir ayin neden önce 15 Ağustos’tan çıkarıldı, sonra gazetecilere kapatıldı?
Tamer Çilingir
Bugün, 23 Ağustos 2026.
Trabzon’daki Sümela Manastırı’nda Ortodoks Hristiyanların ayini gerçekleştirildi.
Ama bu yıl farklı bir şey oldu.
Gazeteciler Sümela’ya alınmadı.
Ayin basına kapalı yapıldı.
Üstelik bu kararın neden alındığına ilişkin kamuoyuna tatmin edici bir resmi açıklama yapılmadı. Ayinden bir gün önce Trabzon basını, 23 Ağustos’taki ayinin gazetecilere kapalı olacağını duyurdu. Yerel haberlerde bunun Sümela’daki ayinler bakımından alışılmadık, hatta ilk kez karşılaşılan bir uygulama olduğu özellikle vurgulandı.
Bugün ayin gerçekten de bu koşullarda gerçekleştirildi. Ortodoksia Haber Ajansı’nın 23 Ağustos tarihli haberine göre ayini Neapolis ve Stavroupolis Metropoliti Varnavas yönetti; Varnavas, aynı saatlerde Artaki’deki Panagia Faneromeni’de bulunan Ekümenik Patrik Bartholomeos’u temsil ediyordu. Haber, Türk makamlarının kararı nedeniyle televizyon ve basın mensuplarının manastırın içine alınmadığını da kaydediyor.
Yunanistan basınına yansıyan bilgilere göre ayine yalnızca 80 davetli kabul edildi. Bazı haberlerde bu 80 davetiyenin Trabzon Valiliği tarafından düzenlendiği, ayin sırasında Sümela’nın diğer ziyaretçilere kapatıldığı ve manastırın öğleden sonra yeniden ziyarete açıldığı belirtiliyor. Bu sayı konusunda şu ana kadar benim görebildiğim kamuya açık bir Valilik açıklaması yok; dolayısıyla bunu resmi bir Türk makamı açıklaması olarak değil, basına yansıyan bilgi olarak kaydetmek gerekir.
Ama mesele yalnızca basının içeri alınmaması değil.
Çünkü bugünkü ayin aslında 15 Ağustos’ta yapılmak istenmişti.
Önce tarih değiştirildi
Ekümenik Patrikhane’nin 2 Temmuz 2026 tarihli resmi duyurusu çok açık.
Yetkili makamların gerekli izinleri vermesinin ardından Sümela’daki ayinin, Meryem Ana’nın Göğe Yükselişi Bayramı’nın tamamlanışı dolayısıyla 23 Ağustos 2026 tarihinde yapılacağı açıklanıyordu.
Aynı günlerde Trabzon basını ise meselenin gerisindeki önemli ayrıntıyı yazdı:
Patrikhane’nin 15 Ağustos için yaptığı başvuru uygun bulunmamış, ayine 23 Ağustos için izin verilmişti.
Peki 15 Ağustos neden sorun oldu?
Çünkü 15 Ağustos yalnızca Ortodokslar açısından Meryem Ana’nın en önemli yortu günlerinden biri değil. Türkiye’de aynı tarih, Trabzon’un Osmanlı tarafından alınışının yıldönümü olarak da kutlanıyor.
Tam burada dinî bir ibadet, birdenbire “egemenlik”, “Pontus”, “kimlik” ve “tehdit” tartışmasının içine sokuluyor.
Ve bunu biz söylemiyoruz.
Bizzat ayine karşı çıkanlar söylüyor.
Türkiye Kamu-Sen Trabzon İl Temsilcisi Coşkun Dilber, ayinden iki gün önce yaptığı açıklamada 15 Ağustos tarihinin değiştirilmesini Trabzon’dan yükselen tepkilerle ilişkilendirdi. Fakat 23 Ağustos’ta yapılmasına da karşı çıktı ve şu ifadeyi kullandı:
“Bu ayin, egemenlik haklarımızı sulandırma çabasıdır.”
Emekli Tümamiral Cihat Yaycı ise 17 Ağustos’ta yayımlanan yazısının başlığını zaten meseleyi özetleyecek biçimde koymuştu:
“Sümela’da mesele ayin değil, mesele sembolleştirme siyasetidir.”
Yazının ilerleyen bölümlerinde tartışmayı açıkça Pontus, Rum kimliği, “gizli Hristiyanlar”, Patrikhane ve egemenlik kavramlarıyla ilişkilendiriyor ve sonunda şöyle diyordu:
“Mesele semboldür. Mesele statüdür. Mesele kimliktir. Mesele egemenliktir.”
İşte asıl üzerinde durmamız gereken cümleler bunlar.
Çünkü bunlar bize Sümela’daki birkaç saatlik bir Hristiyan ibadetinin neden bu kadar büyük bir siyasal meseleye dönüştürüldüğünü anlatıyor.
2010’da tehdit değildi, şimdi neden tehdit?
Biraz geriye gidelim.
15 Ağustos 2010’da Sümela Manastırı’nda 88 yıl aradan sonra ilk kez ayin yapıldı.
Sonraki yıllarda da 15 Ağustos ayinleri sürdürüldü. Anadolu Ajansı’nın dönemin haberlerinde yüzlerce kişinin manastıra kabul edildiği görülüyor; örneğin 2011’de yaklaşık 500 kişinin ayine katıldığı bildiriliyordu.
Daha da önemlisi:
28 Temmuz 2020’de Sümela’nın restorasyon sonrası açılışında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bizzat konuştu.
Erdoğan, Sümela Manastırı’nı Türkiye’nin farklı inançların ve medeniyetlerin mirasına sahip çıktığının somut örneklerinden biri olarak gösterdi.
Ve aynı konuşmada Ortodoks vatandaşların 15 Ağustos 2020’de Sümela’da Meryem Ana ayinini yapabileceklerini açıkça duyurdu. TRT Haber bunu devletin resmi yayın organlarından biri olarak bütün Türkiye’ye aktardı.
Şimdi soru basit:
2020 yılında devletin dünyaya hoşgörü örneği olarak sunduğu 15 Ağustos Sümela ayini, 2026 yılında neden önce 15 Ağustos’tan çıkarılıyor, ardından 23 Ağustos’a alınıyor ve sonunda gazetecilere kapatılıyor?
Altı yılda ne değişti?
Ortodoksların duası mı?
Sümela mı?
Meryem Ana mı?
Yoksa Türkiye’de Pontos tarihine ve bölgenin Hristiyan geçmişine ilişkin her görünür işareti yeniden bir “milli güvenlik” meselesine dönüştüren siyasal atmosfer mi?
Bu soruyu sormak zorundayız.
Korkulan ayin mi, hafıza mı?
Sümela sıradan bir bina değil.
Ve bunu Türkiye Cumhuriyeti de kabul ediyor.
Türkiye, Sümela Manastırı’nı 25 Şubat 2000 tarihinde “Sümela Monastery (The Monastery of Virgin Mary)” adıyla UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne sundu. Yani uluslararası alanda burayı “Meryem Ana Manastırı” olarak tanıtıyor ve kültürel miras değeri üzerinden dünyaya sunuyor.
Turistik afişlerde manastır olabilir.
UNESCO dosyasında manastır olabilir.
Trabzon turizminin simgesi olarak manastır olabilir.
Restorasyon törenlerinde “medeniyetlerin ortak mirası” olabilir.
Ama yılda birkaç saat o manastırın yapılış amacı hatırlandığında, mum yakılıp dua edildiğinde birdenbire “egemenlik” sorunu ortaya çıkıyor.
İşte çelişki burada.
Sümela’nın taşları kabul ediliyor; hafızası kabul edilmiyor.
Duvar resimleri turistik miras olarak kabul ediliyor; o fresklerin önünde dua eden insanlar kuşkuyla karşılanıyor.
Meryem Ana’nın adı UNESCO dosyasında sorun olmuyor; Meryem Ana için yapılan ayin, Pontus ve egemenlik tartışmasının konusu haline geliyor.
Bunun adı tarihî mirası korumak değildir.
Bu, tarihî mirasın içini boşaltarak onu yalnızca turistik bir dekor haline getirmektir.
“Pontus” sözcüğü neden hemen ortaya çıkıyor?
Sümela tartışmasının belki de en öğretici tarafı budur.
Bir grup Ortodoks Hristiyan birkaç saat dua edecek.
Ne sınır talebi var.
Ne toprak talebi.
Ne bayrak değişiyor.
Ne devletin egemenliği ortadan kalkıyor.
Ama daha ayinin tarihi konuşulmaya başlanır başlanmaz “Pontus”, “Rumculuk”, “gizli Hristiyanlar”, “Ekümeniklik”, “egemenlik” sözcükleri peş peşe sıralanıyor.
Demek ki korkulan şey ritüelin kendisi değil.
Korkulan, o ritüelin insanlara bu coğrafyanın başka bir geçmişi olduğunu hatırlatmasıdır.
Sümela’nın varlığı bile bize Trabzon’un tarihinin 1461’de başlamadığını söylüyor.
Freskler söylüyor.
Manastırlar söylüyor.
Kiliseler söylüyor.
Yer adları söylüyor.
Ve bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında yaşayan Pontos kökenli insanların hafızası söylüyor.
Bir mum bütün bunları yeniden görünür kılabiliyorsa, mesele mum değildir.
Basını neden dışarıda bıraktınız?
Burada ayrıca demokrasi açısından cevaplandırılması gereken başka bir soru var.
Bir kültür varlığı devletin kontrolünde bulunuyorsa, orada yapılmasına devlet tarafından izin verilmiş bir dini tören neden gazetecilere kapatılır?
Elbette güvenlik, kapasite veya tarihi yapının korunması gerekçe gösterilebilir.
Ama o zaman bunun açıklanması gerekir.
“Şu nedenle şu kadar insan alınacaktır.”
“Şu güvenlik gerekçesiyle basına şu sınırlama uygulanacaktır.”
Devlet dediğiniz yapı kararlarının gerekçesini kamuoyuna açıklayabilmelidir.
Gerekçe açıklanmadan gazetecilerin dışarıda tutulması, söylentileri ortadan kaldırmaz; tersine çoğaltır.
Üstelik basının bulunmadığı bir ayin paradoksal biçimde daha fazla siyasallaştırılmış olur.
Çünkü artık konuşulan ayinin kendisi değil, neden görülmesinin istenmediğidir.
Geçen hafta “Sümela’da kimden korkuyorsunuz?” diye sormuştum.
Bugün aynı soruyu bir kez daha sormak gerekiyor.
Ama artık daha somut biçimde:
Trabzon’da neler oluyor?
15 Ağustos neden yasaklandı?
23 Ağustos neden uygun görüldü?
Katılım neden böylesine sınırlandı?
Gazeteciler neden içeri alınmadı?
Ve neden bir Ortodoks ayininin hemen yanında “Pontus”, “egemenlik” ve “tehdit” kelimeleri dolaşıma sokuluyor?
Bunların hiçbiri komplo teorisi değil.
Önümüzde Patrikhane’nin resmi duyurusu var.
15 Ağustos başvurusunun kabul edilmediğini bildiren Trabzon basını var.
Basın yasağını duyuran haberler var.
Bugünkü ayinin kapalı koşullarda gerçekleştiğine ilişkin kayıtlar var.
Ayinin tamamen yasaklanmasını isteyen sendika açıklamaları var.
Sümela meselesini açıkça Pontus, kimlik ve egemenlikle ilişkilendiren yazılar var.
Ve bunların karşısında, bundan yalnızca altı yıl önce Sümela ayinini dünyaya hoşgörü örneği olarak anlatan devletin kendi kayıtları var.
Belgeleri yan yana koyduğunuzda mesele oldukça berraklaşıyor.
Sümela’da tartışılan şey yalnızca bir ayin değildir.
Tartışılan, Trabzon’un hangi tarihinin görünür olmasına izin verileceğidir.
Bir ülke kendi geçmişiyle barışıksa bir çandan, bir mumdan, bir ikonadan ve birkaç saatlik duadan korkmaz.
Ama bir devlet bir mabedin taşlarından değil de o taşların hatırlattığı insanlardan ve hafızadan rahatsız olmaya başlamışsa, mesele artık din değildir.
Mesele tarihle kurduğu ilişkidir.

