Pontos’un Hafızası, Ekonomisi ve İktidarı

Tamer Çilingir

Aralık 1364: Sümela’nın kapısından içeri girelim

Aralık 1364.

Trabzon tahtında Büyük Komnenos hanedanından III. Alexios vardır.

Maçka dağlarının içine, Karadağ’ın sarp kayalıklarına tutunmuş Sümela ise yalnızca keşişlerin dua ettiği bir manastır değildir artık. Toprakları, köyleri, gelirleri, kendisine bağlı kırsal nüfusu, tahkimatı ve yüzyıllar içinde oluşmuş haklarıyla çevresindeki hayatın önemli merkezlerinden biridir.[1]

Manastırın başında hieromonk Galaktion bulunmaktadır.[1]

Galaktion ve beraberindeki keşişler bir süredir imparatorluk makamına başvurmaktadır. Sorunları yalnızca dinsel değildir. Manastıra ait topraklara, gelir kaynaklarına ve özellikle ona bağlı insanlara müdahale edilmektedir. Yerel yöneticiler, vergi tahsildarları ve başka güç sahipleri Sümela’nın eski haklarının sınırlarını zorlamaktadır.[1]

III. Alexios’un Aralık 1364’te düzenlettiği belge tam da bu ortamda ortaya çıkar.

Belgenin adı chrysobullos logostur.

Bugünkü okuyucu için bunu basitçe “ferman” diye çevirmek mümkünse de kavram bundan daha fazlasını anlatır. Chrysobull, Bizans ve Trabzon imparatorluk geleneğinde hükümdarın en yüksek düzeyde verdiği, mülkiyet, vergi, idarî yetki ve ayrıcalıkları güvence altına alan imparatorluk belgesidir.[1]

III. Alexios’un Sümela için hazırlattığı chrysobullanın klasik metni Franz Miklosich ile Joseph Müller tarafından 1887’de yayımlanmıştır. Belge, onların Acta et diplomata graeca medii aevi sacra et profana adlı eserinin V. cildinde, XII numaralı belge olarak 276–280. sayfalar arasında yer alır.[1]

Bu birkaç sayfalık belge Sümela’nın tarihini anlamak için olağanüstü bir pencere açar.

Çünkü karşımızda yalnızca bir manastırın ayrıcalıklarının sıralandığı kuru bir hukuk metni yoktur.

Belgede köyler vardır.

Topraklar vardır.

Vergiler vardır.

İmparatorluk memurları vardır.

Miras hukuku vardır.

Savunma düzeni vardır.

Ve daha da önemlisi, isimleri tek tek yazılmış insanlar vardır.

1364 yılında Sümela’ya hukukî ve malî bakımdan bağlı kırk paroikosun adı bu belgede kayıtlıdır.[1][2]

Bu nedenle chrysobulla bize yalnızca Sümela’nın değil, 14. yüzyıl Maçka’sının toplumsal ve ekonomik hayatından da doğrudan sesler taşır. Belge, Trabzon İmparatorluğu’nun idarî yapısını, kırsal nüfusunu, vergi düzenini, yerel yöneticilerin yetki sınırlarını, miras ilişkilerini ve savunma sistemini aynı metin içerisinde görmemizi sağlar.[1]

İşte Sümela’nın gerçek tarihine girmek için belki de en doğru kapı burasıdır.

Çünkü Sümela’yı yalnızca duvar resimleriyle, kayalara oyulmuş mekânlarıyla ya da bugün milyonlarca insanın fotoğraflarından tanıdığı etkileyici mimarisiyle anlatmak, onun tarihinin büyük bölümünü görünmez kılar.

Sümela aynı zamanda toprak sahibi bir kurumdu.

Bir ekonomik merkezdi.

Bir idarî güç odağıydı.

Kırsal nüfusla sürekli ilişki içindeydi.

Ve gerektiğinde kendi savunmasını örgütleyen bir yapıydı.[1][3]


Bir imparator neden Sümela için böylesine ayrıntılı bir belge hazırladı?

III. Alexios’un Sümela ile ilişkisi yalnızca bürokratik değildir.

Belgenin girişindeki dil son derece kişiseldir.

İmparator, Mela Dağı’ndaki Theotokos’a karşı duyduğu bağlılığı anlatırken sıradan bir resmî formül kullanmaz. Metinde onun Sümela’ya defalarca çıktığı, kutsal kabul edilen ikonanın önünde eğildiği ve onu öptüğü anlatılır.[1]

III. Alexios kendisini Mela Dağı’ndaki Theotokos’a karşı yüreğinde derin bir bağlılık taşıyan hükümdar olarak sunar.

Bu nedenle Sümela’ya verdiği ayrıcalıklar yalnızca ekonomik bir düzenlemenin ürünü değildir. Büyük Komnenos hanedanının dinsel meşruiyeti ile manastır arasındaki ilişki de belgenin arka planında açıkça görülür.[1]

Fakat imparatorun kişisel bağlılığı, chrysobullanın son derece dünyevî ayrıntılar içermesine engel olmaz.

Tam tersine.

Belge, kutsal olanla ekonomik olanı yan yana getirir.

Theotokos’a bağlılık anlatısının hemen ardından araziler, gelirler, köyler ve insanlar konuşulmaya başlanır.[1]

Bu durum Ortaçağ dünyasının kurumlarını bugünkü kavramlarla anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gereken önemli bir noktadır. Bir manastırın dinsel merkez olmasıyla ekonomik ve idarî bir güç olması arasında bir çelişki yoktur.

Sümela bunun çok güçlü örneklerinden biridir.


Bir başka sürpriz: Elimizdeki belge gerçekten 1364 tarihli

Sümela chrysobullasının fiziksel niteliği ve özgünlüğü uzun süre tartışmalıydı.

Trabzon Metropoliti Hrisanthos Filippidis, 1933 yılında yayımlanan büyük eseri Ἡ Ἐκκλησία Τραπεζοῦντος — Trabzon Kilisesi‘nde Sümela belgesini ayrıntılı biçimde ele aldı.[4]

Hrisanthos, Fallmerayer’in gördüğü Sümela belgesini Athos Dağı’ndaki Dionysiou Manastırı’nda korunan başka bir III. Alexios chrysobullasıyla karşılaştırmıştı.

Sümela belgesindeki hükümdar tasvirlerinin daha sade oluşu, malzemenin niteliği ve altın mühürlerin bulunmaması gibi özelliklerden hareketle bunun özgün 1364 belgesi değil, daha sonra hazırlanmış bir kopya olduğunu düşündü.[4]

Hrisanthos’a göre özgün belge zaman içinde zarar görmüş, keşişler de metni koruyabilmek için daha sonraki bir kopyasını hazırlamış olabilirdi.[4]

Bu görüş uzun süre etkili oldu.

Fakat 2018 yılında Rudolf Stefec belgeyi diplomatik, paleografik ve metin tarihi açısından yeniden inceledi.[5]

Sonuç oldukça çarpıcıydı.

Uzun süre kopya olduğu düşünülen ve İstanbul’da eski Ayasofya Müzesi koleksiyonunda 12901 numarasıyla kayıtlı bulunan belge, gerçekte III. Alexios’un imparatorluk kançılaryasında 1364 yılında hazırlanmış özgün chrysobullos logostu.[5]

Başka bir deyişle bugün elimizde, yaklaşık altı buçuk yüzyıl önce Trabzon İmparatorluğu’nun merkezî yönetiminde hazırlanmış gerçek bir imparatorluk belgesi bulunmaktadır.

Bu durum belgenin içindeki yer ve kişi adlarının değerini de olağanüstü ölçüde artırmaktadır.

Çünkü burada sonradan yazılmış bir manastır geleneğini değil, 1364 yılında imparatorluk belgesine geçirilmiş bir toplumsal ve ekonomik coğrafyayı okuyoruz.[1][5]


Ve o belgede Livera var

Chrysobullanın bizim açımızdan en çarpıcı kayıtlarından biri Λουβερά / Livera adıdır.[1]

Belge Livera’yı yalnızca coğrafi bir yer olarak anmaz.

Livera bir kapalion ile, yani vergi ve kayıt çevresi niteliği taşıyan idarî-malî bir alanla bağlantılıdır.[1][2]

Sümela’ya tahsis edilen gelirlerin bir bölümü buradan sağlanmaktadır.

Ayrıca aynı çevreden manastır tahkimatının korunmasıyla bağlantılı ayrı bir ödeme söz konusudur.[1][3]

Daha sonra chrysobullada kapalion kavramı bir kez daha karşımıza çıkar: Sümela topraklarına sonradan yerleşen kişilerin de belirlenmiş kapaliona kaydedilmesi emredilir.[1]

Bu iki kullanım birlikte okunduğunda kapalionun yalnızca bir verginin adı olmadığı; kişilerin ve ekonomik yükümlülüklerin kaydedildiği idarî-malî bir çevreyi ifade ettiği güçlü biçimde ortaya çıkar.[1][2]

Dolayısıyla Livera’nın adı 1364 tarihli özgün bir imparatorluk belgesinde yalnızca geçmekle kalmaz; Livera, Sümela’nın ekonomik ve idarî dünyasının içine doğrudan yerleştirilmiştir.

Bu kayıt Livera’nın tarihini de çok daha geriye ve çok daha sağlam bir belge zeminine taşımaktadır.


Kırk insan

Fakat belgenin en etkileyici bölümlerinden biri belki de imparatorların, manastırların ve büyük arazi parçalarının arasından birdenbire insanların görünmeye başladığı yerdir.

Chrysobulla kırk paroikosun adını tek tek sıralar.[1][2]

Paroikos sözcüğünü doğrudan “köle” ya da bugünkü anlamıyla “kiracı” diye çevirmek yanıltıcıdır. Bunlar belirli bir mülk veya manastırın ekonomik alanına bağlı, çeşitli mali ve hizmet yükümlülükleri bulunan kırsal kişiler veya hanelerdir.[2]

Ve onların isimleri vardır.

Ioannes.

Georgios.

Konstantinos.

Sabbas.

Rahipler.

Aile ve lakap adları.

Bir köyden geldiğini belirten kişiler.

Bir başka rahibin hanesine bağlı olarak tanımlanan insanlar…

1364 tarihli metin bu insanları anonim bir “köylü kitlesi” olmaktan çıkarır.

Örneğin listenin son bölümünde:

Ioannes Maistor,
Georgios Chalamanos,
Rahip Konstantinos Kontos,
Sabbas Makros,
Ioannes Psomas,
Konstantinos Maskouthes

gibi adlarla karşılaşırız.[1][2]

Başka bir kişi “Koutala’dan Konstantinos Theopemptos” diye kaydedilir.

Bir diğeri ise Kommera’da, Koutalon’daki bir rahibin hanesiyle ilişkili olarak tanımlanır.[1][2]

Bu nedenle bu kırk kişilik liste yalnızca ekonomik tarih bakımından değil, 14. yüzyıl Maçka’sının insan coğrafyasını yeniden kurabilmek için de eşsiz bir kaynaktır.

Belgenin klasik ve sonraki edisyonlarının karşılaştırılması sonucunda kırk kişinin sıralaması büyük ölçüde belirlenmiştir. Yalnızca 27 ve 40 numaralı kayıtların tam diplomatik harf dizilerinde son filolojik kontrol gerektiren küçük belirsizlikler bulunmaktadır; bu durum kayıtların anlamını ve belgedeki sıralarını değiştirmemektedir.[1][2]


Sümela’nın ayrıcalığı: Vergiden kaçmak değil, başka bir mali düzene bağlanmak

Chrysobullanın en önemli bölümlerinden biri bu kırk paroikosun ekonomik statüsünü düzenler.

III. Alexios, Sümela’ya bağlı bu kişilerin ülkede yürürlükte bulunan veya gelecekte konulabilecek imparatorluk vergileri ve çeşitli yerel taleplerden muaf tutulmasını emreder.[1]

Muafiyet dili özellikle yerel yöneticilerin, vergi tahsildarlarının ve başka görevlilerin keyfî biçimde yeni yükümlülükler yaratmasını sınırlamaktadır.[1]

Fakat burada çok önemli bir ayrıntı vardır.

Sümela’nın insanları hiçbir şey ödemeyecek değildir.

Merkezî imparatorluk hazinesi niteliğindeki vestiariona yılda iki kez, daha önceden belirlenmiş miktarı ödemeye devam edeceklerdir.[1][6]

Ve belgenin koyduğu sınır son derece açıktır:

Bundan fazlası istenemez.[1]

Bu sistemin özeti aslında şudur:

Yerel ve keyfî mali taleplerden korunma; merkezî imparatorluk hazinesine ise önceden belirlenmiş sınırlı ödeme.

Dolayısıyla Sümela, Trabzon İmparatorluğu’nun dışında bir yapı değildir.

Tam tersine, imparatorluk tarafından özel olarak tanınmış, doğrudan korunan ve merkezle ilişkisi ayrı kurallara bağlanmış bir ekonomik alandır.[1]

İşte Sümela’nın tarihindeki “ayrıcalık” sözcüğünü de bu anlamda okumak gerekir.


Fakat bu hikâye Aralık 1364’te başlamıyordu.

III. Alexios chrysobullayı düzenlediğinde Sümela zaten eski, saygın ve güçlü bir manastırdı.

Peki ne kadar eskiydi?

Bugün hemen her turistik tanıtım metninde tekrarlanan “MS 386 yılında kuruldu” bilgisi gerçekten tarihsel olarak kanıtlanmış bir tarih midir?

Barnabas ve Sophronios kimdi?

Atina’dan Pontos dağlarına getirildiği anlatılan Theotokos ikonasının öyküsü nereden geliyor?

Ve Hrisanthos, Sümela’nın kuruluş tarihini araştırırken neden 386 tarihini kesin bir tarih olarak kabul etmekten kaçındı?

Sümela’nın tarihini anlamak için şimdi 1364’ten çok daha geriye gitmemiz gerekiyor.

Sümela Gerçekten 386’da mı Kuruldu?

Sümela’nın kuruluş tarihi denildiğinde karşımıza hemen bir yıl çıkar:

386.

Bu tarih bugün kitaplarda, turistik tanıtımlarda, internet sitelerinde ve Sümela hakkında yazılmış sayısız metinde neredeyse tartışmasız bir gerçekmiş gibi tekrarlanır.

“Manastır MS 386 yılında, Atinalı Barnabas ve Sophronios adlı iki keşiş tarafından kurulmuştur.”

Cümle çoğu zaman böyledir.

Oysa tarih biraz kurcalandığında mesele bu kadar basit değildir.

Çünkü 386 yılına ait elimizde bir kuruluş belgesi yoktur.

386’da yazılmış bir kronik kaydı yoktur.

Barnabas ve Sophronios’un o tarihte Mela Dağı’na geldiklerini doğrulayan çağdaş bir belge de bugüne kadar ortaya konmuş değildir.[4][7]

O halde 386 nereden geliyor?

Bu sorunun cevabı bizi tarih ile kutsal anlatının birbirine karıştığı çok eski bir Sümela geleneğine götürüyor.


Atina’dan Pontos’a taşınan bir ikona

Sümela’nın kuruluş hikâyesinin merkezinde önce iki keşiş değil, bir Meryem ikonası vardır.

Manastır geleneğine göre bu ikona İncil yazarı Aziz Luka tarafından yapılmıştır.[4][7]

Hıristiyan dünyasında Luka’ya atfedilen Meryem ikonaları yalnız Sümela’ya özgü değildir. Hrisanthos’un aktardığı gelenek Sümela ikonunu, Peloponnesos’taki Mega Spelaion ve Kıbrıs’taki Kykkos manastırlarında korunduğuna inanılan ikonalarla aynı kutsal zincirin içine yerleştirir.[4]

Anlatıya göre Luka’nın ölümünden sonra öğrencisi Ananias, ikonayı Thebai’den Atina’ya götürür.

İkona burada “Büyük Panagia” olarak anılan kutsal bir yerde korunur.

Sonra, yüzyıllar sonra, yolculuğun ikinci ve asıl gizemli bölümü başlar.

Geleneksel güzergâh şöyledir:

Thebai → Atina → Trabzon → Mela Dağı.[4][7]

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Aziz Luka’nın ikonayı yaptığı, Ananias’ın onu Atina’ya taşıdığı ve ikonanın daha sonra mucizevi biçimde Mela Dağı’yla ilişkilendirildiği anlatısı hagiografik, yani azizlerin ve kutsal mekânların hayatını anlatan dinsel geleneğin parçasıdır.

Bunları 1. ya da 4. yüzyıldan kalma tarihsel kayıtlar olarak okuyamayız.[4][7]

Ama bu, anlatının değersiz olduğu anlamına da gelmez.

Tam tersine.

Bir toplumun kutsal mekânını nasıl anlamlandırdığını, o mekânın kökenini hangi kültürel coğrafyaya bağladığını ve yüzyıllar boyunca hangi hafızayı aktardığını gösterir.

Sümela’nın kuruluş anlatısı da böyle okunmalıdır.


Barnabas ve Sophronios kimdi?

Geleneğin ikinci aşamasında iki Atinalı keşiş karşımıza çıkar:

Barnabas ve Sophronios.

1775 yılında Leipzig’de yayımlanan ve Sümela’nın kuruluş geleneğini ayrıntılı biçimde aktaran metinde Barnabas’ın keşiş olmadan önceki adının Basileios, Sophronios’un ise Soterichos olduğu belirtilir.

Sophronios aynı zamanda Barnabas’ın yeğenidir.[7]

Anlatıya göre Meryem iki keşişe görünür ve onları çok uzaklarda bulunan Mela Dağı’na çağırır.

Ama nereye gideceklerini başlangıçta tam olarak bilmezler.

İki keşiş deniz yoluyla Trabzon’a ulaşır.

Oradan iç bölgelere, Maçka dağlarına doğru ilerlerler.

Sonunda Mela Dağı’nın sarp kayalıklarından birindeki mağaraya ulaşırlar.

Ve burada, Atina’da kaybolmuş olan kutsal ikonayı bulurlar.[4][7]

Kuruluş efsanesinin asıl mucizesi budur:

Keşişler ikonayı Pontos’a getirmezler.

İkona onlardan önce Mela Dağı’na ulaşmıştır.

Barnabas ile Sophronios onu bulmaya gelirler.

Bu ayrıntı, Sümela geleneğinin kendi içinde çok önemlidir. Çünkü manastırı kutsallaştıran şey yalnız kurucular değildir; mekânın bizzat Meryem tarafından seçilmiş olduğu düşüncesidir.

Mela Dağı böylece sıradan bir coğrafya olmaktan çıkar.

Kutsal iradenin gösterdiği yere dönüşür.


Kayadan akan su

Kuruluş anlatısı burada da bitmez.

Barnabas ve Sophronios mağaraya ulaştıklarında ciddi bir sorunla karşılaşırlar:

Su yoktur.

Gelenek onların dua ettiğini anlatır.

Ardından kayadan su damlamaya başlar.[4][7]

Yüzyıllar boyunca Sümela’yı ziyaret edenlerin kutsal kabul ettiği su kaynağı da bu mucizeye bağlanmıştır.

Hrisanthos, 20. yüzyılın ilk yarısında Sümela hakkında yazarken kayadan süzülen bu suyun hâlâ devam ettiğini özellikle belirtir.[4]

Burada da tarihçi açısından iki ayrı düzey vardır.

Kayadan su geldiği fiziksel bir gözlemdir.

Bunun Barnabas ve Sophronios’un duasıyla başladığı ise kutsal kuruluş anlatısıdır.

Bu ayrımı yapmak Sümela’nın geleneğini küçümsemek değil; tam tersine tarih ile inanç hafızasını birbirine karıştırmadan ikisini de görünür kılmak demektir.


Sonra Vazelon devreye giriyor

Kuruluş hikâyesinin bizim için özellikle ilginç bir bölümü daha vardır.

Barnabas ve Sophronios’un mağarada 17 gün boyunca otlarla beslenerek yaşadığı anlatılır.[4][7]

Bu sırada bölgenin bir başka büyük ve çok eski manastırı olan Aziz Ioannes Prodromos Vazelon Manastırı hikâyeye girer.

Geleneğe göre Vazelon başrahibi bir gece Vaftizci Yahya’yı rüyasında görür. Bunun üzerine üç keşişi, yiyecek yüklü bir katırla Mela Dağı’ndaki iki keşişe gönderir.[4][7]

Bu açıkça mucizevi kuruluş anlatısının bir parçasıdır.

Fakat sonrasında çok daha ilginç bir bilgiyle karşılaşıyoruz.

Hrisanthos, bu ilk yardımın hatırası olarak Sümela’nın 1800 yılına kadar Vazelon’a her yıl:

50 aspra,
12 okka balmumu,
12 okka yağ

gönderdiğini yazar.

Ayrıca her yedi yılda bir yedi yaşında bir katırın Vazelon’a gönderildiğini belirtir.[4]

Eğer Vazelon arşiv belgelerinde bu ödeme zincirini bağımsız olarak doğrulayabilirsek, kuruluş efsanesinin içindeki bir motif ile yüzyıllarca devam etmiş olabilecek gerçek bir kurumsal-ekonomik ilişki arasında çok ilginç bir bağ kurabileceğiz.

Şimdilik temkinli olmak gerekiyor.

Çünkü elimizdeki bilgi Hrisanthos’un aktarımına ve onun başvurduğu Vazelon tarihine dayanıyor.

Fakat şurası açık:

Sümela ile Vazelon’un hafızaları birbirinden kopuk değildir.

Maçka’nın iki büyük manastırı kutsal anlatıda bile birbirine bağlanmıştır.


Peki 386 yılı nereden çıktı?

Barnabas ve Sophronios anlatısı manastırın kuruluşunu 386 yılına yerleştirir.[4][7]

Gelenekte ilk küçük ibadet mekânının Başmelek Mikhael adına yapıldığı, ardından büyük Meryem kilisesinin kurulduğu anlatılır.

Dönemin Trabzon hükümdarı olarak Augustalios Kortikios adında bir kişiden ve Trabzon piskoposunun kilisenin kutsanmasına katılmasından söz edilir. Kutsama da yine 386 yılına bağlanır.[4][7]

Fakat burada tarihçinin ayağını frene basması gerekiyor.

Çünkü bu kişileri ve olayları 386 yılına bağlayan bağımsız çağdaş belgeler elimizde değildir.

Dahası, Sümela’nın kuruluş hikâyesini ayrıntılı biçimde veren elimizdeki önemli basılı metinlerden biri 1775 tarihlidir.

Yani sözünü ettiğimiz metin, anlatılan kuruluş tarihinden yaklaşık on dört yüzyıl sonra basılmıştır.[7]

Elbette 1775 baskısının daha eski manastır geleneklerine, elyazmalarına ve sözlü aktarımlara dayanmış olması mümkündür.

Fakat bu başka şeydir.

“386’da kesin olarak kuruldu” demek başka şey.

Tarih yazımında bu ikisini birbirinden ayırmak zorundayız.

Bu nedenle bizim kullanacağımız ifade açık olmalıdır:

386, Sümela’nın geleneksel kuruluş tarihidir; bugün için belgelenmiş kesin kuruluş tarihi değildir.


Hrisanthos da 386 konusunda temkinliydi

Burada ilginç olan, 1933’te Sümela tarihini ayrıntılı biçimde ele alan Hrisanthos’un da 386 tarihini sorgulamadan kabul etmemesidir.

Hrisanthos farklı görüşleri yan yana getirir.[4]

Bazı araştırmacılar Sümela’nın kuruluşunu çok daha geç bir döneme, 10. yüzyıla yerleştirmiştir.

Bu görüşlerden biri ikonanın Atina’yla ilişkisinin daha geç bir tarihsel zincire ait olabileceği düşüncesine dayanır.[4]

Atinalı tarihçi Dimitrios Kampouroglou ise başka bir ihtimal ileri sürer.

Kuruluş anlatısında sözü edilen Atina’daki Müslüman/Sarazen saldırısını 10. yüzyıl ortasına değil, 896 yılına tarihlendirir.

Buna göre Barnabas ve Sophronios’un ikonayla ilişkili yolculuğu da 4. yüzyılda değil, 9. yüzyılın sonlarında gerçekleşmiş olabilir.[4]

Bir anda karşımızda üç farklı kronoloji belirir:

386

veya

9. yüzyıl sonu

veya

10. yüzyıl.

Bu tablo bile tek başına “Sümela 386 yılında kurulmuştur” cümlesinin neden ihtiyatla kullanılması gerektiğini gösteriyor.


Efsaneyi çöpe atmak da doğru değil

Burada başka bir hataya düşmemek gerekir.

Bir kuruluş anlatısının tarihsel olarak kanıtlanamaması, onun “uydurma” diye bir kenara atılmasını gerektirmez.

Barnabas ve Sophronios anlatısı Sümela topluluğunun yüzyıllar boyunca kendisini nasıl gördüğünü anlatır.

İkonanın Atina’dan Pontos’a uzanan yolculuğu, Mela Dağı’nın Meryem tarafından seçildiği inancı, kayadan çıkan kutsal su, Vazelon keşişlerinin yardımı…

Bütün bunlar Sümela’nın kutsal hafızasının parçalarıdır.

Tarihçinin görevi bunları tarihsel olay diye tekrar etmek olmadığı gibi, değersiz masallar diye silmek de değildir.

Doğru soru şudur:

Bu anlatının hangi bölümü inanç geleneğine, hangi bölümü belgelenebilir tarihe aittir?

Sümela üzerine yazarken bizim izleyeceğimiz yöntem de bu olacak.


O halde Sümela ne kadar eski?

Bugünkü bilgilerle en güvenli tablo şöyle kurulabilir:

386: Sümela’nın geleneksel/kutsal kuruluş tarihi.[4][7]

9.–10. yüzyıllar: Manastırın erken tarihinin yerleştirilebileceği muhtemel dönemlerden biri.[4][8]

13.–14. yüzyıllar: Sümela’nın tarihsel ve kurumsal varlığının çok daha sağlam biçimde izlenebildiği dönem.[4][8]

14. yüzyıl: Büyük Komnenoslar döneminde manastırın büyük mülkleri, gelirleri, paroikosları ve imparatorluk ayrıcalıklarıyla güçlü bir kuruma dönüşmesinin açık biçimde belgelenebildiği dönem.[1][4][5]

Anthony Bryer ile David Winfield’ın Pontos’un Bizans anıtları ve tarihsel topografyası üzerine temel çalışması da Sümela’nın 10. yüzyılda mevcut olabileceğini makul görür; ancak bugünkü büyük yapı kompleksinin ve kurumsal gücünün daha geç dönemlerde şekillendiğini ortaya koyan tarihsel tabakalar çok daha nettir.[8]

Hrisanthos’un vardığı sonuç da aslında oldukça ölçülüdür:

Kuruluş ister 4. yüzyıla, ister daha sonraki yüzyıllara yerleştirilsin, Sümela Trabzon bölgesinin en eski manastır geleneklerinden biridir.[4]

Bence bizim de bundan daha fazlasını iddia etmemize gerek yok.

Çünkü Sümela’nın önemini kanıtlamak için tarihini zorla 386’ya sabitlemeye ihtiyacımız yok.

Manastırın belgelenebilen tarihi zaten başlı başına olağanüstüdür.


“Kurucu” kim?

Bu noktada ileride yeniden karşımıza çıkacak önemli bir kavramı da şimdiden ayırmak gerekiyor.

Sümela’nın kutsal kuruluş geleneğinin kurucuları Barnabas ve Sophronios’tur.[4][7]

Fakat yüzyıllar sonra Trabzon İmparatoru III. Alexios Megas Komnenos, manastırı öylesine kapsamlı biçimde yenileyecek, tahkim edecek, mülk ve ayrıcalıklarını güvence altına alacaktır ki tarihsel kayıtlarda o da bir tür ktetor, yani büyük kurucu/yeniden kurucu olarak karşımıza çıkacaktır.[1][4]

Bu iki şeyi birbirine karıştırmamalıyız.

Barnabas ile Sophronios:

Sümela’nın kutsal hafızasındaki ilk kurucularıdır.

III. Alexios ise:

belgelenebilir tarih içindeki büyük yeniden kurucusu ve hamisidir.

Ve işte bundan sonraki bölümde, efsanenin sisinden çıkıp tarihsel zeminin giderek sağlamlaştığı döneme gireceğiz:

Büyük Komnenoslar Sümela’yı neden bu kadar önemsediler?

Manastıra 24 köyü, paroikosları, gelirleri ve ayrıcalıkları kimler verdi?

Ve III. Alexios’tan önce Sümela ile Trabzon tahtı arasında nasıl bir ilişki vardı?

Büyük Komnenoslar ve Sümela’nın Yükselişi

Sümela’nın tarihindeki sis, Büyük Komnenoslar dönemine yaklaştıkça dağılmaya başlar.

Artık yalnızca Barnabas ile Sophronios’un kutsal kuruluş anlatısından, Meryem ikonunun mucizevi yolculuğundan veya yüzyıllar boyunca aktarılan manastır geleneklerinden söz etmiyoruz.

  1. ve özellikle 14. yüzyıldan itibaren karşımızda başka bir Sümela vardır:

Trabzon İmparatorluğu’nun hükümdarları tarafından himaye edilen, toprakları genişleyen, köylere ve gelir kaynaklarına sahip olan, kendisine bağlı kırsal nüfusu bulunan ve imparatorluk belgeleriyle hakları güvence altına alınan güçlü bir manastır.[1][4][8]

Bu dönüşüm bir günde gerçekleşmedi.

III. Alexios’un 1364 chrysobullası Sümela’nın tarihindeki en güçlü belgelerden biridir; fakat belgeyi dikkatle okuduğumuzda III. Alexios’un sıfırdan yeni bir ekonomik düzen yaratmadığını görürüz.

Tam tersine, o kendisinden önce verilmiş hakları, toprakları ve imtiyazları tekrar tekrar anmakta ve onaylamaktadır.[1]

Yani 1364 belgesi aynı zamanda bizi daha eski Büyük Komnenos hükümdarlarına götürür.


III. Alexios’tan önce Sümela

Hrisanthos, Sümela’nın imparatorluk himayesini anlatırken özellikle üç hükümdarın adını verir:

II. Ioannes Megas Komnenos,
II. Alexios Megas Komnenos,
Basileios Megas Komnenos.
[4]

Bu hükümdarların Sümela’ya art arda bağışlarda bulunduğunu, manastırın gelirlerini ve mülklerini genişlettiğini aktarır.

Hrisanthos’un eski chrysobullalara dayandırdığı anlatıda Sümela’ya bağlanan varlıklar arasında:

köyler,
paroikoslar,
gelir kaynakları,
kutsal eşyalar ve çeşitli bağışlar

yer alır.[4]

Hatta bu aktarımda 24 köy ve manastırın savunmasıyla ilişkilendirilen 40 paroikostan söz edilir.[4]

Burada yine kaynak bakımından dikkatli olmamız gerekiyor.

24 köy bilgisini bugün elimizde duran tek bir çağdaş belge üzerinden eksiksiz bir köy listesi halinde henüz doğrulamış değiliz. Hrisanthos bu bilgiyi eski belge zincirine dayanarak aktarmaktadır.

Bu nedenle “Sümela’nın kesin olarak şu 24 köyü vardı” diyebilmek için söz konusu belgelerin tek tek yeniden kurulması gerekir.

Ancak daha sonra gelen 1364 chrysobullası, Sümela’nın gerçekten geniş bir arazi, gelir ve paroikos sistemi bulunduğunu tartışmasız biçimde gösterir.[1][5]

Başka bir deyişle ayrıntılarda araştırılması gereken noktalar vardır; fakat büyük resim açıktır:

Sümela, III. Alexios’tan önce de Trabzon tahtının himayesindeki önemli bir ekonomik ve dinsel kurumdur.


Bir manastıra neden köy verilir?

Bugünün okuyucusu için burada durmakta yarar var.

Bir imparator neden bir manastıra köyler, değirmenler, arazi ve vergi gelirleri bağışlasın?

Çünkü Ortaçağ manastırı bugünkü anlamıyla yalnızca ibadet edilen bir bina değildir.

Manastırın yaşayabilmesi için:

keşişlerin beslenmesi,

binaların bakımı,

yolcuların ve hacıların ağırlanması,

kiliselerin aydınlatılması,

kutsal eşyaların korunması,

arazilerin işletilmesi,

bağlı yapıların ayakta tutulması

ve gerektiğinde savunmanın finanse edilmesi gerekir.

Bütün bunlar ekonomik kaynak ister.

Dolayısıyla Sümela’ya verilen köy veya arazi yalnızca hükümdarın “dindarlığının” göstergesi değildir.

Bu bağışlar aynı zamanda manastırın kurumsal devamlılığını sağlayan ekonomik altyapıdır.

1364 chrysobullasında gördüğümüz su değirmenleri, taşınmazlar, evler, araziler ve başka üretim kaynakları bu ekonomik yapının ne kadar çeşitli olduğunu gösterir.[1]

Sümela’nın ekonomisi yalnızca köylülerden alınan vergilere dayanmıyordu.

Manastır:

araziye, konutlara, değirmenlere ve çeşitli üretim tesislerine ilişkin haklara sahipti.[1]

Bu mülklerin bir bölümü imparatorluk bağışlarından gelmişti.

Bir bölümü özel kişilerin bağışları veya vasiyetleriyle edinilmişti.

Bazıları ise manastır tarafından satın alınmıştı.[1]

Bu ayrıntı özellikle önemlidir.

Çünkü Sümela’yı yalnızca imparatorların ihsanlarıyla yaşayan pasif bir kurum olmaktan çıkarır.

Karşımızda kendi mülk edinebilen, satın alma yapabilen ve ekonomik varlığını büyütebilen bir kurum vardır.


İmparatorluk ile manastır arasında karşılıklı bir ilişki

Büyük Komnenosların Sümela’yı himaye etmesini yalnızca kişisel dindarlıkla açıklamak da eksik olur.

Elbette hükümdarların Meryem kültüne bağlılığı önemlidir.

Fakat manastırlar aynı zamanda imparatorluk iktidarının dinsel meşruiyet dünyasının parçalarıdır.

Bir hükümdarın önemli bir manastırı koruması, ona toprak bağışlaması, kilisesini yenilemesi veya imtiyazlarını onaylaması yalnız manastıra güç kazandırmaz.

Manastırın kutsallığı da hükümdarın iktidarını sembolik olarak destekler.

Sümela ile Büyük Komnenos hanedanı arasında giderek güçlenen ilişkiyi bu çerçevede okumak gerekir.

Bu ilişkinin en güçlü örneği ise kuşkusuz III. Alexios Megas Komnenos olacaktır.


III. Alexios: Sümela’nın büyük yeniden kurucusu

III. Alexios, 1349’dan 1390’a kadar Trabzon tahtında kaldı.[4]

Sümela tarihinin belgelenebilen dönemindeki en önemli hükümdar odur.

Hrisanthos, Alexios’un Sümela’ya özel bağlılığını açıklayan bir dinsel anlatı aktarır.

Buna göre Alexios, Konstantinopolis’ten Trabzon’a yaptığı yolculuk sırasında Platana açıklarında büyük bir fırtınaya yakalanır.

Meryem’in yardımıyla kurtulur.

Daha sonra karşılaştığı başka bir tehlikeden de yine onun korumasıyla kurtulduğuna inanır.[4]

Bu anlatının hagiografik yönü açıktır.

Fakat tarihsel olarak bildiğimiz başka şeyler vardır:

III. Alexios döneminde Sümela’da çok büyük bir yapı ve tahkimat faaliyeti gerçekleşmiştir.[4][8]

Manastırın kilisesi yenilenir.

Çevresindeki savunma yapıları güçlendirilir.

Duvarlar ve kuleler yaptırılır.

Keşişlerin yaşam alanları genişletilir.

Ve manastırın eski ekonomik-hukukî ayrıcalıkları yeniden güvence altına alınır.[4]

Burada karşımıza çok ilginç bir kelime çıkar:

ktetor.


Bir kez daha “kurucu” meselesi

Sümela’nın girişinde bulunduğu aktarılan ve 17. yüzyıl ortalarına kadar görülebildiği söylenen 1360 tarihli manzum kitabede, III. Alexios manastırın ktetoru olarak övülüyordu.[4]

Ktetor kelimesi “kurucu” diye çevrilebilir.

Ama bunu okuyan biri doğal olarak şu soruyu soracaktır:

Manastır 386’da Barnabas ile Sophronios tarafından kurulmadı mı?

O halde III. Alexios nasıl “kurucu” oluyor?

Çünkü Ortaçağ manastır geleneğinde ktetor sözcüğü her zaman yapıyı ilk kez sıfırdan kuran kişi anlamına gelmez.

Bir manastırı büyük ölçüde yeniden inşa eden, onu ekonomik olarak ayağa kaldıran, yeni gelirler sağlayan veya ikinci kez kurumsallaştıran büyük hami de ktetor olarak anılabilir.

Dolayısıyla Sümela tarihindeki iki kuruculuk kavramını ayırmak gerekir:

Barnabas ve Sophronios, kutsal kuruluş geleneğinin kurucularıdır.[4][7]

III. Alexios ise belgelenebilen Ortaçağ tarihinde Sümela’nın büyük yeniden kurucusu ve imparatorluk hamisidir.[1][4]

Bu ayrım yapılmadığında Sümela’nın efsanevi tarihi ile belgelenebilir tarihi birbirine karışır.


Alexios Sümela’ya yalnız para vermedi

III. Alexios’un Sümela üzerindeki etkisini yalnız “bağış yaptı” cümlesine indirgemek de doğru değildir.

Onun dönemindeki müdahale çok daha kapsamlıdır.

Sümela’nın:

mimarisi,
savunması,
ekonomik altyapısı,
paroikos sistemi,
arazi hakları,
vergi rejimi
ve yerel yöneticiler karşısındaki hukukî korunması

birbirine bağlı biçimde yeniden düzenlenmiştir.[1]

Bu nedenle 1364 chrysobullasını yalnız bir “vergi muafiyeti belgesi” olarak görmek yanıltıcıdır.

Belge aynı zamanda Sümela’nın kurumsal dünyasını yeniden tarif eder.

Üstelik III. Alexios, kendisinden önceki imparatorların verdiği hakları da silmez.

Tam tersine onları açıkça tanır.

Chrysobulla, Sümela’nın elinde bulunan bir mülkün bu yeni belgede adı tek tek yazılmamış olsa bile, daha eski bir diploma veya mühürlü belgeyle kanıtlanabiliyorsa manastırın hakkının devam edeceğini hükme bağlar.[1]

Bu çok güçlü bir hukuk tekniğidir.

Çünkü III. Alexios aslında şunu söylemektedir:

“Bu belgede saymadığım eski haklarınız da, onları kanıtlayan belgeniz varsa geçerlidir.”

Böylelikle geçmişteki imparatorluk bağışları 1364 düzenlemesinin içine alınmış olur.

Sümela’nın tarihsel hafızası hukukî bir sürekliliğe dönüştürülür.


Kayalığın üzerindeki manastır aynı zamanda bir kale idi

Bugün Sümela’ya baktığımızda ilk gördüğümüz şey olağanüstü konumudur.

Manastır, Altındere vadisinin yüzlerce metre üzerindeki sarp kaya duvarına yapışmış gibidir.

Bu konum yalnızca mistik veya estetik değildir.

Aynı zamanda savunmaya elverişlidir.

III. Alexios döneminde yapılan duvar ve kuleler de Sümela’nın yalnızca açık bir hac merkezi olmadığını gösterir.[4][8]

1364 chrysobullasının sonunda manastır tahkimatının korunması için özel düzenleme bulunması tesadüf değildir.[1]

Manastıra bağlı paroikoslar arasından güçlü ve bu konuda deneyimli kişilerin seçilerek Sümela’nın savunmasına katılması öngörülmektedir.[1]

Yani manastırın ekonomik düzeni ile savunma sistemi birbirinden ayrı değildir.

Toprak gelirleri,

paroikoslar,

vergi ayrıcalıkları

ve tahkimat

aynı kurumsal yapının parçalarıdır.

Bu nedenle Sümela’yı yalnız “dağın başındaki inziva yeri” olarak düşünmek tarihsel gerçekliğe uymaz.

  1. yüzyılda Sümela aynı zamanda korunan ve kendisini koruyabilen bir merkezdir.

İmparatorların yüzleri duvarlardaydı

Büyük Komnenosların Sümela’yla ilişkisi yalnız belgelerde yaşamamıştır.

Manastırın duvarlarında da hanedanın izleri vardı.

Jakob Philipp Fallmerayer, 1840 yılında Sümela’yı ziyaret ettiğinde daha sonraki sıva ve resim tabakalarının altında eski fresklerin izlerini görebilmişti.

Hrisanthos’un aktardığı bu eski resim dizisinde tam boy tasvir edilmiş kişiler arasında:

III. Alexios,
oğlu Manuel
ve Alexios’un oğlu Andronikos

bulunuyordu.[4]

Hrisanthos bu fresk tabakasını 14. yüzyılın ikinci yarısıyla ilişkilendirir.[4]

Bu son derece anlamlıdır.

Çünkü hükümdarların yalnızca belge imzalayıp manastıra para gönderdiğini değil, Sümela’nın kutsal mekânı içinde görünür biçimde yer aldığını gösterir.

İmparator ailesi duvarın üzerindedir.

Meryem’in kutsal mekânı ile Büyük Komnenos hanedanının iktidar görüntüsü aynı mekânda birleşmiştir.

Dinsel bağlılıkla siyasal temsil burada kelimenin gerçek anlamıyla aynı duvara yazılmıştır.


1364: Uzun bir sürecin doruk noktası

Bu nedenle Aralık 1364’te düzenlenen chrysobullayı artık başka türlü okuyabiliriz.

Bu belge Sümela tarihinin başlangıcı değildir.

III. Alexios’un bir sabah karar verip manastıra birtakım imtiyazlar verdiği bağımsız bir olay da değildir.

1364 chrysobullası:

önceki imparatorların bağışlarını,
manastırın yüzyıllar içinde topladığı mülkleri,
III. Alexios’un büyük yeniden yapılanmasını
ve Sümela’nın Trabzon İmparatorluğu içindeki özel konumunu

bir araya getirip hukukî biçime sokan bir doruk noktasıdır.[1][4][5]

İlk bölümde karşılaştığımız Livera, kırk paroikos, kapalion, vestiarion, değirmenler, araziler, vergi muafiyetleri ve savunma hükümleri şimdi daha geniş bir çerçeveye oturuyor.

Bunların hiçbiri yalnız başına teknik ayrıntılar değildir.

Hepsi bize şunu söylüyor:

14. yüzyılda Sümela artık yalnızca kutsal bir mağaranın çevresine kurulmuş manastır değildir.

Sümela:

toprağı olan,
gelir toplayan,
insanların bağlı bulunduğu,
kendi savunmasını örgütleyen,
yerel memurlara karşı imparatorluk tarafından korunan
ve Büyük Komnenos hanedanıyla doğrudan ilişkili büyük bir kurumdur.


Alexios öldü, bağ kopmadı

III. Alexios’un 1390 yılında ölümü Sümela ile Büyük Komnenos hanedanı arasındaki ilişkinin sonu olmadı.

Aynı yıl, onun ardından Trabzon tahtına çıkan III. Manuel Megas Komnenos ile Sümela arasındaki ilişkinin bugün hâlâ fiziksel olarak izlenebilen çok değerli bir kanıtı ortaya çıkar:

1390 tarihli kutsal haç.

Bu haç yalnızca değerli bir dinsel obje değildir.

Üzerindeki tarih ve bağış ilişkisi sayesinde Büyük Komnenoslarla Sümela arasındaki himaye zincirinin III. Alexios’tan sonra da devam ettiğini gösteren maddi bir tarih belgesidir.[4]

Sümela’nın tarihi artık yalnız yazılı belgelerde değildir.

Bir chrysobullada,

bir kitabede,

duvardaki imparator fresklerinde,

bir kutsal haçta

ve manastırın taşlarında aynı hanedanın izlerini takip edebiliyoruz.

Fakat bütün bu imparatorluk düzeni sonsuza kadar sürmeyecekti.

1461 yılında Trabzon İmparatorluğu ortadan kalktı.

Büyük Komnenosların devleti sona erdi.

Sümela ise sona ermedi.

İşte şimdi tarihinin en ilginç sorularından biriyle karşı karşıyayız:

Trabzon İmparatorluğu ortadan kaldırıldıktan sonra Sümela nasıl yaşamaya devam etti?

Osmanlı yönetimi manastırın eski haklarına ne yaptı?

Fatih Sultan Mehmed ve sonraki sultanlara atfedilen fermanlar gerçekten ne söylüyor?

Ve bir Büyük Komnenos manastırı, Osmanlı egemenliği altında nasıl yeniden bir hukukî alan kurdu?

İmparatorluk Yıkıldı, Sümela Kaldı

1461’den Osmanlı Dönemine

Trabzon İmparatorluğu artık yoktur.

Yaklaşık iki buçuk yüzyıl boyunca Pontos’ta hüküm süren Büyük Komnenos devleti, II. Mehmed’in Trabzon’u ele geçirmesiyle tarih sahnesinden çekilir.

Sümela açısından bakıldığında bunun anlamı çok büyüktür.

Manastırın yüzyıllardır dayandığı siyasal düzen ortadan kalkmıştır.

III. Alexios artık yoktur.

Büyük Komnenosların chrysobullaları vardır ama onları veren imparatorluk yoktur.

Sümela’nın köyleri, toprakları, gelirleri ve ayrıcalıkları şimdi bambaşka bir devlet düzeninin içinde kalmıştır.

Normal şartlarda insanın aklına şu soru gelir:

Büyük Komnenosların manastırı da onların devletiyle birlikte ortadan kalktı mı?

Hayır.

Sümela’nın tarihindeki en dikkat çekici sürekliliklerden biri tam burada başlar.

İmparatorluk yıkıldı, Sümela kaldı.[4][8][9]


Siyasi egemenlik değişti, manastır ortadan kalkmadı

Hrisanthos’un aktardığı belgelere göre Sümela, 1461’den sonra faaliyetini sürdürdü.

Artık imparatorluk chrysobullaları yerine Osmanlı sultanlarının fermanları, Ekümenik Patrikhane’nin sigillionları ve başka Ortodoks hükümdarların bağış belgeleri manastırın hukukî arşivine girmeye başladı.[4]

Hrisanthos kendi döneminde bu belgelerin önemli bir bölümünün hâlâ Sümela’da korunduğunu söyler.[4]

Bu bilgi son derece önemlidir.

Çünkü bize 1461’i Sümela tarihinde mutlak bir kopuş olarak değil, siyasal egemenliğin değiştiği fakat manastır kurumunun yeni hukuk düzeni içinde yaşamaya devam ettiği bir kırılma olarak okumamız gerektiğini gösterir.

Osmanlı yönetimi altında Sümela artık bir Büyük Komnenos manastırı değildir.

Ama Ortodoks manastırı olarak varlığını sürdürmektedir.

Ve eski haklarını yeni iktidara tanıtmak, korumak ve gerektiğinde yeniden onaylatmak zorundadır.

Bu, Ortaçağ’dan yeni bir siyasal düzene geçişin manastır hayatındaki somut karşılığıdır.


Fatih gerçekten Sümela’ya ferman verdi mi?

Sümela hakkında bugün sık tekrarlanan bilgilerden biri şudur:

Fatih Sultan Mehmed, Trabzon’u aldıktan sonra Sümela’ya dokunulmamasını emreden bir ferman vermiştir.

Türkiye’deki resmî Sümela anlatılarında da II. Mehmed’den itibaren manastırın haklarının korunduğu aktarılır.[10]

Semavi Eyice’nin Türkiye’de Sümela üzerine yapılmış temel modern araştırmalarından biri olan çalışması da Osmanlı dönemindeki imtiyaz geleneğini ele alır.[9]

Fakat burada tarihçilik bakımından bir kez daha dikkatli olmamız gerekiyor.

Biz şu aşamada:

“Fatih’in Sümela’ya verdiği fermanın özgün nüshasını gördük ve metnini satır satır doğruladık”

diyemiyoruz.

Bu nedenle yaygın anlatıyı doğrudan tarihsel kesinlik olarak tekrar etmek yerine şöyle ifade etmek daha doğrudur:

Sümela geleneği, Hrisanthos ve modern Türkiye kaynakları, II. Mehmed döneminden itibaren manastırın varlığının ve bazı haklarının tanındığını aktarır; bu hükümlerin ayrıntılarının özgün Osmanlı fermanları ve arşiv kayıtları üzerinden ayrıca doğrulanması gerekir.[4][9][10]

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü Sümela’nın Osmanlı dönemini de kuruluş efsanesinde yaptığımız gibi anlatmak istiyoruz:

belge neredeyse belge, gelenek neredeyse gelenek.


Eski chrysobullalar neden hâlâ değerliydi?

İlginç olan şudur:

Trabzon İmparatorluğu 1461’de ortadan kalkmasına rağmen Sümela eski Büyük Komnenos belgelerini çöpe atmadı.

Tam tersine onları korumaya devam etti.

Neden?

Çünkü bu belgeler manastırın kurumsal hafızasıydı.

Hangi arazinin kendisine ait olduğunu,

hangi gelirleri kullandığını,

hangi köylerle ilişkisi bulunduğunu,

hangi hakların geçmişte tanındığını

gösteren tarihsel hukuk belgeleriydi.

Bu sürekliliğin çok çarpıcı bir örneği 17. yüzyılda karşımıza çıkar.

Ekümenik Patrik Iakovos’un 1679–1688 arasındaki patriklik döneminde, Sümela’daki eski III. Alexios chrysobullasının bir kopyası patrik ve sinod tarafından “aslına uygundur” biçiminde tasdik edilmiştir.[4]

Bu kopya daha sonra 1923 sonrasında Atina’ya götürülen Sümela belgeleri arasında yer almıştır.[4]

Burada iki belgeyi birbirinden kesinlikle ayırmalıyız:

İstanbul’da 12901 numarayla bulunan belge:
1364 tarihli özgün III. Alexios chrysobullası.[5]

Patrik Iakovos tarafından tasdik edilen nüsha:
daha sonraki bir kopyadır.[4]

Ama bu geç kopyanın tarihsel değeri başka yerdedir.

Bize, III. Alexios’un belgesinin üç yüzyıldan fazla zaman geçtikten sonra bile Sümela’nın kurumsal hukuk hafızasında yaşamaya devam ettiğini gösterir.

Devlet değişmişti.

Hukuk düzeni değişmişti.

Ama manastır eski haklarının hafızasını bırakmamıştı.


Yavuz Sultan Selim ve Sümela: tarih mi, efsane mi?

Osmanlı dönemindeki en renkli Sümela anlatılarından biri Yavuz Sultan Selim hakkındadır.

Ve burada tarih ile manastır efsanesi birbirine öylesine karışmıştır ki ikisini ayırmak özellikle gereklidir.

Hrisanthos’un aktardığı manastır geleneğine göre Selim, henüz Trabzon’da şehzade ve yönetici olduğu dönemde Mela Dağı çevresinde avlanmaktadır.

Sümela’yı görür.

Ve askerlerine manastırı yıktırmak ister.

Tam o sırada felç olur.

Yaptığından pişmanlık duyar.

Meryem’e dua eder.

Sümela’nın kayasından damlayan kutsal sudan içer.

Ve iyileşir.[4]

Hikâye tanıdık geliyor.

Çünkü kuruluş bölümünde Barnabas ve Sophronios’un susuz mağarasında kayadan akan kutsal suyla karşılaşmıştık.

Yüzyıllar sonra aynı su bu kez bir Osmanlı şehzadesinin iyileşme mucizesinin merkezine yerleştirilmiştir.

Bu anlatıyı tarihsel olay diye sunamayız.

Bu bir manastır efsanesidir.[4]

Fakat efsanenin taşıdığı hafıza son derece ilginçtir.

Çünkü yeni Müslüman hükümdarı Sümela’nın kutsallığı karşısında sonunda boyun eğen bir figüre dönüştürmektedir.

Başka bir deyişle manastır geleneği siyasal iktidarın değişmesini kendi kutsal dünyasının içine alarak yeniden yorumlamıştır.


Fakat Selim’le ilgili her şey efsane değil

Hrisanthos, mucize hikâyesinin ardından tarihsel olarak sınanabilecek başka bilgiler verir.

Selim’in 1512’de tahta çıkmasından sonra:

Sümela’nın ayrıcalıklarını teyit ettiğini,

kilisenin çatısını bakırla kaplattığını

ve manastıra beş değerli kandil gönderdiğini aktarır.[4]

Hrisanthos bu kandillerden üçünün kendi zamanında hâlâ manastırda bulunduğunu da yazar.[4]

Fakat burada ilginç bir sorun vardır.

Türkiye’deki modern resmî tanıtımlarda Selim’in Sümela’ya armağanı olarak iki büyük şamdandan söz edilir.[10]

Beş kandil mi?

İki şamdan mı?

Bunlar aynı bağış grubunun farklı parçaları mı?

Yoksa iki ayrı gelenek mi birbirine karıştı?

Şimdilik bilmiyoruz.

Dolayısıyla burada da yapılması gereken açıktır:

Selim’e bağlanan ferman, bağış ve envanter kayıtlarını Osmanlı arşiv belgeleri ve eski manastır envanterleri üzerinden doğrulamak.

Bir tarih çalışmasının güzel yanı biraz da budur.

Bazen birbiriyle uyuşmayan iki küçük ayrıntı, yeni bir araştırma kapısı açar.


Sümela Osmanlı döneminde yalnız hayatta kalmadı

Buraya kadar anlatılanlardan “Osmanlılar manastıra dokunmadı ve Sümela olduğu gibi kaldı” gibi fazla basit bir sonuç da çıkarılmamalıdır.

Yaklaşık dört buçuk yüzyıllık Osmanlı döneminden söz ediyoruz.

Bu kadar uzun bir dönemi tek bir “hoşgörü” veya “baskı” kelimesiyle açıklamak tarih olmaz.

Manastırın zaman zaman haklarını yeniden onaylatması gerekmiştir.

Ekonomik koşullar değişmiştir.

Yerel güç ilişkileri değişmiştir.

Kilise ve manastırın iç yapısı değişmiştir.

Binalar yıpranmış, onarılmış, yeniden yapılmıştır.

Yeni bağışçılar ortaya çıkmıştır.

Yeni freskler eski resimlerin üzerine yapılmıştır.

Sümela, Osmanlı döneminde donmuş bir Bizans kalıntısı değildir.

Yaşamaya devam eden bir kurumdur.

Bunun izlerini en açık biçimde manastırın duvarlarında görebiliyoruz.


Duvarlar tarih kitabı gibi

Sümela’nın bugün gördüğümüz freskleri tek bir tarihte yapılmadı.

Duvarların üzerinde birbirinin üzerine gelen farklı resim tabakaları vardır.[4][9]

  1. yüzyıldaki Büyük Komnenos resimlerinin üzerine yüzyıllar boyunca yeni tabakalar eklenmiştir.

Hrisanthos özellikle:

1712,
1732,
1744

tarihli yenilemeleri kaydeder.[4]

Bu tarihler bize çok önemli bir şey söylüyor.

Trabzon İmparatorluğu’nun ortadan kalkmasından yaklaşık üç yüzyıl sonra bile Sümela’da ciddi sanatsal yatırım yapılmaktadır.

Manastırın resimleri yenilenmektedir.

Bağışçılar vardır.

Din adamları vardır.

Sanatçılar vardır.

Para bulunmaktadır.

Sümela hâlâ yaşayan bir hac ve manastır merkezidir.

Ve 1732 tarihli yenileme bizim açımızdan ayrıca önemlidir.

Çünkü burada yeniden Livera karşımıza çıkar.


1732: Sümela duvarında bir Liveralı

1732 tarihli fresk yenilemesine ait kitabe son derece değerlidir.

Kitabede resimlerin hierodiakonos Hierotheos tarafından yapıldığı belirtilirken masrafları karşılayan kişinin kim olduğu da açıkça yazılmıştır:

“Liveralı hieromonk Theodoulos’un masraflarıyla.”[2][4]

Helence ifade şöyledir:

δι’ ἐξόδων Θεοδούλου ἱερομονάχου ἐκ Λιβεράς

Yani tartışmaya fazla yer bırakmayacak açıklıkta:

Livera’dan hieromonk Theodoulos.[2][4]

Bu ayrıntı bizim için çok kıymetlidir.

Çünkü artık yalnız 1364 chrysobullasında geçen Livera/Loubera adından söz etmiyoruz.

Aradan yaklaşık 370 yıl geçmiştir.

Ve 1732 yılında bir Liveralı din adamı, Sümela’nın önemli fresk yenilemelerinden birinin finansörü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu iki kayıt birlikte düşünüldüğünde Livera–Sümela ilişkisi tek bir Ortaçağ belgesindeki rastlantısal yer adından çok daha geniş bir tarihsel hatta dönüşmektedir.

1364 — Livera, Sümela’nın ekonomik-hukukî coğrafyasında.

1732 — Liveralı Theodoulos, Sümela’nın sanat ve yenileme tarihinde.

Ve henüz bitmedi.

  1. yüzyılda başka bir Liveralı daha çıkacak karşımıza.

Hem de Sümela’nın bugünkü görüntüsünü şekillendiren en büyük yapı hamlelerinden birinin merkezinde.


Sümela yalnız Hristiyanların ziyaretgâhı değildi

Osmanlı dönemindeki Sümela’yı anlamak açısından Hrisanthos’un bir başka gözlemi özellikle önemlidir.

Hrisanthos Sümela’yı yalnız Pontos’tan gelen insanların ziyaret ettiği yer olarak tarif etmez.

Manastıra:

Pontos’tan,
Kapadokya’dan,
Küçük Asya’nın başka bölgelerinden,
Rusya’dan,
Moldovlahia’dan

ziyaretçiler geldiğini belirtir.[4]

Fakat cümlenin en ilginç bölümü budur:

Sümela’yı Hristiyanların yanı sıra Müslümanların da ziyaret ettiğini söyler.[4]

Bu küçük bilgi Sümela’nın toplumsal tarihini bambaşka bir yere taşır.

Çünkü karşımızdaki mekân yalnız Ortodoks kilise hiyerarşisinin kontrol ettiği kapalı bir manastır değildir.

En azından bazı dönemlerde Sümela’nın:

kutsal suyu,

Meryem ikonası,

şifa anlatıları

ve kutsal mekân itibarı

dinî sınırların dışına taşmıştır.

Müslüman ziyaretçilerin de bulunduğu bir ortak kutsal coğrafya ortaya çıkar.[4]

Yavuz Selim hakkındaki kutsal su efsanesinin yüzyıllar boyunca yaşayabilmiş olmasını da belki bu toplumsal bağlamın dışında düşünmemek gerekir.


Peki eski Sümela mıydı bu?

  1. yüzyılda Sümela’ya giden bir hacı ile 14. yüzyılda III. Alexios döneminde manastıra çıkan birinin gördüğü yapı aynı değildi.

Sümela sürekli değişiyordu.

Duvarlara yeni freskler ekleniyordu.

Eski resimler sıvanıyordu.

Yeni odalar yapılıyordu.

Su sistemi geliştiriliyordu.

Bağlı yapılar kullanılıyordu.

Ekonomik ilişkiler devam ediyordu.

Ve farklı coğrafyalardan insanlar buraya geliyordu.

Bu yüzden “Sümela Manastırı” dediğimizde aslında tek bir yapıdan değil, yüzyıllar boyunca üst üste eklenmiş bir tarihsel organizmadan söz ediyoruz.

386 geleneğinin mağarası,

Büyük Komnenosların 14. yüzyıl manastırı,

Osmanlı döneminin yenilemeleri

ve 19. yüzyılın büyük yapıları

aynı kayalığın üzerinde üst üste birikmiştir.


Ve 19. yüzyıl geliyor

  1. yüzyılın sonuna gelindiğinde Sümela hâlâ bölgenin en önemli hac merkezlerinden biridir.

Fakat asıl büyük fiziksel dönüşümlerden biri 19. yüzyılda gerçekleşecektir.

Bugün Sümela fotoğraflarına baktığımızda kayalığın önünde gördüğümüz o görkemli çok katlı yapıların önemli bölümü çok eski “Bizans binaları” değildir.

Sümela’nın bugünkü siluetini büyük ölçüde belirleyen yapı hamlesinin önemli aşamalarından biri 1860 yılında başlar.[4]

Ve temel taşının konulduğu sırada manastırın ekonomik-idarî yönetiminde bulunan kişi:

Liveralı hieromonk Nikodemos Myridis’tir.[4]

Hrisanthos onu yıllarca Sümela’nın:

κύριος μοχλός — “başlıca motoru / itici gücü”

olarak tanımlar.[4]

Böylece Livera bir kez daha Sümela tarihinin merkezine girmektedir:

1732 — Theodoulos.

1860 — Nikodemos Myridis.

Fakat 19. yüzyıl Sümela tarihini yalnız yeni binalar nedeniyle önemli kılmaz.

Aynı yüzyılda manastırın kütüphanesinde dünya edebiyat tarihi açısından olağanüstü bir keşif yapılacaktır.

21 Mayıs 1868’de Sümela’da bir elyazması bulunur.

Adı:

Digenis Akritas.

Ve o elyazmasının sonraki yolculuğu neredeyse Sümela’nın kendisi kadar maceralı olacaktır.

Bir Dağ Manastırından Kültür Merkezine

1860, Nikodemos Myridis, Sümela Kütüphanesi ve Digenis Akritas

  1. yüzyıla gelindiğinde Sümela artık yalnız geçmişin mirasıyla yaşayan eski bir manastır değildi.

Tam tersine, tarihinin en hareketli dönemlerinden birini yaşıyordu.

Pontos’tan, Kapadokya’dan, Küçük Asya’nın başka bölgelerinden, Rusya’dan ve Moldovlahia’dan hacılar geliyordu.[4] Manastırın binaları yenileniyor, yeni yapılar ekleniyor, kütüphanesi kullanılıyor, eski elyazmaları korunuyor ve Sümela giderek daha büyük bir hac, konaklama ve kültür merkezine dönüşüyordu.

Bugün Sümela’ya uzaktan bakıldığında kayalığın önünde yükselen çok katlı büyük yapı, insanda bütün kompleksin Ortaçağ’dan beri aynı biçimde orada durduğu izlenimini yaratabilir.

Oysa Sümela’nın bugünkü siluetinin önemli bir bölümü 19. yüzyıldaki büyük inşa faaliyetlerinin ürünüdür.[4][9]

Ve bu büyük dönüşümün merkezinde bizim için artık tanıdık bir yer adı yeniden belirir:

Livera.


1860: Kayalığın önünde yeni bir Sümela yükseliyor

Hrisanthos’un verdiği bilgiye göre 1860 yılında Sümela’nın büyük yeni yapı hamlesinin temel taşı konuldu.[4]

Bu dönem, manastırın yalnız birkaç hücresinin onarılmasından ibaret değildi.

Vadinin üzerine doğru yükselen çok katlı büyük konaklama ve manastır yapıları Sümela’nın fiziksel görünüşünü önemli ölçüde değiştirdi.

Eski kaya kilisesinin, kutsal mağaranın ve Ortaçağ yapı çekirdeğinin çevresinde artık çok daha büyük bir kompleks oluşuyordu.

Manastırda:

keşiş hücreleri,

misafirhaneler,

mutfak,

kütüphane,

öğrenci ve eğitim mekânları,

depolar,

su sistemi

ve ziyaretçilere hizmet eden başka bölümler bulunuyordu.[4][9]

Sümela artık yalnız birkaç keşişin inzivaya çekildiği dağ manastırı değildi.

Binlerce insanın ziyaret ettiği büyük bir kurumun fiziksel altyapısı oluşmuştu.

Ve 1860’taki bu büyük yapı faaliyetinin ekonomik-idarî merkezindeki kişi:

Liveralı hieromonk Nikodemos Myridis’ti.[4]


Sümela’nın “başlıca motoru”: Nikodemos Myridis

Nikodemos Myridis manastırın oikonomosu idi.

Bu terimi bugünkü anlamıyla yalnız “muhasebeci” diye çevirmek doğru olmaz.

Oikonomos, büyük bir manastırın ekonomik ve idarî işlerinin yürütülmesinden sorumlu önemli görevlilerinden biridir.

Gelirlerin yönetimi,

harcamalar,

mülkler,

inşaat işleri,

tedarik,

bağışlar

ve kurumun günlük ekonomik düzeni onun görev alanıyla bağlantılıdır.

Hrisanthos, Nikodemos Myridis’in Sümela’daki rolünü anlatırken son derece güçlü bir ifade kullanır:

κύριος μοχλός — kyrios mochlos.

Kelime kelime düşünüldüğünde “ana kaldıraç” anlamına gelir.

Türkçede bunu:

“başlıca motor”,
“asıl itici güç”

diye karşılamak daha anlamlıdır.[4]

Yani Hrisanthos’un çizdiği tabloda Nikodemos Myridis sıradan bir görevli değildir.

Uzun yıllar boyunca Sümela’nın işleyişini ve gelişimini taşıyan temel kişilerden biridir.

Ve Liveralıdır.


Livera ile Sümela arasında artık dört yüz yıllık bir hat görüyoruz

Burada biraz durmak gerekiyor.

Çünkü çalışmanın başında 1364 chrysobullasında Λουβερά / Livera adını gördüğümüzde bunun ne kadar önemli olduğunu söylemiştik.[1]

Sonra 1732’ye geldik.

Sümela fresklerinin yenilenmesinin masraflarını karşılayan kişi:

Liveralı hieromonk Theodoulos idi.[2][4]

Şimdi 1860’tayız.

Bu kez büyük yapı faaliyetinin idarî-ekonomik merkezinde:

Liveralı hieromonk Nikodemos Myridis vardır.[4]

Dolayısıyla artık elimizde birbirinden yüzyıllarca uzak üç ayrı tarihsel kayıt bulunmaktadır:

1364 — Livera, Sümela’nın ekonomik ve hukukî coğrafyasında.

1732 — Liveralı Theodoulos, fresk yenilemesinin finansörü.

1860 — Liveralı Nikodemos Myridis, büyük yapı hamlesinin oikonomosu ve manastırın “başlıca motoru”.

Bu üç kayıt Sümela ile Livera arasındaki ilişkiyi rastlantısal olmaktan çıkarır.

Aralarında yaklaşık beş yüzyıla yayılan bir tarih vardır.

Bu nedenle Livera tarihi yazılırken Sümela dışarıdaki bir komşu manastır gibi ele alınamaz.

Sümela aynı zamanda Livera tarihinin bir parçasıdır.


Ama Sümela’nın hazinesi yalnız taş değildi

  1. yüzyılda manastır büyürken başka bir hazinenin de varlığı giderek daha fazla dikkat çekmeye başladı.

Kütüphane.

Sümela önemli bir elyazması koleksiyonuna sahipti.[4][11]

Bu ayrıntı manastırın tarihindeki başka bir boyutu gösteriyor.

Sümela yalnız:

dua edilen,

hac yapılan,

mucize anlatılarının yaşadığı,

arazi ve köy yöneten

bir kurum değildi.

Aynı zamanda metinlerin saklandığı bir bilgi merkeziydi.

Manastır kütüphanelerinin Ortaçağ ve erken modern çağ kültürü açısından önemini bugün anlamak bazen zor olabiliyor.

Matbaanın yaygın olmadığı dönemlerde bir metnin yaşayabilmesi için birilerinin onu kopyalaması, saklaması ve sonraki kuşaklara aktarması gerekiyordu.

Manastırlar bu zincirin temel kurumlarından biriydi.

İnciller,

ayin kitapları,

aziz yaşamları,

teolojik eserler,

tarih metinleri

ve bazen dinî olmayan edebî metinler de bu kütüphanelerde korunabiliyordu.

Sümela’nın kütüphanesinin ne kadar önemli olduğunu göstermek için tek bir örnek yeterlidir.

Çünkü burada bulunan bir elyazması daha sonra Bizans ve Ortaçağ Helence edebiyatının en önemli metinlerinden birinin modern dünyaya yeniden kazandırılmasında temel rol oynayacaktır.


21 Mayıs 1868

Tarih elimizde:

21 Mayıs 1868.[4][12]

O gün Trabzon’daki Frontistirion’da öğretmenlik yapan Pontoslu bilgin Savvas Ioannides, Sümela Manastırı’nı ziyaret eder.[4][12]

Manastırdaki keşişlerden biri ona eski bir elyazması verir.

Belki o anda ellerinde tuttukları metnin dünya edebiyat tarihi açısından ne kadar önemli olduğunu tam olarak bilmiyorlardı.

Elyazması:

Digenis Akritas

destanının bir nüshasıydı.[12]

Bugün bilimsel literatürde bu nüsha çoğunlukla:

T — Trebizond

yani Trabzon nüshası olarak anılır.[12][13]

Ve onun modern hikâyesi Sümela’da başlar.


Digenis Akritas kim?

Burada Sümela hikâyesinden kısa süreliğine çıkıp Digenis Akritas’ı tanımamız gerekiyor.

Çünkü sıradan bir elyazmasından söz etmiyoruz.

Digenis Akritas, Bizans dünyasının en önemli kahramanlık anlatılarından biridir.[12][13]

Eserin merkezindeki kahramanın adı:

Basileios Digenis Akritastır.

“Digenis” sözcüğü kabaca:

“iki soydan gelen”

anlamını taşır.

Kahramanın babası Müslüman/Arap bir emir, annesi ise Hristiyan-Romaioi dünyasından bir kadındır.

Dolayısıyla Digenis iki kültürel dünyanın çocuğudur.

“Akritas” ise Bizans dünyasının sınır bölgeleriyle bağlantılı askerî-sosyal çevreyi ifade eder.

Akrites, sınır insanlarıdır.

İmparatorluğun merkezinden uzakta, özellikle doğu sınır bölgelerinde yaşayan ve savaşan kişiler.

Digenis’in dünyası da tam olarak bu sınır dünyasıdır:

Anadolu,

Fırat çevresi,

dağlar,

sınır kaleleri,

Arap-Bizans karşılaşmaları,

kaçırmalar,

evlilikler,

düellolar,

aşk,

savaş

ve kahramanlık.

Bu nedenle Digenis Akritas yalnızca bir kahramanlık destanı değildir.

Bizans ile Doğu arasındaki sınır dünyasının kültürel hafızasını taşır.[12][13]


Ve bu metin neden Sümela’da bulunuyordu?

İşte en güzel sorulardan biri bu.

Bir dağ manastırının kütüphanesinde neden Digenis Akritas gibi bir kahramanlık anlatısının elyazması bulunuyordu?

Kesin cevabı bilmiyoruz.

Fakat varlığı bile Sümela kütüphanesine yalnızca “dinî kitapların bulunduğu manastır kitaplığı” gözüyle bakamayacağımızı gösterir.

Sümela’nın kütüphanesi daha geniş bir yazılı kültür dünyasının parçasıydı.

Ve 1868’de yapılan keşif sayesinde bu dünyanın küçük bir bölümü bir anda gün ışığına çıktı.


Sümela’dan Paris’e

Savvas Ioannides’in eline geçen Digenis elyazmasının hikâyesi burada bitmedi.

Metin Avrupa’daki bilim çevrelerine ulaştı.

1875 yılında Paris’te:

Konstantinos Sathas ve Émile Legrand

tarafından yayımlandı.[12]

Kitabın başlığı da doğrudan elyazmasının Trabzon kökenini vurguluyordu:

Les exploits de Digénis Akritas d’après le manuscrit unique de Trébizonde.

Yani yaklaşık olarak:

“Trabzon’un eşsiz elyazmasına göre Digenis Akritas’ın kahramanlıkları.”[12]

Böylece 1868’de Sümela’daki bir keşişin Savvas Ioannides’e verdiği kodeks, yalnız birkaç yıl içinde Paris’te bilim dünyasının önüne çıkmış oldu.

Ioannides de daha sonra, 1887 yılında İstanbul’da metnin yeni bir baskısını yayımladı.[4][13]

Elyazması daha sonra İstanbul Rum Filoloji Cemiyeti kütüphanesine geçti.[4][13]

Bundan sonrası ise biraz sisli.


Bir elyazması yeniden kayboluyor

Digenis Akritas’ın Sümela/Trabzon nüshasının modern tarihindeki en tuhaf taraf şudur:

Metin keşfedildi.

Yayımlandı.

Bilim dünyasına tanıtıldı.

Ama özgün elyazmasının kendisinin sonraki izi belirsizleşti.

John Mavrogordato ve sonraki araştırmacılar kodeksi uzun süre kayıp kabul ettiler.[13]

Anthony Bryer ise 1923 sonrasında Sümela ve bölgedeki başka manastırlardan gelen çok sayıda elyazmasının Ankara’daki koleksiyonlara geçtiğini hatırlatarak Digenis nüshasının da Türkiye’de bir koleksiyonda bulunabileceği ihtimalini açık bırakmıştır.[8][13]

Fakat burada da bizim yöntemimiz değişmeyecek.

İhtimali gerçeğe dönüştürmeyeceğiz.

Bugün:

“Digenis Akritas’ın Sümela nüshası Ankara’da şu kütüphanededir”

diyebilmemiz için doğrudan katalog numarasına ve fiziksel kayda ihtiyacımız vardır.

Şu anda bunu kesin olarak söyleyemiyoruz.

Dolayısıyla elyazmasının bugünkü yeri, Sümela araştırmasının hâlâ açık dosyalarından biridir.


Fakat Sümela elyazmalarının bir bölümü gerçekten Ankara’da

Digenis nüshasının kendisinin yeri belirsiz olsa da Sümela kütüphanesinin dağılmış koleksiyonundan bazı eserlerin bugün Ankara’da izlenebildiği görülüyor.[11][14]

Modern elyazması katalog sistemi Pinakes, eski Sümela kayıtlarıyla bugün Türkiye’deki bazı koleksiyonları eşleştirmektedir.[14]

Örneğin:

Ankara Millî Kütüphane, gr. 16

numaralı elyazması, eski Sümela kataloğundaki:

55 numaralı kodeks

ile ilişkilendirilmektedir.[11][14]

Bu tek örnek bile bize Sümela kütüphanesinin 1923 sonrasındaki dağılma sürecinin tamamen izsiz olmadığını gösteriyor.

Eski katalogları bugünkü koleksiyonlarla karşılaştırarak bazı kitapların yolculuğunu yeniden kurmak mümkün olabilir.

Bu da önümüzde ayrı bir araştırma alanı açıyor:

Sümela’nın kayıp kütüphanesini yeniden kurmak.


Papadopoulos-Kerameus Sümela raflarını kayda geçiriyor

Bu araştırmayı mümkün kılan en önemli isimlerden biri Athanasios Papadopoulos-Kerameustur.

Papadopoulos-Kerameus 19. yüzyılın sonunda Sümela’daki elyazmalarını inceleyip katalogladı.[11]

Çalışmasının temel başlığı:

Κατάλογος τῶν ἐν τῇ ἱερᾷ μονῇ τοῦ Σουμελᾶ χειρογράφων

yani:

“Sümela Kutsal Manastırı’ndaki Elyazmalarının Kataloğu”

olarak çevrilebilir.[11]

Kataloğun 1898’de yayımlanan biçiminde 84 elyazması tanımlanır.

1912’deki daha sonraki yayında iki kayıt daha eklenerek sayı 86’ya çıkar.[11][14]

Fakat bu sayı Sümela’nın bütün tarihsel kütüphanesinin yalnızca 86 kitaptan oluştuğu anlamına gelmez.

Modern katalog araştırmaları koleksiyonun gerçekte daha büyük olduğunu gösteriyor.[14]

Bu 84–86 sayı, belirli bir dönemde kataloglanabilen ve tanımlanan elyazmalarını ifade eder.

Yani bugün elimizde bir başlangıç envanteri vardır.

Ve bu başlangıç envanteri sayesinde kayıp bir kütüphanenin izlerini sürebiliyoruz.


Bir manastırın gerçek zenginliği

Burada Sümela’nın “zenginliği” kavramına yeniden dönmek gerekiyor.

1364 chrysobullasını okurken zenginlik:

arazi,

köy,

değirmen,

ev,

vergi geliri,

paroikos

olarak karşımıza çıkmıştı.[1]

  1. ve 19. yüzyılda ise:

bağışlar,

freskler,

yeni yapılar,

kutsal eşyalar

eklenmişti.[4]

Şimdi başka bir sermaye görüyoruz:

bilgi.

Bir elyazması kütüphanesi.

Yüzyıllarca korunmuş metinler.

Kopyalar.

İnciller.

Litürjik kitaplar.

Tarih ve edebiyat eserleri.

Ve bunların arasında Digenis Akritas gibi olağanüstü bir metin.

Dolayısıyla Sümela’nın tarihini yalnız taş mimari üzerinden okumak onun en değerli katmanlarından birini kaybetmek demektir.


1860 ile 1868 arasında başka bir Sümela görüyoruz

Bu iki tarihi yan yana koymak bana özellikle anlamlı geliyor:

1860: Büyük yapı hamlesi.

1868: Digenis Akritas’ın keşfi.

Birinde Sümela fiziksel olarak büyüyor.

Diğerinde yüzyıllardır raflarında saklanan bir metin dünya bilim ve edebiyat çevrelerine çıkıyor.

Ve aynı dönemde manastırın ekonomik-idarî hayatında Liveralı Nikodemos Myridis bulunuyor.[4]

Bu bize 19. yüzyıl Sümela’sını eski ihtişamının son kalıntılarıyla yaşayan çökmüş bir kurum olarak değil, yenilenen, üreten, ziyaret edilen ve araştırmacıların dikkatini çeken canlı bir merkez olarak gösteriyor.


Sümela artık Avrupa’nın da dikkatindeydi

  1. yüzyılda Sümela’ya yalnız hacılar gelmiyordu.

Gezginler,

tarihçiler,

filologlar,

arkeoloji ve Bizans tarihiyle ilgilenen araştırmacılar

da manastırı ziyaret etmeye başlamıştı.[4][8]

Eski chrysobullalar incelendi.

Kitabeler kopyalandı.

Freskler tarif edildi.

Elyazmaları kataloglandı.

Fotoğraflar çekildi.

Sümela giderek yalnız Pontos’un kutsal merkezi değil, uluslararası bilim dünyasının da araştırma nesnesi haline geldi.

Bunun olumlu bir tarafı vardı:

Belgeler ve eserler kayda geçirildi.

Fakat başka bir tarafı da vardı.

  1. ve 20. yüzyıllarda Anadolu ve Pontos’taki pek çok manastır kütüphanesinin eserleri yerlerinden çıkarıldı, satıldı, götürüldü veya dağıldı.

Sümela da bu büyük kültürel dolaşımın dışında kalmadı.

Bugün farklı ülkelerdeki kütüphanelerde Sümela kökenli bir elyazmasıyla karşılaşmamızın nedenlerinden biri budur.


Ve sonra 20. yüzyıl geldi

  1. yüzyılın sonunda Sümela’ya bakarsak karşımızda büyük bir manastır görüyoruz.

Yapıları yenilenmiş.

Kütüphanesi var.

Hacılar geliyor.

Kutsal eşyaları korunuyor.

Eski imparatorluk belgeleri hâlâ arşivinde.

Liveralı din adamları yönetiminde ve yenilemelerinde rol alıyor.

Digenis Akritas gibi bir eser kütüphanesinden çıkıp dünya bilim çevrelerine ulaşıyor.

Hiçbir şey, yalnız birkaç on yıl sonra bütün bu düzenin sona ereceğini düşündürmüyor.

Fakat 20. yüzyılın ilk çeyreği Pontos için olduğu gibi Sümela için de büyük kopuşun dönemi olacaktır.

Savaşlar başlayacaktır.

Rus ordusu Trabzon’a gelecektir.

Osmanlı İmparatorluğu çökecektir.

Pontos’un Hristiyan nüfusunun varlığı ölümcül bir tarihsel kırılmaya uğrayacaktır.

Ve sonunda 1923 gelecektir.

Sümela’nın yüzyıllardır kesintilerle de olsa sürdürülen manastır yaşamı sona erecektir.

Keşişler gitmeden önce ise çok önemli bir karar vereceklerdir.

Yanlarında götüremeyecekleri üç kutsal emaneti manastırda bırakmayacaklar.

Onları Sümela’ya yakın Aziz Barbara metochionunda gizleyeceklerdir:

Panagia Sümela ikonası,
III. Manuel’in 1390 tarihli Kutsal Haçı,
Aziz Christophoros İncili.
[4]

Bu üç eşya sekiz yıl boyunca toprağın altında kalacaktır.

Sonra, 1931 yılında, Pontos’tan ayrılmış bir Sümela keşişi geri gelecektir.

Adı:

Ambrosios Soumeliotis.

Ve yanında Türkiye ile Yunanistan hükümetlerinin verdiği özel bir izin olacaktır.

Sümela tarihinin belki de en dramatik bölümlerinden biri burada başlıyor.

1923: Manastır Susturuldu, Hafıza Toprağa Gömüldü

Sümela’nın Terk Edilişi ve 1931’de Emanetlerin Geri Alınması

Sümela’nın tarihinde hükümdarlar değişmişti.

Trabzon İmparatorluğu yıkılmış, Osmanlı egemenliği başlamıştı.

Sultanlar geçmiş, imparatorluklar sona ermiş, savaşlar yaşanmıştı.

Ama manastır yaşamaya devam etmişti.

Yüzyıllar boyunca.

Ta ki 1923’e kadar.

O yıl Sümela’nın tarihinde daha önce yaşanan hiçbir siyasal değişime benzemeyen bir kopuş gerçekleşti.

Çünkü bu kez yalnız yönetim değişmedi.

Sümela’yı yaşatan insanlar bölgeden ayrılmak zorunda kaldılar.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi sürecinde Pontos’un Ortodoks Hristiyan nüfusunun bölgeden çıkarılmasıyla Sümela’nın yüzyıllardır süren manastır hayatı sona erdi.[4][10]

1923’e kadar keşişlerin yaşadığı,

hacıların geldiği,

kandillerin yandığı,

ayinlerin yapıldığı,

kütüphanenin kullanıldığı,

kutsal suyun aktığı

Sümela artık boş kalacaktı.

Bu yalnız bir binanın terk edilmesi değildi.

Bir toplumsal dünyanın mekânından koparılmasıydı.


Bir manastır insanlar gidince ne olur?

Sümela’nın hikâyesi bize bu sorunun cevabını oldukça sert biçimde verir.

Hrisanthos, 1923 sonrasındaki durumu anlatırken artık önceki bölümlerdeki tarihçi soğukkanlılığından uzaklaşır.

Manastır binalarının yağmalandığını,

çatı malzemelerinin ve kiremitlerin söküldüğünü,

hazine bulunduğu düşüncesiyle döşemelerin kırıldığını,

eşyaların dağıldığını

ve kütüphane malzemesinin farklı yerlere sürüklendiğini aktarır.[4]

Sümela’nın elyazmalarının bir bölümünün sonraki yıllarda Ankara koleksiyonlarında karşımıza çıkması da bu büyük dağılmanın izlerinden biridir.[11][14]

Fakat burada da dikkatli olmalıyız.

1923 sonrasında Sümela’da yaşanan tahribatın her ayrıntısını yalnız tek bir kaynağın anlatısına dayanarak genelleştirmeyeceğiz.

Hrisanthos’un tanıklığını erken fotoğraflarla, sonraki araştırmacıların gözlemleriyle ve resmî kayıtlarla karşılaştırmak gerekiyor.[4][8][9]

Yine de tartışılmaz olan bir şey vardır:

1923’ten sonra manastır artık yaşayan bir manastır değildir.[10]


Gitmeden önce

Keşişler, Sümela’dan ayrılacaklarını anladıklarında manastırdaki her şeyi yanlarına alamazlardı.

Yüzyıllar içinde biriken:

kitaplar,

belgeler,

ikonalar,

ayin eşyaları,

kutsal emanetler,

gümüş ve değerli metal eserler

vardı.

Bunların hepsini güvenli biçimde taşımak mümkün değildi.

Fakat üç eşya diğerlerinden farklıydı.

Çünkü bunlar Sümela’nın yalnız maddi hazineleri değil, manastırın kutsal kimliğinin merkezindeki üç emanetti.

Keşişler onları geride bırakmak istemediler.

Ama yanlarında da götüremediler.

Çözüm:

gizlemekti.


Üç emanet

Sümela’dan ayrılmadan önce gizlenen üç büyük kutsal eşya şunlardı:[4]

Panagia Sümela ikonası

Manastır geleneğine göre Aziz Luka tarafından yapılmış olduğuna inanılan ve Barnabas ile Sophronios’un kuruluş efsanesinin merkezinde bulunan Meryem ikonası.

Yani Sümela’nın bütün kutsal kuruluş anlatısının başlangıç noktası.[4][7]

III. Manuel’in Kutsal Haçı

Trabzon İmparatoru III. Manuel Megas Komnenos’un 1390 yılında Sümela’ya armağan ettiği değerli haç.[4]

İçinde İsa’nın çarmıhına ait olduğuna inanılan bir ahşap parçanın da bulunduğu kabul ediliyordu.

Yaklaşık beş yüz yıldır Sümela’da korunuyordu.

Aziz Christophoros İncili

Manastırın yeniden kuruluş geleneklerinde önemli yere sahip Aziz Christophoros’a bağlanan İncil.

Yüzyıllar boyunca Sümela’nın başlıca kutsal eşyalarından biri olmuştu.[4]

İşte bu üç eşya:

ikona,
haç,
İncil

Sümela’dan çıkarılmadı.

Ama ana manastırda da bırakılmadı.


Aziz Barbara

Sümela’nın yaklaşık yarım saat uzağında manastıra bağlı küçük bir yapı bulunuyordu:

Aziz Barbara metochionu.[4]

Metochion, büyük bir manastıra bağlı daha küçük kilise, manastır veya ekonomik-dinî merkez anlamına gelir.

Aziz Barbara yüzyıllardır Sümela’nın bağlı yapılarından biriydi.

1923’te ise bambaşka bir işlev üstlendi.

Üç kutsal emanet buraya götürüldü.

Ve:

toprağa gömüldü.[4]

Böylece Sümela’nın en değerli üç kutsal objesi, manastırın boşaltılmasından sonra bulunmamaları umuduyla gizlendi.

Bu sahnenin sembolik ağırlığı çok büyük.

Yüzyıllarca imparatorların koruduğu,

chrysobullalarla güvence altına alınan,

sultanların döneminden geçen

bir manastırın kutsal hafızası artık bir devlet belgesinin değil,

toprağın korumasına bırakılıyordu.


Sırrı bilenler

Yıllar geçti.

Sümela boş kaldı.

Pontos’tan ayrılan keşişler ve mülteciler Yunanistan’da yeni bir hayata başlamaya çalışıyorlardı.

Ama Aziz Barbara’daki emanetlerin yeri unutulmamıştı.

Hrisanthos’un anlatısına göre eski Sümela keşişlerinden Ieremias, gizli yerin bilgisini Hrisanthos’a ulaştırdı.[4]

Bu bilgi çok önemliydi.

Çünkü emanetlerin nerede olduğunu bilen insanların sayısı giderek azalabilirdi.

Bir gün bilgi tamamen kaybolursa:

ikona,

haç

ve İncil de sonsuza kadar kaybolacaktı.

Bunun üzerine onları geri almak için diplomatik bir girişim başladı.


Atina ile Ankara arasında Sümela

Burada Sümela’nın hikâyesi yeniden siyasetle kesişir.

Ama bu kez karşımızda:

III. Alexios ile keşiş Galaktion değil,

Osmanlı sultanları da değil,

Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan hükümeti vardır.

Yunanistan tarafı emanetlerin çıkarılması için Türkiye’den izin ister.[4][10]

Dönemin iki önemli siyasal ismi de bu anlatının içine girer:

Eleftherios Venizelos

ve

İsmet İnönü.[10][15]

Türkiye Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bugünkü Sümela tarihçesi de Venizelos ile İsmet İnönü arasındaki temasın ardından 1931 yılında Sümela ikonası ve kutsal eşyaların bulunduğu yerden çıkarılmasına izin verildiğini aktarır.[10]

Burada oldukça sıra dışı bir durum vardır.

1923’te bölgeden ayrılmış bir Ortodoks keşiş,

sekiz yıl sonra,

iki devlet arasındaki resmî izin sayesinde,

eski manastırına dönerek gömülü kutsal eşyaları çıkaracaktır.

Bu keşişin adı:

Ambrosios Soumeliotis

idi.[4][15]


1931: Ambrosios geri dönüyor

Ambrosios Sümela’nın eski keşişlerindendi.

1931 yılında Türkiye’ye geldi.[4][10][15]

Trabzon’a ulaştı.

Maçka’ya geçti.

Ve bir zamanlar yaşadığı Sümela çevresine yeniden çıktı.

Ama gittiği yer doğrudan ana manastır değildi.

Hedefi:

Aziz Barbara metochionuydu.

Orada yıllar önce toprağa gömülmüş üç emaneti aradı.

Gizli yer bulundu.

Toprak açıldı.

Ve yaklaşık sekiz yıl önce gömülen eşyalar yeniden gün ışığına çıkarıldı.[4][15]

Panagia Sümela ikonası…

III. Manuel’in haçı…

Aziz Christophoros İncili…

Sümela’nın kutsal hafızasının üç ana objesi kurtarılmıştı.


Fakat sekiz yıl toprak altında kalmanın bir bedeli vardı

Eşyaların hepsi aynı durumda değildi.

En ağır zarar Christophoros İncili’nde görülür.

İncil’in parşömen yaprakları, yıllarca toprağın altında ve nemli ortamda kalması nedeniyle büyük ölçüde, muhtemelen tamamen çürümüştü.[4]

Hrisanthos’un görebildiği ve tarif ettiği şey esas olarak:

ahşap kapaklar,

kadife parçaları,

metal bezemeler

ve sanatsal cilt unsurlarıydı.[4]

Dolayısıyla bugün “Christophoros İncili” denildiğinde çok önemli bir ayrım yapmalıyız:

Elyazması metnin kendisi ile günümüze ulaşabilen sanat eseri niteliğindeki cilt aynı şey değildir.

Metnin büyük bölümü kaybolmuştur.

Cildin ise önemli parçaları korunmuştur.[4]

Bu küçük ayrıntı aslında 1923 kopuşunun kültürel bedelini tek bir nesne üzerinden anlatmaya yeter.

Bir kitap kurtarılmıştı.

Ama içindeki yazı kurtarılamamıştı.


Panagia Sümela ikonası ne durumdaydı?

İkona da sağlam ve kusursuz değildi.

Hrisanthos onu fiziksel olarak inceleyebildi.[4]

Yaklaşık:

30 × 25 santimetre

ölçülerinde küçük bir ahşap ikondu.

Hodegetria tipindeydi; yani Meryem çocuk İsa’yı taşırken onu işaret eden klasik Bizans ikonografik düzenine sahipti.[4]

Fakat resim çok ağır hasar görmüştü.

Meryem ile çocuk İsa’nın çizgileri güçlükle seçilebiliyordu.[4]

Burada çok önemli bir başka tarih ayrımı vardır.

Hrisanthos, ikonanın bazı metal unsurlarını Ortaçağ’a yaklaştırır; fakat ahşap üzerindeki asıl resmin kesin tarihini belirleyemez.[4]

Dolayısıyla:

“Bugün elimizdeki resim Aziz Luka’nın yaptığı 1. yüzyıl ikonasıdır”

demek tarihsel olarak mümkün değildir.

Aziz Luka bağlantısı:

Sümela’nın kutsal geleneğidir.

İkonanın fiziksel tarihi ise ayrı bir sanat tarihi problemidir.

Biz bu iki şeyi yine birbirine karıştırmayacağız.


1700 yılı da ikonanın üzerinde

İkonanın tarihindeki başka bir tabaka çok daha nettir.

Onu çevreleyen gösterişli gümüş-yaldızlı dış mahfaza:

1700 tarihlidir.[4]

Bu mahfazanın üzerinde:

Davud,

İşaya,

Musa,

Harun,

melekler,

değerli taşlar

ve inciler bulunuyordu.[4]

Dolayısıyla Panagia Sümela ikonası aslında tek bir döneme ait tek parça bir nesne değildir.

Üzerinde farklı yüzyılların izleri vardır.

Kutsal gelenekte Aziz Luka’ya uzanan bir başlangıç,

tarihi kesin olmayan eski ahşap ikon,

Ortaçağ’a ait olabilecek metal unsurlar

ve 1700 tarihli dış mahfaza.

Sümela’nın kendisi gibi ikon da katmanlı bir tarih nesnesidir.


III. Manuel’in haçı ise imparatorluğu yanında taşıyordu

1931’de Aziz Barbara’dan çıkarılan üçüncü büyük eser, III. Manuel’in haçıydı.

Yaklaşık:

22,5 × 8 santimetre

ölçülerindeydi.[4]

Mine,

değerli taş,

inci

ve mercanlarla süslenmişti.[4]

İçinde çeşitli relikler ve Kutsal Haç’tan olduğuna inanılan ahşap bir parça bulunuyordu.

Ama bizim için en önemli ayrıntı üzerindeki kitabedir.

Çünkü kitabe haçı:

1390

yılına bağlar.[4]

Böylece 1931’de toprağın altından çıkarılan nesne yalnız bir dinî emanet değildi.

Trabzon İmparatorluğu’nun son yüzyılından doğrudan günümüze ulaşan maddi bir tarih belgesiydi.

III. Manuel’in Sümela’ya bağışladığı haç,

Trabzon İmparatorluğu’nu,

Osmanlı dönemini,

1923 kopuşunu

ve Cumhuriyet dönemini

aynı fiziksel nesne üzerinde birbirine bağlıyordu.


Emanetler Yunanistan’a gidiyor

Ambrosios emanetleri çıkardıktan sonra onları Yunanistan’a götürdü.[4][10][15]

Fakat burada kaynaklarımız arasında çözülmemiş küçük fakat önemli bir sorun var.

Hrisanthos, 1933 yılında yazdığı eserinde kutsal eşyaların Ekümenik Patrikhane’nin kararıyla geçici olarak Atina Bizans Müzesi’nde korunduğunu ve müzenin müdürü Georgios Sotiriou tarafından incelendiğini belirtir.[4]

Buna karşılık günümüz Türkiye Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Panagia Soumela kurumunun tarihçeleri emanetlerin Benaki Müzesi’ne götürüldüğünü aktarır.[10][15]

Hangisi doğru?

Şimdilik kesin bir hüküm vermiyoruz.

İki olasılık vardır:

Eşyalar önce Bizans Müzesi’nde, daha sonra Benaki Müzesi’nde bulunmuş olabilir.

Ya da sonraki anlatılarda müze adları birbirine karışmış olabilir.

Bu soruyu çözmek için Atina’daki müzelerin 1931–1952 giriş ve envanter kayıtlarının kontrol edilmesi gerekir.[4][15]

Bu ayrıntı küçük görünebilir.

Ama bizim çalışmamız açısından önemlidir.

Çünkü Sümela’nın tarihini anlatırken “herkes böyle yazıyor” yöntemi yerine belgelerin peşinden gidiyoruz.


Sümela artık iki yerdeydi

1931 sonrasında çok tuhaf bir tarihsel durum ortaya çıktı.

Sümela’nın:

dağı,
kayalığı,
kilisesi,
freskleri,
hücreleri,
suyu

Pontos’ta kaldı.

Ama:

ikona,
III. Manuel’in haçı
ve Sümela’yı yaşatan topluluk

artık Yunanistan’daydı.

Sümela ilk kez fiziksel mekânıyla toplumsal-kutsal hafızası arasında ikiye bölünmüş gibiydi.

Dağ oradaydı.

Ama keşişler yoktu.

Kilise oradaydı.

Ama cemaat yoktu.

İkon başka bir ülkedeydi.

Onu yüzyıllardır ziyaret eden Pontoslular da başka bir ülkedeydi.

İşte Pontos’un 20. yüzyıl tarihindeki kopuşu anlamak için Sümela belki de en güçlü sembollerden biridir.

Çünkü burada göçü yalnız insanlarda görmüyoruz.

Kutsal eşyalar da göç ediyor.

Hafıza da göç ediyor.


Peki bir kutsal mekân taşınabilir mi?

Bu sorunun cevabı 1950’lerde verilecektir.

Pontos’tan Yunanistan’a yerleşen insanlar kaybettikleri Sümela’yı yalnız hatırlamakla yetinmeyeceklerdir.

Yeni bir dağ bulacaklar.

Yeni bir kutsal merkez kuracaklar.

Ve 1931’de topraktan çıkarılan Panagia Sümela ikonası oraya taşınacaktır.

Yer:

Makedonya’daki Vermio Dağı.

Kastania köyü yakınları.

Orada yeni bir Panagia Soumela doğacaktır.[15]

Ama yeni Sümela eskisinin kopyası olmayacaktır.

Çünkü artık onun işlevi yalnız bir manastır olmak değildir.

Pontos’tan koparılmış bir halkın kolektif hafıza merkezine dönüşecektir.

Ve 15 Ağustos 1952’de ikon yeniden halkın karşısına çıktığında, önünde toplanan insanların büyük bölümü artık Mela Dağı’na dönemeyen Pontoslulardır.

Sümela’nın tarihinde yeni bir dönem başlar:

Pontos’taki Sümela’dan diasporadaki Sümela’ya.

Bir Manastır Göç Edebilir mi?

Vermio’da Yeni Sümela ve Pontos Hafızasının Yeniden Kuruluşu

1931’de Ambrosios Soumeliotis, Aziz Barbara metochionunda toprağa gömülü üç kutsal emaneti çıkardığında Sümela’nın hikâyesi sona ermedi.

Ama artık aynı yerde devam etmeyecekti.

Panagia Sümela ikonası,

III. Manuel’in 1390 tarihli haçı

ve Christophoros İncili’nden geriye kalanlar

Yunanistan’a götürülmüştü.[4][10][15]

Buna karşılık Mela Dağı,

kaya kilisesi,

freskler,

hücreler,

ayazma

ve yüzyılların taş yapıları Pontos’ta kalmıştı.

Bir kutsal mekân ikiye bölünmüştü.

Mekân Pontos’ta, onu yaşatan topluluk ve kutsal emanetler Yunanistan’daydı.

Bu tarihsel durum Sümela’nın 20. yüzyıldaki hikâyesinin temel sorusunu ortaya çıkardı:

Bir manastır, dağından koparıldığında yaşamaya devam edebilir mi?

Pontoslular bu soruya yaklaşık otuz yıl sonra cevap vereceklerdi.


Yeni bir dağ aranıyor

1923’ten sonra Yunanistan’a yerleşen Pontoslu Ortodoks topluluklar için Sümela sıradan bir kaybedilmiş yapı değildi.

Sümela:

Meryem ikonasıydı.

15 Ağustos’tu.

Hac yoluydu.

Kemençe sesiydi.

Manastıra çıkarken anlatılan aile hikâyeleriydi.

Mela Dağı’ydı.

Trabzon’du.

Maçka’ydı.

Ve artık ulaşılamayan bir memleketin en güçlü sembollerinden biriydi.[15][16]

Bu nedenle Sümela hafızası Yunanistan’a gelen ilk kuşakla birlikte ortadan kalkmadı.

Tam tersine, yerinden edilme onu daha da güçlü bir simgeye dönüştürdü.

Artık Sümela’ya gitmek mümkün değildi.

Ama Sümela’yı yeniden kurmak mümkündü.


Filon Ktenidis

Bu düşüncenin hayata geçirilmesinde en önemli isimlerden biri Filon Ktenidis — Φίλων Κτενίδης oldu.[15]

Ktenidis sıradan bir din adamı değildi.

1889’da Trabzon’da doğmuş,

çocukluk yıllarının bir bölümünü Kromni’de geçirmiş,

Trabzon Frontistirionunda eğitim görmüş,

doktorluk yapmış,

gazetecilikle uğraşmış

ve Pontos tiyatrosunun önemli yazarlarından biri olmuştu.[15]

Onun kuşağı için Pontos bir tarih kitabının konusu değildi.

Yaşanmış bir vatandı.

Ktenidis’in düşüncesi yalnızca Yunanistan’da yeni bir kilise yaptırmak değildi.

Amaç:

Panagia Sümela’yı yeniden bir toplumsal merkez haline getirmekti.

1951’de bu düşünce somutlaşmaya başladı.[15]


Vermio

Yeni Sümela için seçilen yer Kuzey Yunanistan’da, Veria yakınlarındaki Vermio Dağı oldu.

Kastania köyünün yakınında.

Burası Mela Dağı değildi.

Altındere vadisi yoktu.

Kayalık mağara yoktu.

III. Alexios’un duvarları yoktu.

Ama bir dağ vardı.

Ve o dağa Pontos’tan getirilen bir şey yerleştirilecekti:

Panagia Sümela ikonası.

1951’de yeni kutsal merkezin kuruluş çalışmaları başladı.[15]

Böylece yaklaşık otuz yıldır Pontos’taki tarihsel mekânından koparılmış olan Sümela kültü yeni bir coğrafyada maddi bir merkez kazanmaya başladı.


15 Ağustos 1952

Tarih özellikle seçilmişti.

15 Ağustos 1952.

Ortodoks dünyasında Meryem’in Koimesis’i, yani Theotokos’un Uykuya Dalışı / Meryem’in Göğe Alınışı yortusu.

Sümela’nın yüzyıllardır en önemli hac günü.

Yeni Panagia Soumela kutsal merkezi o gün açıldı.[15]

Ve Panagia Sümela ikonası yeniden Pontoslu kalabalığın karşısına çıktı.

Ama artık Maçka’da değildi.

Vermio’daydı.

Panagia Soumela kurumunun tarihçesi de yeni merkezin açılışını açık biçimde 15 Ağustos 1952 olarak verir.[15]

Bu tarihten sonra her 15 Ağustos’ta binlerce insan Vermio’ya gitmeye başladı.

Yeni Sümela kısa zamanda Yunanistan’daki Pontoslu toplulukların en önemli hac merkezlerinden birine dönüştü.[15]


Ama bu yeni bir manastırdan daha fazlasıydı

Vermio’daki Sümela’yı yalnız dinî açıdan okumak eksik olur.

Çünkü buraya gelenler yalnız dua etmiyordu.

Birbirleriyle buluşuyorlardı.

Ailelerinin geldiği köyleri konuşuyorlardı.

Trabzon’u,

Kromni’yi,

Santa’yı,

Maçka’yı,

Argyroupolis’i,

Samsun’u,

Giresun’u,

Ordu’yu

ve yüzlerce eski yerleşimi yeniden hatırlıyorlardı.

Pontos müziği,

dansları,

dili,

aile hikâyeleri

ve tarih anlatıları burada yeniden dolaşıma giriyordu.[15][16]

Dolayısıyla yeni Sümela giderek yalnız bir Ortodoks hac merkezi değil:

bir diaspora hafıza mekânı

haline geldi.[16]


İkonanın işlevi değişiyor

Pontos’taki Sümela’da ikona manastırın kutsal merkezindeydi.

Vermio’da ise aynı ikona başka bir anlam daha kazandı.

Artık yalnız Meryem’i temsil etmiyordu.

Kaybedilmiş Pontos’u da temsil ediyordu.

İkonaya bakan yaşlı bir Pontoslu için onun arkasında:

Mela Dağı,

eski manastır,

köyler,

ailenin mezarları

ve geride bırakılmış bir hayat vardı.

Bu nedenle 1931’de Ambrosios’un toprağın altından çıkardığı küçük ahşap ikon, 1950’lerden sonra çok daha geniş bir kolektif hafızanın merkezine oturdu.

Bir dinî nesne aynı zamanda:

yerinden edilmenin, kaybın ve süreklilik arzusunun sembolüne dönüştü.


İki Sümela

1952’den sonra artık fiilen iki Sümela vardı.

Pontos’taki Sümela

Tarihsel mekân.

III. Alexios’un chrysobullasının dünyası.

Livera’nın 1364 kaydı.

Kaya kilisesi.

Freskler.

Aziz Barbara.

Manastır kütüphanesi.

Digenis Akritas’ın bulunduğu yer.

Ama artık düzenli manastır yaşamı olmayan bir tarihî yapı.

Vermio’daki Panagia Soumela

Yeni kutsal merkez.

Pontos’tan gelen ikonanın bulunduğu yer.

Pontoslu mültecilerin ve sonraki kuşakların buluşma noktası.

15 Ağustos haclarının yeni merkezi.

Diasporanın hafıza mekânı.[15][16]

Bunlardan biri diğerinin “sahte kopyası” değildir.

İkisi farklı tarihsel gerçekliklerin ürünüdür.

Biri:

toprağın hafızasıdır.

Diğeri:

yerinden edilmiş insanların hafızası.

Ve Sümela’nın 20. yüzyıldaki hikâyesi bu ikisinin arasındaki gerilimde yaşamaya devam edecektir.


Pontos’taki manastırın sessiz yılları

Vermio’daki yeni Sümela giderek büyürken, Maçka’daki tarihsel manastır başka bir kader yaşıyordu.

1923’ten sonra orada düzenli manastır hayatı yeniden kurulmadı.[10]

Eski Sümela artık öncelikle:

tarihî eser,

arkeolojik alan,

ziyaret yeri

ve giderek turistik bir mekân olarak görülmeye başladı.

Hristiyan dünyasının yüzyıllarca yaşayan kutsal merkezi ile Cumhuriyet döneminde biçimlenen “tarihî eser/müze” kimliği arasında büyük bir kopuş vardı.

Bir zamanlar burada her gün dua edilmişti.

Şimdi insanlar gelip freskleri seyrediyor,

fotoğraf çekiyor

ve ayrılıyordu.

Sümela korunması gereken bir kültür varlığı olarak tanınıyordu.

Ama yaşayan ibadet mekânı niteliği büyük ölçüde askıya alınmıştı.


Dünyaya “kültürel miras” olarak sunulan Sümela

  1. yüzyılın sonuna doğru Sümela’nın Türkiye içindeki statüsü giderek kültürel miras ve turizm çerçevesinde yeniden tanımlandı.

Türkiye, Sümela Manastırı’nı:

25 Şubat 2000

tarihinde UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne sundu.[17]

Kayıt numarası:

1397.

Burada önemli bir ayrıntı var.

Sümela bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde değildir.

Türkiye’nin Dünya Mirası adaylığı bakımından hazırladığı Geçici Liste’de bulunmaktadır.[17]

UNESCO kaydı Sümela’yı kayalık yamaca kurulmuş, uzun inşa tarihine sahip büyük bir manastır kompleksi olarak tarif eder.[17]

Fakat UNESCO dosyasının bize gösterdiği başka bir şey daha var:

Sümela artık uluslararası düzeyde de öncelikle:

mimari, tarihî ve kültürel miras

başlıkları altında görünürdür.

Bu elbette önemlidir.

Ama Sümela’nın tarihinin tamamı bundan ibaret değildir.

Çünkü yüzyıllarca orası yalnız “miras” değildi.

Yaşayan bir kutsal mekândı.


Bir soru giderek büyüyordu

Vermio’da her 15 Ağustos’ta binlerce insan Panagia Sümela ikonası önünde dua ederken, asıl Mela Dağı’ndaki manastırda neden ayin yapılamıyordu?

Pontoslu ailelerin çocukları ve torunları Türkiye’ye gelip Sümela’yı ziyaret edebiliyorlardı.

Turistler girebiliyordu.

Fotoğraf çekilebiliyordu.

Ama yüzyıllarca bu mekâna anlam veren Ortodoks litürjisi yapılamıyordu.

Bu durum zamanla yalnız dinî değil, siyasî ve sembolik bir soruya dönüştü.

Sümela:

müze miydi?

manastır mıydı?

kültürel miras mıydı?

kutsal mekân mıydı?

Aslında cevap basitti:

Tarih boyunca bunların hepsi olmuştu.

Fakat modern devlet düzeni bu kimlikleri aynı anda kabul etmekte zorlanıyordu.


88 yıl sonra

Ve sonra 2010 yılı geldi.

Türkiye hükümeti tarihî Sümela Manastırı’nda yılda bir kez Ortodoks ayini yapılmasına izin verdi.

Tarih yine tesadüf değildi:

15 Ağustos 2010.

Sümela’nın geleneksel büyük yortu günü.

Ekümenik Patrik Bartholomeos’un yönettiği litürjiyle, manastırda yaklaşık 88 yıl sonra yeniden Ortodoks ayini yapıldı.[18]

Bu yalnız bir dinî tören değildi.

1923’te kesilen bir tarihsel sürekliliğin, son derece sınırlı da olsa, aynı mekânda yeniden kurulmasıydı.

Türkiye’nin resmî belgelerinde 15 Ağustos 2010, 2011 ve 2012 tarihlerindeki törenler de kayda geçirilmiştir.

Ve belki de o gün Sümela’nın tarihinde garip bir çember kapandı.

1952’de ikona Pontos’a dönememişti.

Bu yüzden Sümela hafızası Vermio’ya taşınmıştı.

2010’da ise bu kez insanlar:

ikonanın çıktığı dağa

geri döndüler.

Mela Dağı’na.

Fakat Sümela’nın modern tartışması burada bitmeyecekti.

Tam tersine, yeniden başlayacaktı.

Çünkü bundan sonra her 15 Ağustos yaklaştığında Türkiye’de aynı sorular gündeme gelecekti:

Neden bir Ortodoks ayini hâlâ siyasî bir mesele olarak görülüyor?

Neden Sümela’daki ibadet, kültürel mirastan farklı olarak “güvenlik”, “egemenlik” ve hatta zaman zaman “Pontus tehdidi” söylemleriyle tartışılıyor?

Ve daha tuhafı:

Aynı Ortodoks, aynı manastırda 15 Ağustos’ta mı tehlikeli oluyor?

Sümela’nın Ortaçağ tarihinden başladığımız yol bizi sonunda doğrudan bugünün Türkiye’sine getiriyor.

Aynı Ortodoks 15 Ağustos’ta mı Tehlikeli?

Sümela, İbadet, Hafıza ve “Pontus Tehdidi”

Sümela’nın hikâyesine 1364 yılının Aralık ayında başlamıştık.

III. Alexios’un chrysobullasını açmış;

Livera’yı,

kırk paroikosu,

vergileri,

değirmenleri,

köyleri,

savunmayı

ve bir Ortaçağ manastırının arkasındaki büyük toplumsal-ekonomik dünyayı görmüştük.

Sonra daha geriye gittik.

Barnabas ile Sophronios’un kuruluş geleneğine,

386 yılı tartışmasına,

kutsal ikonaya,

Vazelon’a…

Ardından Büyük Komnenoslara,

Osmanlı dönemine,

Liveralı Theodoulos’a,

Nikodemos Myridis’e,

Digenis Akritas’a,

1923’e,

toprağa gömülen kutsal emanetlere,

Ambrosios’un 1931’de geri dönüşüne

ve Vermio’daki yeni Sümela’ya ulaştık.

Şimdi yeniden başladığımız yere, Mela Dağı’na dönüyoruz.

Ama artık soru başka:

21. yüzyıl Türkiye’si Sümela’yı ne olarak görüyor?

Bir müze mi?

Bir manastır mı?

Bir turizm merkezi mi?

Bir Ortodoks kutsal mekânı mı?

Bir Pontos hafıza merkezi mi?

Yoksa hâlâ zaman zaman bir “tehdit” olarak mı?


2010: Seksen sekiz yıl sonra yeniden dua

15 Ağustos 2010’da tarihî Sümela Manastırı’nda yaklaşık 88 yıllık aradan sonra yeniden Ortodoks litürjisi yapıldı.[18]

Türkiye’nin kendi resmî belgeleri de Sümela’da 15 Ağustos 2010, 15 Ağustos 2011 ve 15 Ağustos 2012 tarihlerinde dinsel tören düzenlendiğini kaydeder.[18][19]

Burada tarih özellikle önemlidir:

15 Ağustos.

Ortodoks Kilisesi’nde bu tarih Koimesis tis Theotokou — Θεοτόκου Κοίμησις, yani Meryem’in “Uykuya Dalışı” yortusudur.

Türk basınında çoğu zaman “Meryem Ana’nın Göğe Yükselişi” diye çevrilir; Ortodoks terminolojisinde daha doğru karşılık Theotokos’un Koimesisi/Uykuya Dalışıdır.

Dolayısıyla 15 Ağustos, Sümela için modern dönemde bulunmuş siyasî bir tarih değildir.

Manastır zaten Meryem’e adanmıştır.

15 Ağustos ise Ortodoks dünyasının en eski ve en büyük Meryem yortularından biridir.

Vermio’daki yeni Panagia Soumela’da da büyük hacın merkezindeki tarih budur.


Sonra restorasyon geldi

Sümela’daki ayinler 2010’dan itibaren belirli yıllarda devam etti.

Fakat 2015 yılında kaya düşmesi riski ve geniş kapsamlı restorasyon çalışmaları nedeniyle manastır kapatıldı.[18][20]

Böylece litürjilere de ara verildi.

Bu kesinti dinî yasaktan çok fiziksel güvenlik ve restorasyon süreciyle ilişkiliydi.

Ekümenik Patrikhane de o yıllarda ayinin yapılamamasını restorasyon çalışmalarına bağlıyordu.[20]

Restorasyon sonrasında törenler yeniden başladı.

2020’den itibaren Sümela tekrar belirli günlerde Ortodoks ibadetine açıldı.

2021 ve 2022’de de 15 Ağustos törenleri yapıldı.[18][20] 2022’de Ekümenik Patrikhane, Trabzon Valiliği’nden gerekli iznin alındığını açıkça duyurmuş ve Patrik Bartholomeos’un 15 Ağustos’ta Sümela’da litürjiyi yöneteceğini açıklamıştı.

Buraya kadar mesele oldukça basit görünüyordu:

Sümela Türkiye’ye ait tarihî bir yapıydı.

Devlet restore ediyordu.

Turistler ziyaret ediyordu.

Ve yılda bir gün, gerekli izin alınarak Ortodokslar kendi tarihsel kutsal mekânlarında dua ediyorlardı.

Sonra ilginç bir şey oldu.


2022: Takvim değişiyor

Trabzon’da Osmanlı egemenliğinin başlangıcı uzun yıllar 26 Ekim 1461 tarihinde resmî olarak kutlanıyordu.

Bu tarihin doğruluğu tarihçiler arasında tartışıldı.

Trabzon Valiliği konuyu Türk Tarih Kurumu’na sordu.

Türk Tarih Kurumu’nun 10 Haziran 2022 tarihli değerlendirmesinin ardından Trabzon Valiliği, şehrin Osmanlılar tarafından ele geçiriliş tarihinin 15 Ağustos 1461 olarak kabul edildiğini açıkladı.[21]

1 Temmuz 2022’de Vali İsmail Ustaoğlu bundan böyle resmî “Trabzon’un fethi” kutlamalarının 15 Ağustos’ta yapılacağını duyurdu.[21]

Ve 15 Ağustos 2022’de, Trabzon’un resmî fetih kutlaması ilk kez bu yeni tarihte gerçekleştirildi.[21]

Bu değişikliğin sonucu çok ilginçti.

Çünkü bir anda aynı gün iki ayrı tarihsel hafızanın günü oldu:

15 Ağustos — Ortodokslar için Meryem yortusu ve Sümela’nın geleneksel hac günü.

15 Ağustos — Türkiye’nin yeni resmî kabulüne göre Trabzon’un Osmanlılar tarafından ele geçirilişinin yıldönümü.

Bu iki takvim üst üste bindi.

Ve asıl tartışma bundan sonra başladı.


Tarihlerden hangisi diğerinin üzerine geldi?

Bu noktayı özellikle açık yazmak gerekiyor.

Çünkü daha sonraki tartışmalarda sık sık şu iddia ortaya atıldı:

“Sümela ayini özellikle Trabzon’un fetih gününe denk getiriliyor.”

Kronoloji ise bize başka bir şey söylüyor.

Sümela’daki Ortodoks törenleri 2010’dan itibaren 15 Ağustos’ta gerçekleştiriliyordu.[18]

Vermio’da da 15 Ağustos Panagia Soumela’nın büyük yortusuydu.[15]

Trabzon’un resmî fetih kutlaması ise 2022 yılına kadar 26 Ekim’de yapılıyordu.

15 Ağustos resmî fetih tarihi olarak 2022’de kabul edildi.[21]

Yani 15 Ağustos ayini “fetih yıldönümünün üzerine” sonradan yerleştirilmedi.

Resmî fetih kutlaması zaten var olan Ortodoks yortusunun tarihine sonradan taşındı.

Bu kronoloji tartışmanın anahtarlarından biridir.


2023: Dua birden “siyasî faaliyet” oluyor

2023 yılına gelindiğinde tartışma sertleşti.

İYİ Parti Sözcüsü Kürşad Zorlu, Yeniden Refah Partisi milletvekili Doğan Bekin, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici ve başka bazı isimler 15 Ağustos Sümela ayininin yapılmasına karşı çıktılar.[22]

Gerekçeler arasında:

Trabzon’un fetih günü,

Lozan Antlaşması,

Patrikhane’nin statüsü

ve ayinin siyasî bir anlam taşıdığı iddiaları vardı.[22]

Zorlu, ayinin “basit bir ibadet faaliyeti” olarak görülmemesi gerektiğini savundu; ayinin iptalini istedi.

Destici de ayinin “intikam ya da propaganda” zeminine dönüşmemesi gerektiğini söyledi.[22]

Burada dikkat çekici olan şey şudur:

2010,

2011,

2012…

ve sonraki yıllarda aynı 15 Ağustos Ortodoks yortusu yapılmıştı.

Fakat Trabzon’un resmî fetih günü 2022’de aynı tarihe getirildikten sonra aynı ibadet artık bazı siyasî çevrelerde bir “millî güvenlik” ve “egemenlik” tartışmasının içine çekiliyordu.


Patrikhane Türkçe cevap verdi

Ekümenik Patrikhane 14 Ağustos 2023’te Türkçe bir açıklama yayımladı.[23]

Açıklamada temel olarak şunu söyledi:

15 Ağustos bütün dünyadaki Hristiyanların Meryem yortusudur.

Sümela Meryem’e adanmış bir manastırdır.

Tören hükümetin izniyle yapılmaktadır.

Ve birkaç saat süren dinî bir ziyaretin siyasî söylemlerle hedef haline getirilmesi üzücüdür.[23]

Patrikhane kendisini Türkiye’nin dışındaki yabancı bir güç olarak değil:

“Bu topraklarda asırlardır yaşayan bir millet”

ifadesiyle tanımlıyordu.[23]

Bu ifade Sümela tartışmasının belki de en önemli noktalarından birine dokunur.

Çünkü mesele yalnız Yunanistan’dan gelen ziyaretçiler değildir.

İstanbul’daki Ortodoks Patrikhane Türkiye’de yaşayan tarihsel bir kurumdur.

Dolayısıyla Sümela’da yapılan ibadeti otomatik olarak “yabancı faaliyet” diye tanımlamak daha baştan tarihsel gerçekliği eksiltmektedir.


2024: İlk kez 15 Ağustos’tan 23 Ağustos’a

2024 yılında yeni bir durum ortaya çıktı.

2010’da ayinlerin yeniden başlamasından sonra ilk kez büyük Sümela litürjisi 15 Ağustos’ta değil, 23 Ağustos’ta yapıldı.[24]

23 Ağustos Ortodoks takviminde rastgele seçilmiş bir gün değildir.

15 Ağustos Koimesis yortusunun apodosis’i, yani yortunun litürjik kapanış günüdür.

Türkçede kabaca “Meryem Ana’nın dokuzuncu günü/Enniamera” şeklinde de anlatılır.

Ekümenik Patrikhane, Türk makamlarının 2024 yılı için 15 Ağustos’a değil 23 Ağustos’a izin verdiğini duyurdu.[24]

Türk basınında tarih değişikliği açık biçimde “Trabzon’un fetih kutlamalarıyla çakışma konusunda yaşanan tartışmalar” bağlamında aktarıldı.[24]

23 Ağustos 2024’te ayin gerçekleştirildi.

Katılım yaklaşık 50 kişiyle sınırlıydı ve Patrik Bartholomeos törene katılmadı.[24]

Böylece yeni bir uygulama ortaya çıkmış oldu:

15 Ağustos’ta değil, 23 Ağustos’ta ibadet.


2025: Aynı uygulama

2025 yılında da Sümela için izin:

23 Ağustos

tarihine verildi.[25]

Ekümenik Patrikhane adına yapılan duyuruda törenin Meryem yortusunun kapanış günü olan “Enniamera”da yapılacağı bildirildi.[25]

Böylece 2024’te başlayan tarih değişikliği tek yıllık bir istisna olmaktan çıktı.


2026: Üçüncü kez 23 Ağustos

Ve geldik bugüne.

2026 yılında da Ekümenik Patrikhane’nin Sümela’da 15 Ağustos için yaptığı başvuru kabul edilmedi; litürji için 23 Ağustos 2026 tarihine izin verildi.[26]

Trabzon’daki yerel basın da 15 Ağustos başvurusuna izin çıkmadığını ve törenin 23 Ağustos’a alındığını duyurdu.

Ekümenik Patrikhane’nin 2 Temmuz 2026 tarihli duyurusuna göre gerekli izinler alınmış ve Sümela’da 23 Ağustos’ta bir Arhieratikos Theia Leitourgia — Başpiskoposluk/episkopal düzeyde İlahi Litürji yapılması kararlaştırılmıştır.[26]

Böylece:

2024 — 23 Ağustos

2025 — 23 Ağustos

2026 — 23 Ağustos

olmak üzere üç yıl üst üste Sümela’nın tarihsel ana yortusu olan 15 Ağustos yerine yortunun kapanış gününde ibadete izin verilmiş oldu.[24][25][26]

Bu yazının tamamlandığı 22 Ağustos 2026 itibarıyla, 2026 litürjisinin 23 Ağustos’ta, Neapolis ve Stavroupolis Metropoliti Varnavas’ın başkanlığında gerçekleştirilmesi planlanmaktadır.


Aynı Ortodoks 15 Ağustos’ta mı tehlikeli?

İşte bütün tarihsel yolculuk sonunda bizi bu basit soruya getiriyor.

23 Ağustos’ta:

birkaç din adamı,

birkaç düzine hacı,

birkaç mum,

biraz tütsü,

ilahiler

ve Meryem için edilen dualar

Türkiye Cumhuriyeti açısından sorun oluşturmuyorsa…

aynı insanların sekiz gün önce,

15 Ağustos’ta

aynı manastırda aynı duaları etmesi neden tartışmalı hale geliyor?

23 Ağustos’taki Ortodoks ile 15 Ağustos’taki Ortodoks arasında nasıl bir siyasal fark olabilir?

Elbette yok.

Fark insanlarda değildir.

Fark, tarihe yüklenen siyasî anlamdadır.


Sümela’ya “Pontus” denildiğinde neden alarm çalıyor?

Türkiye’de “Pontus” kelimesinin yaklaşık bir yüzyıldır nasıl kullanıldığına bakmadan Sümela tartışmasını tam anlamak mümkün değildir.

Pontos çoğu zaman:

bir coğrafyanın,

bir halkın,

bir kültürün,

bir dilin,

bir tarihsel hafızanın

adı olmaktan çıkarılıp doğrudan:

“bölücülük”,
“yabancı proje”,
“toprak talebi”,
“tehdit”

kavramlarıyla yan yana getirildi.

Bu nedenle bugün kültürel veya dinsel bir Pontos izi görünür olduğunda, bazı çevrelerde tarihsel içerikten çok siyasî refleks harekete geçiyor.

Bir kemençe,

bir Pontos dansı,

bir yer adı,

bir Meryem ikonası

ve hatta bir Ortodoks ayini

bu gözlükle okunabiliyor.

2023’te bazı siyasî isimlerin Sümela’daki birkaç saatlik ayini “basit ibadet olarak görülmemesi gereken” bir olay biçiminde sunması bu hafıza siyasetinin güncel örneğiydi.[22]


Oysa 1364 belgesi başka bir şey söylüyor

Bu noktada yeniden ilk bölümümüze dönelim.

III. Alexios’un 1364 chrysobullasında ne gördük?

Sümela’nın:

toprakları vardı.

Köyleri vardı.

Paroikosları vardı.

Vergi sistemi vardı.

Tahkimatı vardı.

Livera ile ilişkisi vardı.

Ve bütün bunlar Trabzon İmparatorluğu’nun hukuk düzeni içinde açıkça yazılıydı.[1]

Bunların hiçbiri modern bir siyasî projenin ürünü değildir.

Pontos’un ve Sümela’nın tarihi, bugünkü milliyetçi korkular ortaya çıkmadan yüzlerce yıl önce zaten vardı.

Bir tarihsel gerçekliği bugün konuşmak, onu yeniden siyasî egemenlik talebine dönüştürmek değildir.

Tarih anlatmak toprak talep etmek değildir.

Bir halkın geçmişini bilmek de başka bir halkın bugününü inkâr etmek değildir.


Sümela kimin?

Belki de yanlış soru budur.

“Sümela Türklerin mi?”

“Rumların mı?”

“Yunanların mı?”

“Pontosların mı?”

Bu sorular bizi sürekli mülkiyet kavgasına götürüyor.

Oysa tarih başka bir şey söylüyor.

Sümela:

Mela Dağı’nın coğrafyasına aittir.

Pontos’un tarihine aittir.

Ortodoks Hristiyanlığın kutsal mirasına aittir.

Türkiye’nin kültürel mirasının bir parçasıdır.

Dünya kültür mirasının korunması gereken unsurlarından biridir.

Ve en önemlisi:

onu yüzyıllarca yaşatan insanların hafızasına aittir.

Bunların hiçbiri diğerini ortadan kaldırmak zorunda değildir.


Bir müze olmak Sümela’ya yetmez

Sümela’nın restorasyonu elbette değerlidir.

Kayaların güçlendirilmesi,

fresklerin korunması,

duvarların onarılması,

su sisteminin ve yapıların restorasyonu

gereklidir.

Türkiye’nin Sümela’yı 25 Şubat 2000’de UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne sunması da kültürel miras bakımından önemlidir.[17]

Ama bir yapıyı korumak yalnız taşlarını korumak değildir.

Bir kilisenin mimarisini koruyup onun ibadet hafızasını tehlike olarak görmek büyük bir çelişkidir.

Sümela’yı gerçekten korumak:

Alexios’u,

Barnabas ile Sophronios geleneğini,

Vazelon’u,

Livera’yı,

Theodoulos’u,

Nikodemos Myridis’i,

Digenis Akritas’ı,

1923’ü,

Ambrosios’u,

Vermio’yu

ve bugün oraya dua etmeye gelen insanları

aynı tarih içinde kabul edebilmektir.


1364’ten 2026’ya

Sümela’nın hikâyesini baştan sona düşündüğümüzde insanın karşısına garip bir tarih çıkıyor.

1364 yılında bir imparator, manastırın keşişlerini yerel yöneticilerin müdahalesinden koruyabilmek için chrysobulla düzenliyor.

1461’de devlet değişiyor.

Sümela yaşamaya devam ediyor.

Osmanlı sultanları döneminden geçiyor.

1732’de Liveralı Theodoulos fresklerin masrafını karşılıyor.

1860’ta Liveralı Nikodemos Myridis büyük inşa faaliyetinin “itici gücü” oluyor.

1868’de Digenis Akritas elyazması buradan dünya bilim çevrelerine çıkıyor.

1923’te keşişler ayrılıyor.

İkona toprağa gömülüyor.

1931’de Ambrosios geri geliyor.

1952’de Vermio’da yeni Sümela kuruluyor.

2010’da Mela Dağı’nda yeniden dua ediliyor.

Ve 2026 yılında hâlâ:

“Bu dua hangi gün yapılabilir?”

sorusunu tartışıyoruz.

Belki Sümela’nın bugünkü trajedisi tam da burada yatıyor.

Taşlarının yaşı kabul ediliyor.

Fresklerinin değeri kabul ediliyor.

Turistik önemi kabul ediliyor.

UNESCO değeri kabul ediliyor.

Ama o taşlara anlam veren tarihsel hafızanın görünür hale gelmesi hâlâ zaman zaman kuşkuyla karşılanıyor.


Sümela bir “Pontus tehdidi” değildir

Sümela bir tehdidin adı değildir.

Bir tarihsel hafızanın adıdır.

Orada bir Ortodoksun dua etmesi Türkiye’nin egemenliğini ortadan kaldırmaz.

Bir Pontoslunun dedesinin köyünü söylemesi sınırları değiştirmez.

Livera’nın 1364 tarihli bir belgede geçtiğini göstermek herhangi bir devletten toprak istemek değildir.

Digenis Akritas’ın Sümela kütüphanesinde bulunduğunu anlatmak da bir siyasî proje değildir.

Bunların adı:

tarihtir.

Tarihle yüzleşmenin yolu onu susturmak değil, öğrenmektir.

Ve belki de Sümela’nın bütün hikâyesinin bize söylediği en basit şey budur:

Bir yerin geçmişini kabul etmek, bugününü kaybetmek anlamına gelmez.

Tam tersine.

Geçmişini inkâr etmeyen toplumlar, yaşadıkları topraklarla çok daha sağlam bir ilişki kurabilirler.

Mela Dağı yüzlerce yıldır orada.

Sümela da.

İmparatorluklar geldi geçti.

Sınırlar değişti.

İnsanlar sürüldü.

İkon başka bir dağa taşındı.

Ama hafıza ortadan kalkmadı.

Ve muhtemelen artık sorulması gereken soru:

“Sümela’da neden ayin yapılıyor?”

değildir.

Asıl soru şudur:

Yüzyıllardır Meryem’e adanmış bir manastırda insanların dua etmesinden neden hâlâ korkuyoruz?

Kaynaklar

  1. Franz Miklosich – Joseph Müller (haz.), Acta et diplomata graeca medii aevi sacra et profana, c. V, C. Gerold, Viyana (Vindobonae), 1887. III. Alexios Megas Komnenos’un Sümela Manastırı için Aralık 1364’te düzenlediği chrysobullos logos: s. 276–280. Bu çalışma boyunca 1364 belgesinin temel Helence metin kaynağı olarak kullanılmıştır.
  2. Επαμεινώνδας Θ. Κυριακίδης [Epameinondas Th. Kyriakides], Ἱστορία τῆς παρὰ τὴν Τραπεζοῦντα ἱερᾶς βασιλικῆς πατριαρχικῆς σταυροπηγιακῆς μονῆς τῆς Ὑπεραγίας Θεοτόκου τῆς Σουμελᾶ, Atina, 1898. Özellikle 1364 chrysobullası, paroikos listeleri, fresk kitabeleri ve Sümela’nın kurumsal tarihi için; chrysobulla metni yaklaşık s. 66–74. Eserin sonunda Papadopoulos-Kerameus’un elyazmaları kataloğu da yer almaktadır.
  3. Scott Kennedy, “Chrysobull to Soumela,” Speculum Linguarum et Litterarum, 5 Aralık 2008. Miklosich–Müller, c. V, s. 276–280’deki 1364 chrysobullasının İngilizce çevirisi ve açıklama notları. Ana kaynak olarak değil, paroikos, kapalion ve savunma hükümlerinin anlamını karşılaştırmak için yardımcı metin olarak kullanılmıştır.
  4. Χρύσανθος Φιλιππίδης [Hrisanthos Filippidis], Ἡ Ἐκκλησία Τραπεζοῦντος, Ἀρχεῖον Πόντου, c. 4–5, Atina, 1933. Sümela bölümü: s. 468–483. Kuruluş gelenekleri, Büyük Komnenoslar, III. Alexios, kitabeler, ikon, kutsal emanetler, 1923 ve 1931 süreci için çalışmanın başlıca kaynaklarından biridir.
  5. Rudolf Stefec, “Die Textgeschichte des chrysobullos logos des Alexios III. Megas Komnenos für das Kloster der Muttergottes Sumela (1364),” Byzantinische Zeitschrift, 111/3, 2018, s. 747–776. DOI: 10.1515/bz-2018-0020. İstanbul’daki eski Ayasofya Müzesi koleksiyonu no. 12901’deki belgenin daha sonraki bir kopya değil, 1364 tarihli özgün imparatorluk belgesi olduğunu ortaya koyan temel modern diplomatik çalışma.
  6. Emmanouil Kriaras, Λεξικό της Μεσαιωνικής Ελληνικής Δημώδους Γραμματείας, 1100–1669 [Ortaçağ Helence Halk Dili Edebiyatı Sözlüğü], Centre for the Greek Language çevrimiçi edisyonu; özellikle βεστιάριον / vestiarion maddesi. Chrysobulladaki idarî ve malî terminolojinin çözümlenmesinde kullanılmıştır.
  7. Νεόφυτος Καυσοκαλυβίτης [Neophytos Kavsokalyvites], Parthenios Metaxopoulos’un katkısıyla, Ἡ Θεία καὶ Ἱερὰ Ἀκολουθία τῶν Ὁσίων καὶ Θεοφόρων Πατέρων ἡμῶν Βαρνάβα καὶ Σωφρονίου…, Wilhelm Gottlob Sommer, Leipzig, 1775. Barnabas ve Sophronios, Luka ikonası, Vazelon yardımı ve Sümela’nın geleneksel kuruluş anlatısının temel eski basılı kaynaklarından biri. Dijital nüsha: Girit Üniversitesi Anemi Digital Library.
  8. Anthony Bryer – David Winfield, The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos, 2 cilt, Dumbarton Oaks Studies 20, Washington D.C., 1985. Sümela’nın tarihsel topografyası, Maçka manastır ağı, Livera ve çevresinin coğrafyası, erken manastır tarihi ve Büyük Komnenos dönemi için temel modern çalışma.
  9. Semavi Eyice, “Trabzon Yakınında Meryem Ana (Sumela) Manastırı – Arkeolojik ve Tarihî Değeri ile Bugünkü Durumu Hakkında Bir Araştırma,” Belleten, c. 30, sayı 118, 1966, s. 243–264. Türkiye’de yayımlanmış temel klasik Sümela araştırmalarından biri.
  10. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, “Sümela Manastırı,” Müze.gov.tr, resmî müze/tarihçe sayfası. Osmanlı dönemi hakkındaki resmî anlatı, 1923 sonrası boşaltılma, 1931’de kutsal emanetlerin çıkarılması ve 1952’de Yunanistan’daki yeni Sümela’ya ilişkin resmî Türkiye anlatısı için kullanılmıştır. Erişim: 22 Ağustos 2026.
  11. Athanasios Papadopoulos-Kerameus, Κατάλογος τῶν ἐν τῇ ἱερᾷ μονῇ τοῦ Σουμελᾶ ἑλληνικῶν χειρογράφων, Kyriakides’in 1898 tarihli Sümela tarihinin eki. Ayrıca bkz. Ἑλληνικοὶ κώδικες ἐν τῇ βιβλιοθήκῃ τῆς μονῆς Σουμελᾶ, 1912. İlk katalog 84, sonraki kayıt 86 elyazmasını tanımlar.
  12. Konstantinos Sathas – Émile Legrand, Les exploits de Digénis Akritas d’après le manuscrit unique de Trébizonde, Paris, 1875. 1868’de Sümela’da Savvas Ioannides’in eline geçen Digenis Akritas’ın Trabzon/Sümela nüshasının ilk önemli yayını.
  13. John Mavrogordato, Digenes Akrites, Clarendon Press, Oxford, 1956. Digenis Akritas metin geleneği ile Trabzon nüshasının keşfi ve daha sonraki kayıp durumu için.
  14. Pinakes – Textes et manuscrits grecs, Institut de recherche et d’histoire des textes (IRHT/CNRS), “Monē Soumela” koleksiyon kaydı, Arca 4954. Sümela elyazmalarının katalog geçmişi ve bugün Ankara koleksiyonlarına uzanan izlerinin kontrolünde kullanılmıştır.
  15. Σωματείο “Παναγία Σουμελά” [Panagia Soumela Derneği], “Ιστορικό Σωματείου”, “Ελλάδα” ve tarihçe sayfaları, resmî kurum sitesi. Derneğin 1951’de Filon Ktenidis tarafından kurulması, Vermio/Kastania’da yeni kutsal merkezin oluşturulması ve ikonanın Ağustos 1952’de yeni mekâna yerleştirilmesi için. Kurum kayıtlarında ikonanın derneğe resmî devrine ilişkin Eğitim Bakanlığı belgesi ayrıca 3 Kasım 1952 tarihlidir. Erişim: 22 Ağustos 2026.
  16. Michel Bruneau, “Le patrimoine menacé des Grecs pontiques, entre Turquie et Grèce,” Anatoli, sayı 6, 2015. DOI: 10.4000/anatoli.315. 1923 sonrasında Pontos kültürel mirasının Türkiye ile Yunanistan arasındaki yer değiştirmesi ve Sümela’nın diaspora hafızası açısından.
  17. UNESCO World Heritage Centre, “Sümela Monastery (The Monastery of Virgin Mary),” Tentative List, Ref. 1397, Türkiye tarafından 25 Şubat 2000 tarihinde sunulmuştur. Sümela’nın UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde değil, Geçici Liste’de bulunduğunun resmî kaynağı. Erişim: 22 Ağustos 2026.
  18. Ecumenical Patriarchate [Ekümenik Patrikhane], “The Feast of the Dormition in Trapezounda” ve Patrik Bartholomeos’un 15 Ağustos 2010 Sümela konuşması. 15 Ağustos 2010’da yaklaşık doksan yıllık aradan sonra tarihî Sümela’da İlahi Litürji’nin yeniden gerçekleştirilmesi için birincil kurumsal kaynak.
  19. T.C. Avrupa Birliği Bakanlığı, 2012 Progress Report Prepared by Turkey, Aralık 2012, özellikle s. 31. Sümela’da 15 Ağustos 2010, 15 Ağustos 2011 ve 15 Ağustos 2012 tarihlerinde yapılan dinî törenleri açıkça kaydeder. Burada söz konusu olan Avrupa Komisyonu raporu değil, Türkiye tarafından hazırlanmış 2012 raporudur.
  20. Ecumenical Patriarchate, Sümela’ya ilişkin resmî duyurular; özellikle 29 Temmuz 2020 tarihli “Ανακοίνωση για την τέλεση Θ. Λειτουργίας στην Ι. Μονή Παναγίας Σουμελά” ve 15 Mayıs 2022 tarihli, 15 Ağustos 2022 için Trabzon Valiliği izninin alındığını bildiren duyuru. Restorasyon sonrasındaki ibadetlerin yeniden başlaması ve 2022 töreni için.
  21. Teyit, “Sümela’daki ayinin bilerek Trabzon’un fethine denk getirildiği iddiası,” 15 Ağustos 2023. 15 Ağustos’un yüzyıllardır Ortodoks Meryem yortusu olması ile Trabzon’daki resmî “fetih” kutlamasının 2022’de 26 Ekim’den 15 Ağustos’a alınması arasındaki kronolojiyi karşılaştırmak için. 15 Ağustos’taki ilk resmî kutlamanın 2022’de yapıldığı dönemin yerel basınında da açıkça kayıtlıdır.
  22. Medyascope, “Sümela Manastırı’nda 10. kez ayin yapıldı | İYİ Parti ve Yeniden Refah Partisi tepki göstermiş, iptal edilmesini istemişti,” 15 Ağustos 2023; ayrıca Gerçek Gündem, İYİ Parti, Yeniden Refah Partisi ve BBP’nin 2023 açıklamalarını derleyen haber. 2023’teki siyasal tartışmanın aktarımı için.
  23. Ekümenik Patrikhane, “Sümela Manastırı Meryem Ana Ayini Basın Açıklaması,” 14 Ağustos 2023. Patrikhane’nin 15 Ağustos’un Hristiyan dünyasındaki Meryem yortusu olduğunu, ayinin Türkiye hükümetinin izniyle yapıldığını ve siyasî hedef göstermelere ilişkin tutumunu açıkladığı Türkçe birincil kaynak.
  24. Orthodox Times, “Permission granted for Divine Liturgy at Sumela Monastery on August 23,” 13 Ağustos 2024. Türk makamlarının 2024’te 15 Ağustos için izin vermediğini, litürjinin yortunun Apodosis günü olan 23 Ağustos’a yapılmasına izin verdiğini aktaran kaynak.
  25. T.C. Trabzon Valiliği, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, 21 Ağustos 2025, Sayı: E-42421598-367.01-7170210, Konu: “Dini İçerikli Etkinlik.” Sümela Manastırı’nda 23 Ağustos 2025, 09.30–12.30 arasında dinî etkinlik yapılmasını resmen uygun gören yazı. Bu bölüm için mümkün olan en güçlü resmî kaynaklardan biridir.
  26. Orthodoxia News Agency, “«Πράσινο φως» από την Τουρκία για Θείες Λειτουργίες σε Κύζικο και Παναγία Σουμελά στις 23 Αυγούστου,” 2 Temmuz 2026; ayrıca Fos Fanariou, “Τα εννιάμερα της Παναγίας … στην Σουμελά του Πόντου,” 21 Ağustos 2026. 2026 için Sümela’daki litürjinin 23 Ağustos 2026’da, Neapolis ve Stavroupolis Metropoliti Varnavas’ın başkanlığında yapılmasının planlandığını doğrulayan güncel kaynaklar. 15 Ağustos yerine 23 Ağustos uygulamasının üçüncü yıl üst üste sürdüğü de çağdaş kaynaklarda açıkça belirtilmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir