Suat Turan

Livera: bir köyün tarihinde Pontos
Livera’da doğdum. Dört yaşıma kadar orada yaşadım; sonra her yaz yeniden döndüm. Çocukluğumun önemli bir bölümü, tarihini henüz bilmediğim bir coğrafyanın içinde geçti. İnek bekler, fındık toplar, çayır biçilen yamaçlarda dolaşır, eski yapıların yıkıntıları arasında oyun oynardık. O yapıların kimler tarafından yapıldığını, kimlerin evleri olduğunu, neden boş kaldıklarını bilmiyorduk. Bizim için orası köydü. Evlerin, bahçelerin, ahırların, hayvanların ve oyun oynadığımız yerlerin bulunduğu tanıdık bir dünyaydı.
Yıllar sonra Livera’nın geçmişini öğrenmeye başladığımda, çocukluğumun geçtiği yere başka türlü bakmaya başladım. Eski bir duvarın, yıkılmış bir yapının ya da taş yığınının arkasında insanların yaşadığını öğrendim. O evlerde aileler yaşamış, çocuklar büyümüş, insanlar tarlalarda çalışmış, ibadet etmiş, sevinmiş ve üzülmüşlerdi.
Bizim oyun oynadığımız yerlerde bizden önce başka çocukların da oynadığını düşünmek bile köye bakışımı değiştirmeye yetiyordu.
Livera, Maçka’nın dağları arasındaki küçük bir yerleşim olmasına rağmen tarih boyunca daha geniş bir dünyanın parçasıydı. Bugün Yazlık olarak bilinen köy, tarihsel kaynaklarda Doubera, Douvera ve Livera gibi farklı adlarla karşımıza çıkıyor. Trabzon çevresindeki Rum Ortodoks dünyasının önemli dinî ve ekonomik merkezleri olan Sümela, Vazelon ve Peristereota manastırlarının oluşturduğu ağın içinde yer alıyordu. Özellikle Sümela Manastırı’nın geniş mülkleriyle ilişkisi, Livera’nın bölgedeki konumunu anlamak açısından önemliydi.

Fakat Livera’nın tarihini yalnızca manastırlarla anlatmak mümkün değil. Manastırların çevresinde yaşayan insanlar vardı. Fındık bahçeleri, çayırlar, evler, ahırlar, değirmenler ve köy yolları onların hayatının parçasıydı. İnsanlar çalışıyor, hayvanlarına bakıyor, çocuklarını büyütüyor, tarlalarını işliyor ve ibadet ediyorlardı. Bir köyün tarihi biraz da bu sıradan hayatların içinde saklıdır.

1515 tarihli Osmanlı tahrir kayıtlarında Livera’nın yaklaşık 333 kişilik ve bütünüyle Hristiyan olarak kaydedilmiş bir nüfusa sahip olduğu görülüyor. Bu kayıt, köyün Osmanlı dönemindeki erken tarihine ilişkin önemli belgelerden biri. Sonraki yüzyıllarda nüfus yapısı ve yerleşimin kurumsal konumu değişse de Livera, özellikle 19. yüzyılda Rum Ortodoks toplumsal ve dinî hayatındaki önemini korudu.
1863’te Rhodopolis piskoposluğunun kurulmasıyla köyün dinî konumu daha da belirginleşti. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında eğitim, kilise ve metropolitlik çevresinde gelişen Rum Ortodoks hayatının önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Küçük bir dağ köyü için bu, dikkate değer bir konumdu.
19. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı dünyasının dengeleri değişiyordu. Merkezîleşme çabaları, ekonomik ve siyasal dönüşümler, milliyetçiliklerin yükselişi ve savaşlar, farklı toplulukların bir arada yaşadığı bölgelerde nüfus ve kimlik meselelerini ağırlaştırdı. İmparatorluğun çözülüşü ilerledikçe insanların nerede yaşayacağı ve hangi siyasal düzen içinde kalacağı daha büyük bir mesele hâline geldi.

Livera’nın büyük kırılması da bu ortamda yaşandı.
Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında Trabzon ve Maçka çevresindeki savaş koşulları Rum Ortodoks nüfusun hayatını derinden etkiledi. Zorunlu çalışma, tutuklama, saldırılar, öldürmeler ve yerinden edilmeler köylerin hayatını parçaladı. Bunların hepsini “göç” kelimesiyle anlatmak doğru olmaz. İnsanların önemli bir bölümü yaşadığı yeri kendi isteğiyle terk etmedi. Kimi zorunlu çalışmaya gönderildi, kimi şiddet nedeniyle kaçmak zorunda kaldı, kimi de siyasal ve askerî kararların sonucunda yerinden edildi.

Livera’ya ilişkin kaynaklarda, Mayıs 1921’de 20–37 yaş arasındaki Hristiyan erkeklerin çalışma taburlarına gönderildiği aktarılır. Bir gencin evinden alınması, yalnızca onun çalıştırılması değildi. Ailesinden, tarlasından, hayvanlarından ve gündelik hayatından koparılmasıydı. Köy açısından bakıldığında büyük bir idarî karar, bir evin eksilmesi anlamına geliyordu.
Mayıs 1922’de Livera’ya yönelik saldırı ise köy tarihinin en ağır kırılmalarından biri oldu. Dönemin kaynaklarında köy halkının hapsedildiği, Rhodopolis Metropoliti Kirillos’un tutuklandığı ve yedi Hristiyanın öldürüldüğü kaydediliyor. Olay, dönemin İngiliz Parlamentosu kayıtlarında da gündeme gelmişti.
Bu tür olayların gerçek ağırlığını nüfus rakamları anlatamaz. Ölen bir insanın arkasında bir aile, tutuklanan bir insanın arkasında onu bekleyenler vardı. Çalışma taburlarına gönderilen erkeklerin yokluğu evlerin ve köyün gündelik hayatını değiştiriyordu.

Büyük tarih, köyün içinde böyle yaşanıyordu.
1923 yılı bu dönüşümün başka bir aşamasını oluşturdu. 30 Ocak 1923 tarihli Türk ve Rum Ahalinin Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol ile Türkiye ve Yunanistan arasındaki zorunlu nüfus mübadelesi hukuki bir çerçeveye bağlandı. İstanbul Rumları ve Batı Trakya Müslümanları kapsam dışında bırakılırken Anadolu’daki Rum Ortodoks nüfusun büyük bölümü Yunanistan’a gönderildi.

Livera açısından bunun sonucu köyün toplumsal yapısının kalıcı biçimde değişmesi oldu. Yüzyıllar boyunca köyün hayatında yer alan Rum Ortodoks nüfus artık Livera’da yaşamıyordu. Evler, tarlalar, yollar ve yapılar yerinde kaldı; fakat o mekânların insanları değişti.
Burada benim için önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bir yerleşimin fiziksel olarak devam etmesi, oradaki hayatın da devam ettiği anlamına gelir mi?
Bir ev ayakta kalabilir ama o evde yaşayan aile artık orada olmayabilir. Bir tarla ekilebilir ama onu işleyen insanlar değişmiş olabilir. Mekân kalır; fakat o mekâna yüklenen anlam, kullanılan dil ve taşınan hatıralar değişebilir.

Livera’nın sonraki tarihi biraz da bu değişimin tarihidir.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte savaş ve mübadele sonrasında ortaya çıkan yeni demografik yapı üzerinde yeni bir toplumsal düzen kurulmaya başlandı. İskân, nüfusun dağılımı ve millî kimliğin belirlenmesi yeni devletin önemli meseleleri arasındaydı. 1934 tarihli 2510 sayılı İskân Kanunu da nüfusun belirli bölgelerde iskân edilmesini ve iskân politikasının “Türk kültürü” ile bağlantılı biçimde yürütülmesini düzenleyen önemli yasal araçlardan biri oldu.
Burada dönemleri birbirine eşitlememek gerekir. Osmanlı’nın son yıllarındaki savaş, zorunlu çalışma ve yerinden edilmeler ile Cumhuriyet dönemindeki iskân ve millî kimlik politikaları aynı mekanizmalar değildi. Farklı dönemlerin kendi siyasal koşulları, aktörleri ve amaçları vardı. Yine de bütün bu süreçler Livera’nın nüfusunu, dilini, kurumlarını ve toplumsal ilişkilerini değiştirdi.
Savaş ve mübadele sonrasında boşalan köylere yeni insanların yerleşmesi de bu değişimin bir parçasıydı. Maçka çevresinde 1929’daki sel felaketinden sonra Of ve Sürmene çevresinden insanların bölgeye yerleştirildiğine ilişkin kayıtlar bulunuyor. Daha önce başka insanların yaşadığı evler ve topraklar, yeni gelenlerin hayatlarının parçası hâline geldi.
Burada geçmişin en zor sorularından biri çıkıyor karşıma:

Bir ev kime aittir?
Hukuki olarak bunun bir cevabı vardır. Tapuya bakılır, mülkiyet kaydı bulunur, devletin kararları incelenir. Ama tarih başka sorular da sorar. O evin duvarlarını kim yaptı? Orada kim doğdu? Kim öldü? Kim çocuk büyüttü? Kim o toprağı işledi? Sonra kim geldi ve aynı evde kendi hayatını kurdu?
Bir köyün tarihini anlamak için bütün bu sorulara bakmak gerekiyor.
Livera’nın fiziksel dokusu da bu yüzden önemli. Eski yapıların malzemeleri yeniden kullanıldı, bazı yapılar başka işlevler kazandı, bazıları yıkıldı. Yeni gelenler kendilerinden önce kurulmuş evlerin, tarlaların ve yolların içinde kendi hayatlarını kurdular. Geçmiş ortadan kalkmadı; fakat her zaman görünür de kalmadı.

En çok da çocuklar düşündürdü beni.
Bizim oyun oynadığımız yerlerde bizden önce başka çocuklar da oynamıştı. Onlar da koşmuş, kavga etmiş, gülmüş, korkmuş, düşmüş ve yeniden ayağa kalkmışlardı. Aralarında savaşlar, mübadeleler ve büyük siyasal değişimler vardı. Ama oynadıkları yer ile bizim oynadığımız yer aynıydı.
Büyük tarih çoğu zaman savaşlar, anlaşmalar, kanunlar ve nüfus rakamları üzerinden anlatılıyor. Köyün içine girdiğinizde ise bunların ne anlama geldiğini görüyorsunuz. Bir savaş bir gencin geri dönememesi, bir çalışma taburu bir evin oğulsuz kalması, bir mübadele insanların doğdukları topraklardan kopması demekti.
Bu yüzden Livera’nın geçmişini yalnızca “Rumların yaşadığı eski bir köy” diye anlatmak bana yeterli gelmiyor. Orada insanlar yalnızca bir kimliğin temsilcileri olarak yaşamadılar. Aileleri, komşulukları, ekonomik ilişkileri, inançları, çatışmaları, sevinçleri ve gelecek beklentileri vardı.

Onları yalnızca “Rum Ortodoks nüfus” olarak tanımlamak, yaşadıkları hayatı eksiltir.
Bugün Livera’da yaşayan insanları da geçmişin sorumluları olarak görmek aynı ölçüde yanlış olur. Bugün orada yaşayanların kendi hayatları, emekleri ve hatıraları var. Geçmişte yaşananları kabul etmek, bugün yaşayan insanları suçlamak değildir. Bir coğrafyanın geçmişinde farklı toplulukların bulunmuş olması, bugünkü insanların varlığını inkâr etmeyi değil, o coğrafyanın tarihini daha eksiksiz görmeyi gerektirir.

Geçmişi hatırlamak ile geçmişin hesabını bugünkü insanlardan sormak birbirinden farklıdır.
Benim Livera ile ilişkim de böyle bir geçmişin çok sonraki bir noktasında başladı. Çocukken eski duvarların, taşların ve yıkıntıların ne anlattığını bilmiyordum. Yıllar sonra öğrendiğim tarih, çocukluğumun görüntülerini başka hayatlarla yan yana getirdi.
O zaman eski bir duvar olarak gördüğüm şeyin bir evden kalmış olabileceğini, üzerinde dolaştığım toprağın daha önce başka ailelerin emeğini taşıdığını düşündüm. Çocukluğumun bildiği yerler değişmemişti; değişen benim onlara bakışımdı.
Bugün Livera’ya baktığımda çocukluğumu hatırlıyorum. Ama o çocukluğun öncesinde yaşanmış hayatları da düşünüyorum. Onların hikâyelerinin tamamını yeniden kurmak mümkün değil. Bazı yapılar ortadan kalktı, bazı isimler unutuldu, bazı anlatılar aktarılmadı. Yine de geçmiş bütünüyle kaybolmuş değil.
Eski yapıların kalıntılarında, mekânın biçiminde, arşivlerde ve anlatılarda bu geçmişin izleri hâlâ görülebiliyor.

Belki de tarih biraz da budur: Artık konuşamayanların bıraktığı izleri okuyabilmek.
Livera’nın hikâyesi benim için hem kişisel bir hafıza hem de daha geniş bir tarihsel dönüşümün parçası.
Pontos’un Rum Ortodoks dünyası, Osmanlı’nın son dönemindeki siyasal dönüşümler, savaşlar, zorunlu çalışma, şiddet, yerinden edilmeler, 1923 mübadelesi ve Cumhuriyet döneminin iskân politikaları bu küçük yerleşimde de iz bıraktı.
Livera’nın tarihini anlamak, benim için biraz da çocukken fark etmeden içinden geçtiğim tarihin ne olduğunu anlamaya çalışmak demek.
Bir köyün tarihine bakarken yalnızca “kimler yaşadı?” diye sormak yetmiyor.
Kimlerin hayatlarının hangi koşullarda kesildiğini, kimlerin kaldığını, kimlerin geldiğini ve bütün bu insanların aynı toprağın üzerinde nasıl izler bıraktığını da sormak gerekiyor.

Suat Turan

BySuat Turan

1969 yılında Trabzon’un Maçka ilçesinin Livera köyünde doğan Suat Turan, 1973’ten bu yana Aliağa’da yaşamaktadır. Gazetecilik ve müzisyenlik yaptığı dönemde, politik nedenlerle hüküm giyerek, 4,5 yıl cezaevinde kalmıştır. Yerel siyaset, emek ve demokratik toplum üzerine çalışmalar yürüten Turan, emek, ekoloji ve kent politikaları hakkında yazılar kaleme almaktadır. Son bir yıldır DEM Parti Aliağa İlçe yöneticiliği görevini sürdürmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir