Cumhursuz Cumhuriyet
Halkın adı var, iradesi nerede?
Gizem Yılmaz
Cumhuriyet, sözcüğün kökeninde halkı barındırır. Peki halkın adını taşıyan bir yönetim, halkın kendi geleceğini belirleyemediği koşullarda ne kadar cumhuriyet olabilir?
Bu sorunun yanıtını yalnızca anayasaların ilk maddelerinde, meclislerin duvarlarında ya da seçim sandıklarında aramak yeterli değildir. Çünkü bir ülkede cumhuriyetin ilan edilmiş olmasıyla halkın siyasal iktidara gerçekten katılması aynı şey değildir.
Bir devletin başında kral bulunmaması onu cumhuriyet yapabilir. Fakat bu durum, o devletin demokratik olduğunu kendiliğinden göstermez. Cumhuriyet bir yönetim biçimini, demokrasi ise iktidarın nasıl oluştuğunu, sınırlandırıldığını ve denetlendiğini anlatır.
Türkiye’nin cumhuriyet deneyimi de bu iki kavram arasındaki ilişkinin tarihsel olarak incelenmesini gerektiriyor.
Egemenlik milletindir, peki millet kimdir?
20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan ediyordu. Üstelik yönetimin, halkın kendi kaderini doğrudan ve fiilen yönetmesi esasına dayandığı belirtiliyordu. 29 Ekim 1923’te aynı maddeye devletin yönetim biçiminin cumhuriyet olduğu hükmü eklendi.[1]
Böylece halk egemenliği ilkesi ile cumhuriyet yönetimi anayasal metinde bir araya geldi. Ancak anayasal bir ilkenin varlığı, o ilkenin toplumsal yaşamda bütünüyle gerçekleştiği anlamına gelmez.
1923’te kadınlar milletvekili seçimlerinde oy kullanamıyordu. Siyasal katılım iki dereceli seçim sistemiyle sınırlandırılmıştı. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonraki yıllarda ise ülke uzun süre tek parti yönetimi altında kaldı.
1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi muhalefet girişimleri ortaya çıktı. Fakat bunlar kalıcı bir çok partili rekabet düzenine dönüşemedi.[2]
Dolayısıyla Cumhuriyet’in ilk yıllarında halk egemenliği anayasal bir ilke olarak kabul edilmiş olsa da siyasal iktidarın örgütlenmesi ve seçim yoluyla değiştirilmesi bakımından önemli sınırlamalar bulunuyordu.
Seçim yapmak, halkın yönetmesi midir?
1927, 1931, 1935, 1939 ve 1943 genel seçimleri tek parti düzeni içinde gerçekleştirildi. Seçmenlerin önüne farklı iktidar programları sunan, eşit koşullarda yarışan partiler çıkmıyordu.[4]
1946’da çok partili seçimlere geçildi. Ancak açık oy ve gizli sayım uygulaması seçim güvenliği bakımından ciddi tartışmalar yarattı.
1950 seçimleri ise gizli oy, açık sayım ve yargısal güvence ilkeleriyle siyasal iktidarın seçim yoluyla el değiştirmesine imkân sağladı. Bu gelişme, Türkiye’de halkın siyasal tercihlerinin iktidar değişikliğine dönüşebilmesi bakımından önemli bir dönüm noktasıydı.[3]
Fakat seçimlerin varlığı tek başına demokratik yönetimin bütün koşullarının gerçekleştiğini göstermez.
Bir seçmen dört ya da beş yılda bir oy kullanabilir. Buna karşılık seçtiği temsilcileri denetleyemiyor, kamu kararlarına etkili biçimde katılamıyor, düşüncelerini özgürce açıklayamıyor veya siyasal örgütlenme hakkını kullanamıyorsa, halk egemenliğinin kapsamı tartışmalı hale gelir.
Demokratik temsil yalnızca sandığa gitmekten ibaret değildir. Sandık, siyasal katılımın başlangıcıdır; tamamı değil.
Halkın hangi kesimleri?
Cumhuriyetin halk egemenliği iddiasını değerlendirirken başka bir soruyu da sormak gerekiyor: Halk denildiğinde toplumun hangi kesimlerinin siyasal hayata katılabildiği kabul ediliyordu?
Kadınların siyasal hakları aşamalı biçimde genişletildi. 1930’da belediye seçimlerinde, 1933’te köy yönetimlerinde, 1934’te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakları tanındı. Bu gelişmeler siyasal katılımın kapsamını genişletti.
Buna karşılık Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında farklı dilsel, etnik ve dinî toplulukların kamusal hayattaki konumları eşit vatandaşlık ile ulus-devlet inşası arasındaki gerilimlerden etkilendi.
Kürtlerin dilsel ve kültürel hakları, Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşların kamu kurumları ve mesleklerde karşılaştıkları uygulamalar, işçi sınıfının örgütlenme olanakları ve köylülerin siyasal temsili bu tartışmanın farklı boyutlarını oluşturuyor.
Bu nedenle halk egemenliğini yalnızca seçim hakkının tanınması üzerinden değil, toplumun farklı kesimlerinin kamusal kararlara ne ölçüde katılabildiği üzerinden de değerlendirmek gerekiyor.
Sandıktan çıkan irade ne kadar korunuyor?
Türkiye’de cumhuriyet ile demokrasi arasındaki ilişki yalnızca kuruluş yıllarının sorunu olarak kalmadı.
1960 ve 1980 askerî darbeleri, 1971 muhtırası ve 1997’deki askerî müdahale süreci, seçilmiş siyasal iktidarların askerî ve bürokratik güç karşısındaki konumunu tartışmaya açtı.
Darbeler ve müdahaleler farklı tarihsel koşullarda gerçekleşti. Ancak hepsi, seçimle oluşan siyasal temsilin anayasal düzen dışındaki müdahaleler karşısında nasıl sınırlandırılabildiğini gösteren örnekler olarak incelenebilir.
Bugün de benzer bir tartışma yerel yönetimler üzerinden sürüyor.
Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve yerlerine merkezî yönetim tarafından kayyım atanması, hukuk devleti ve yerel demokrasi bakımından tartışılıyor. Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği kurumları bu uygulamaların seçmen iradesi ve yerel özerklik üzerindeki etkilerine ilişkin eleştiriler yayımladı.[5]
Bu noktada iki ilkenin birlikte değerlendirilmesi gerekiyor: Kamu görevlilerinin hukuki sorumluluğu ve seçmenlerin temsil hakkı.[6]
Seçilmiş olmak hiç kimseye hukukun üzerinde bir konum sağlamaz. Ancak seçilmiş temsilcilerin görevden alınması da hukuki güvenceler, ölçülülük ve seçmenlerin demokratik temsil hakkı gözetilmeden değerlendirilemez.
Cumhuriyetin sahibi kim?
Cumhuriyetin kime ait olduğu sorusu, yalnızca geçmişte hangi kadroların devleti kurduğu sorusu değildir.
Bugün kamu kararlarının nasıl alındığı, yöneticilerin nasıl denetlendiği, yargının ne ölçüde bağımsız olduğu, basının hangi koşullarda çalıştığı ve yurttaşların siyasal örgütlenme haklarını nasıl kullanabildiği de bu sorunun parçasıdır.
Halkın iradesi, yalnızca seçim gecesi açıklanan sonuçlardan ibaret görülemez.
Bir cumhuriyetin demokratik niteliğini değerlendirmek için yurttaşların seçimler arasında da yönetime etkide bulunabilmesi, eleştirebilmesi, örgütlenebilmesi ve haklarını koruyabilmesi gerekir.
Cumhuriyetin ilanıyla halk egemenliğinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe, Türkiye’nin siyasal tarihindeki temel tartışmalardan biri olmayı sürdürüyor.
“Cumhursuz Cumhuriyet” bu mesafeyi sorgulayan bir ifadedir.
Asıl mesele, cumhuriyetin adında halkın bulunup bulunmadığı değil; halkın iradesinin siyasal iktidarın oluşumunda, kullanılmasında ve denetlenmesinde ne kadar etkili olduğudur.
Çünkü bir yönetimin cumhuriyet olarak adlandırılması ile halkın gerçekten kendi kendisini yönetebilmesi, tarih boyunca her zaman aynı anlama gelmemiştir.
Kaynakça ve dipnotlar
- T.C. Anayasa Mahkemesi, 1921 Anayasası, özgün metin ve 29 Ekim 1923 değişiklikleri. ↩ Metne dön
- TBMM, 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ve TBMM tarihçesi. ↩ Metne dön
- “Türkiye’de Cumhuriyetin İlanından 1950’ye Genel Seçim Uygulamaları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 27/79 (2011). ↩ Metne dön
- “Keeping Power through Opposition: Party System Change in Turkey”, New Perspectives on Turkey (2020). ↩ Metne dön
- Avrupa Komisyonu, Türkiye 2025 Raporu, siyasal haklar ve yerel yönetimler. ↩ Metne dön
- Avrupa Parlamentosu, Türkiye’de belediye başkanlarının görevden alınmasına ilişkin 13 Şubat 2025 tarihli karar. ↩ Metne dön

