Cumhuriyet kimin? Kimlerin olmalı? — Tolga Güney

Tolga Güney

Cumhuriyet kuruluşunun 103. yılına giriyorken, 2. yy. da “cumhuriyetin demokratikleşmesi” ve “barış” son yılların temel gündemi oldu. Bir yanda ise mevcut statükonun devamını anlatan, “kurucu öze” yapan ve “imtiyazlarını” kaybetmek istemeyen bir kesim tüm değişim ve yüzleşme isteklerine karşı duruyor. Günler öncesinden kentleri süslemeler yapılır, konser programları duyurulurken, yurttaşın temel gündemini ise yoksulluk oluşturuyor. Bu da aslında şu soruyu akla getiriyor: Bu cumhuriyet, kimin cumhuriyeti?

Belki öncesinde kurulan şeyin gerçekten demokrasi mi olduğuna değinmek gerekiyor. Fikret Başkaya daha da temele dönerek, devleti, “Devlet ta baştan itibaren zora dayanılarak, şiddet kullanılarak tesis edilmiştir ve varlığını zora ve şiddete dayanarak sürdürmüştür. Devlet her zaman ve her koşulda mülk sahibi olan sınıfın mülksüzleştirilmiş çoğunluğa karşı kullandığı bir şiddet aygıtıdır 1 diye tarifliyor ve ekliyor: “Devlet tarafından verilmiş, nüfus cüzdanına, kimlik numarasına sahip olmak, 4-5 yıl arayla önüne konan sandığa oy atmakla yurttaş olunmaz. Zira bir takım hakların tanınması, “verilmesi” “bahşedilmesi” pratik yaşamda o hakların bir reel karşılığı olduğu anlamına gelmez.” 2

Aslında bunun böyle olduğunu görmek için çok geriye gitmeye gerek de yok. Yurttaşın belediye başkanını seçmesine dahi izin verilmeyen, her türlü demokratik hakkın kullandırılmadığı, demokratik taleplerin şiddet yoluyla bastırıldığı bir yerde cumhuriyet ya da demokrasiden bahsedebilir miyiz? Tarihi askeri darbeler, işçilere asgari yaşam, farklı halklara asimilasyon ile geçen bir cumhuriyet ne kadar cumhuriyet olabilir? Demokrasi oyununa kendileri bile inanmamış olacaklar ki demoklesin kılıcı 1960 ve 1980 askeri darbeleri ile 1972 ve 28 Şubat 1997 muhtıraları olarak sivil siyaset üzerinde sürekli olarak sallanıp, durdu. Darbeler sonrasında siyasi partiler, sendikalar, dernekler, gazeteler kapatıldı, onlarca kişi idam edildi, cezaevlerinde öldürüldü, binler tutuklandı, on binler ise ‘aylarca’ gözaltında kaldı, seçimler ertelendi, şaibeli referandumlar yapıldı. Cumhuriyete sahip olmak illa da demokratik bir ülkeye sahip olmak anlamına gelmediğini her on yılda bir yaşanan darbe, pogrom, siyasi cinayet ve linçlerde bizzat yaşadık.

CUMHURİYETİN SINIFSAL KARAKTERİ

1923 İzmir İktisat Kongresi ile ilişkilendirilen tarihî toplu fotoğraf
1923 İzmir İktisat Kongresi ile ilişkilendirilen tarihî toplu fotoğraf. Fotoğrafın özgün arşiv künyesi ve çekim tarihi henüz kesinleştirilmemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti kurucu kadroları, 10. Yıl Marşı’nda yazan “Sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz” sözü ile özetlenen bir söylem ile hareket ettiğini söyler. Peki bu ne kadar doğruydu? Ya da “Burjuvazi, sınıf savaşımını güdükleştirmek, bu kavramı değiştirmek ve daraltmak, keskinliğini köreltmek ister. Proletarya bu yutturmacanın ortaya çıkarılmasını ister” diyen Lenin haklı mıydı? 3

Yazının başında “Cumhuriyet kimin?” diye sormuştuk. Bu sorunun en önemli cevaplarından birisini de burada vereceğiz. Türkiye Cumhuriyeti gerçekten de sınıfsız ve imtiyazsız mıydı?

Bunu daha 29 Ekim’de cumhuriyet ilan edilmeden yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar ve sonrasındaki uygulamalarla görebiliriz. Ancak cumhuriyetin kurucu kadrolarının örnek aldığı İttihat ve Terakki hükümeti tarafından uygulanan ve “millî iktisat” adı verilen politika, yeni Türk devletinin yöneticileri tarafından da benimsendiğini söylemek yanlış olmaz. Bunun en önemli örneği de 1913 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu yenisi çıkarılıncaya kadar yürürlükte tutulmasıydı.

İzmir İktisat Kongresine dönecek olursak. Burada alınan kararların en önemlisi “yerli ve milli” bir burjuva sınıfı yaratmaktı. Tıpkı İttihatçıların savaş döneminde ordu iaşesini Anadolu’daki Müslüman tüccarlara vererek “savaş zenginleri” yaratması gibi cumhuriyet de Türk-Müslüman zenginlerini yaratma kararını burada aldı. İTC’nin 1915’de başlattığı Hristiyan sermayesinin tasfiyesi ve sermayenin Türkleştirilmesi süreci cumhuriyetin ilk yıllarında da devam etti ve 1942 Varlık Vergisi ile taçlandırıldı.

Ancak cumhuriyetin kuruluşunun sınıfsal temeline gelecek olursak. Hiç de imtiyazsız bir toplum olunmadığını burada görebiliriz. 1924 yılında kurulan İş Bankası ve 1925’de kurulan Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası ile özel sanayiye kredi açıldı, müteşebbisler desteklendi ve sanayi yatırımlarına kaynak oluşturuldu. Özellikle Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası, devlete ait olup kendisine devredilecek fabrikaların geçici olarak işletecek zamanla bunları anonim şirket haline getirecek ve hisselerini özel şahıslara satacaktı. 4 Ardından İTC’nin 1913’de çıkardığı “Teşvik-i Sanayi Kanunu” 1927 yılında yenilendi ve yaratılmak istenen burjuvaziye ucuz arsa tahsisi, vergi muafiyeti, taşıma indirimleri ve devlet ihalelerinde öncelik gibi muazzam ayrıcalıklar tanındı.

“İMTİYAZSIZ” TOPLUMDA İŞÇİLER

Cumhuriyetin vermek istediği mesaj netti: Bizde sınıf kavgası yok, herkes milletin yükselmesi için bir arada çalışıyor. Ancak “Sermayeye bu kolaylıklar tanınırken işçilere neler verildi” diye soralım. Milli bir burjuvazi yaratma hedefiyle yola çıkan kurucu kadroların işçilerin taleplerine yönelik cevapları oldukça sertti. İzmir İktisat Kongresi’nde bir işçi grubu bulunmasına ve taleplerinin bir bölümünün kongre kararlarına girmesine rağmen, bu taleplerin hayata geçirilmesi sınırlı kaldı; bu dönemde gerçekleşen grevler şiddet yoluyla bastırıldı; 1926’da bir iş kanunun çıkartılması için meclise giden işçi temsilcileri gözaltına alındı. 5

İktisat Kongresine katılan işçilerin talebi olan 8 saat olmasını, haftada bir gün ücretli izin verilmesini ve gece mesailerinin sınırlandırılmasını talep talebi ancak 1936’da çıkarılan İş Kanunu olarak kısmen kabul edildi. Devlet, işçilerin günde 13-14 saat çalıştırılmasına, sermaye birikimini hızlandırmak adına göz yumdu. Yine işçilerin kongredeki taleplerinden olan sendika ve örgütlenme hakkı ise “toplumu böleceği” gerekçesiyle hiç karşılanmadı. Önce 1925’teki Şeyh Sait İsyanı sonrası çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile sol eğilimli amele cemiyetleri ve sendikalar kapatıldı. Ardından 1936 İş Kanunu ve 1938 Cemiyetler Kanunu ile sendika kurmak ve grev yapmak tamamen yasaklandı. Devlet, işçi ve işveren arasındaki uyuşmazlıklarda kendisini tek hakem ilan etti. İşçi sınıfının kendi haklarını korumak için doğrudan eylem yapma gücü elinden alındı. Sınıf esasına dayalı örgütlenmeye ilişkin yasak 1946’da kaldırıldı; 1947’de sendikal örgütlenme yasal zemine kavuştu. Sendika, toplu sözleşme ve grev hakları ise 1961 Anayasası’yla anayasal güvence kazandı. 12 yaşından küçük çocukların çalıştırılmasının yasaklanması, kadın işçilere doğum öncesi ve sonrası ücretli izin verilmesi gibi talepler ise 1930 yılında çıkarılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile kısmen karşılandı. Ancak devletin denetim mekanizmalarının yetersizliği ve “sermaye birikimi yaratma” anlayışı özellikle tekstil ve tarım sektörlerinde çocuk ve kadın emeğinin ucuz ve güvencesiz biçimde sömürülmesinin önüne uzun yıllar geçilememesine neden oldu.

ÜRETİM KÖYLÜYE, GELİR AĞAYA

Cumhuriyetin kuruluşunda ülkenin yüzde 80’ini oluşturan köylüler için de durum farklı değildi. Onlar da “imtiyazsız cumhuriyetin” nimetlerinden yararlandı. 1923-1929 arası dönemde tarımsal üretim hızla büyürken, tarımsal artık ürünün büyük kısmı büyük toprak sahiplerinde kalıyordu. Dönemin kanuni düzenlemeleri toprak mülkiyetini pekiştirmekte, büyük toprak sahiplerini kollamakta ve tarımsal ürün pazarlaması yapan ticaret sermayesini gözetmekteydi. Küçük topraklı köylüler, büyük toprak sahibi ağaların yarıcısı, ortakçısı ve marabası konumda bulunmaktaydı. Gökhan Atılgan’ın aktardığı 1927 yılına ilişkin verilere göre, ekilebilir toprakların yüzde 93’ü tarımsal nüfusun yüzde 24’ünün, kalan yüzde 7’si ise yüzde 76’sının elindeydi. 6 6

Yani bu dönem için devletçi-seçkinci kesime eklemlenmiş, daha çok ticaretle uğraşan, devlet teşekküllerinin kendisine devredilmesiyle gelişmesi arzulanan bir burjuvaziden ve büyük toprak sahibi ağalardan bahsedebiliriz. 7

%93Ekilebilir toprağın tarımsal nüfusun %24’ünün elindeki payı
%7Ekilebilir toprağın tarımsal nüfusun %76’sının elindeki payı

Kaynak: Gökhan Atılgan, “Türkiye’de Toplumsal Sınıflar: 1923–2010”, s. 331–332. İlk istatistiksel kaynak ayrıca doğrulanmamıştır.

BİNLERCE YILLIK HALKLAR NEREYE GİTTİ?

“Kimin cumhuriyeti” sorusunun ikinci en önemli cevabını yine İTC’den devralınan Türk-Müslüman bir toplum yaratmaya dönük uygulamalarda alıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde etnik kimliklere karşı takınılan tutum, “ulus-devlet” inşası ve “millî iktisat” yaratma hedefinin doğrudan bir yansıması oldu. Abdülhamit döneminde başlayan Osmanlı coğrafyasının kozmopolit yapısından homojen, tek bir siyasi ve ekonomik kimliğe sahip bir ulus yaratma hedefi İTC’den de devralınarak devam ettirildi. İTC, 1915 yılında Ermenilere yönelik 1,5 milyon insanın hayatını kaybettiği dünyanın en büyük soykırımına imza attı. Rum Ortodoks topluluklarına yönelik kitlesel sürgünler özellikle 1914’te Batı Anadolu’da yoğunlaştı. 1916 yılından itibaren ise iki yıl sürecek “Rumların Tehciri” ile bu süreç devam etti; Süryaniler ve Pontos Rumları ağır can kayıpları yaşadı; bu kayıpların sayıları dönem ve coğrafya belirtilerek kaynaklandırılmalıdır. 1923’de Lozan Barış Antlaşması’na ek olarak yapılan sözleşme uyarınca 1 milyon 200 bin Ortodoks Rum (250 bini Pontos’tan), topraklarından sökülerek Yunanistan’a zorunlu göç ettirildi. Mübadelenin dışında tutulan İstanbul Rumları ise Varlık Vergileri ile yıldırılıp, göçertileyince, 6-7 Eylül 1955’de başka bir kanlı saldırının hedefi oldu. Onlarcası katledildi, tecavüze uğradı, evleri, işyerleri yakıldı, yağmalandı. Bu saldırı sonrası İstanbul Rumları da topraklarından sürüldü. 1923 sonrasında da Trakya Yahudilerine uygulanan pogrom, Gazi, Maraş, Çorum, Madımak gibi toplu katliamlar ya da Rahip Santoro, Hrant Dink ve Zirve Yayınevi katliamı gibi cinayetler devam etti.

Taner Akçam bunu, Taner Akçam “Cumhuriyet rejiminin Hristiyan vatandaşlara yönelik politikasının iki temel ayağı vardır: Onların memleketlerinden sürülmesi ve dışarıda olanların ülke içine sokulmaması” 8 olarak tarifledi ve ekledi: Türkiye’de vatandaş eşitsizliğini temel almış bir Apertheid rejimi vardır. Ayrımcılık ve eşitsizlik tohumları bu devletin ‘kurtuluş ve kuruluş’ çimentosunda mevcuttur. 9 diye özetliyor.

ŞİDDET, ASİMİLASYON, ENTEGRASYON

KANUN NO. 1055 · 1927TEŞVİK-İ SANAYİ28. madde · Sanayi kuruluşlarında istihdam koşullarıARŞİV BELGESİ
TBMM özgün kanun metni · Kaynak belgesini açar; görsel özgün sayfanın birebir kopyası değildir.

1920’lerin sonlarında başlayan “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyayla kamusal alanda Türkçe dışında bir dil (Rumca, Ermenice, Ladino) konuşulması toplumsal ve idari baskıyla engellenmeye çalışıldı. Hristiyan vatandaşlar, hukuki vatandaşlık statülerine rağmen kamu görevlerine ve bazı mesleklere erişimde dışlayıcı uygulamalarla karşılaştılar; bunların kapsamı kurum ve dönem bazında incelenmelidir. 10 Mart 1924 Osmanlı Bankası İmtiyaz Süresini uzatan kanun, 2 Nisan 1924 Avukatlık Kanunu, 3 Mart 1926 ve 4 Temmuz 1934 Hâkimler Kanunu, 18 Mart 1926 Memurin Kanunu, 24 Ocak 1927 Eczaneler ve Eczacılar Hakkında Kanun, 28 Mayıs 1927 Teşvik-i Sanayi Kanunu, 26 Haziran 1927 Sigortacılığın ve Sigorta Şirketlerinin Teftiş ve Murakabesi Hakkında Kanun, 14 Nisan 1928 Tabebet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun, 11 Haziran 1932 Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun gibi çeşitli kanunlarla pekiştirildi. 10 Bu konuya değinen Barış Ünlü de “Örneğin bir yargıçtan adil olması ama aynı zamanda bir Türk olarak karar vermesi; bir gazeteciden cesur olması ama aynı zamanda bir Türk olarak haber yapması, bir akademisyenden bilimsel bakması ama aynı zamanda da bir Türk olarak bilim yapması beklenir” 11 der.

Bu düzenlemelerin uygulama boyutuna 1924 İstanbul Barosu tasfiyesi örnek gösterilebilir: İstanbul Barosu tarihçesine göre 960 kayıtlı avukattan 482’si ilk tasfiyede çıkarıldı; daha sonraki itiraz süreçleri ayrıca dikkate alınmalıdır. 1927 tarihli 1055 sayılı Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun 28. maddesi de teşvikten yararlanan işletmelerde belirli istisnalar dışında personelin Türk olmasını şart koşuyordu. Bu hükümler, hukuki vatandaşlık şartı ile Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlara yönelik fiilî ayrımcılığın ayrı ayrı incelenmesini gerektirir. 14, 15

KANUN NO. 2510 · 1934İSKÂN KANUNU10–12. maddeler · İskân, dil ve kültürel sınıflandırmaARŞİV BELGESİ
TBMM özgün kanun metni · Kaynak belgesini açar; görsel özgün sayfanın birebir kopyası değildir.
KANUN NO. 2884 · 1935TUNCELİ KANUNUÖzel idari ve askerî yönetim düzeniARŞİV BELGESİ
TBMM özgün kanun metni · Kaynak belgesini açar; görsel özgün sayfanın birebir kopyası değildir.

1934 tarihli 2510 sayılı İskân Kanunu, nüfusun yerleştirilmesini Türk kültürüne bağlılık ve ana dil gibi ölçütlerle düzenledi. 25 Aralık 1935 tarihli 2884 sayılı Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun ise Dersim’de askerî ve mülki yetkileri birleştiren özel bir yönetim oluşturdu. Bu hukuki çerçeve, 1937–1938 operasyonlarından önce kurulmuştu. 16, 17

Hristiyanlar dışında yer alan Kürtler ise “asimilasyon ve entegrasyon” yoluyla tek bir Türk kimliği altında eritilmek istendi. 1924 Anayasası ile ülkedeki herkes hukuken “Türk” kabul edildi. 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı, 1937 Dersim isyanları şiddetle bastırıldı, 1934 yılında çıkarılan İskân Kanunu ile Kürtler, asimile edilmelerini kolaylaştırmak amacıyla zorunlu göçe tabi tutuldu. Kürtçe konuşulması, yer isimlerinin değiştirilmesi ve etnik kimliğin kamusal alanda ifadesi yasaklandı. Kürtlerle ittifak kuran tüm güçlerde cumhuriyetin kurucu sözleşmesi olan Türklük Sözleşmesi tarafından aynı sonuçla yüz yüze kaldı. Özellikle 12 Eylül darbesi sonrasında binlerce sosyalist gözaltına alındı, işkence gördü, onlarcası ya idam edildi ya da işkencede öldürüldü. Barış Ünlü, sözleşme dışına çıkmanın bu caydırıcı yönünü “Türklük Sözleşmesi bir ödüllendirme ve cezalandırma mekanizmasıdır. Sözleşmeye uymayan cezalandırmak zorundadır, çünkü bu eylemiyle sözleşmeye uyumayabileceğini, böyle bir seçenek de olabileceğini gösterir, böylece bir ihtimal yaratır; ayrıca sözleşmeye uymayarak, sözleşmenin üzerine kurulduğu meselelere, söylemenin yasak olduğu konulara dair görüşlerini belirtebilir ve böylece sözleşmenin örtük ama herkesin bildiği ya da içten içe bildiği maddelerini açığa çıkarır, sözleşmeyi çıplaklaştırır. Ceza ölümden sürgüne işsizlikten dışlanmaya kadar pek çok biçim alabilir, fakat ceza verileceği kesindir” diye anlatır. 12

NE YAPMALI?

Tüm bu durum karşısında, akla tek bir soru geliyor. Ne yapmalı?

Biz de bunu kendiliğinden çözülmesine bırakamayız. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında yapılması gereken, geçmişin üzerini yeni bir kuruluş mitiyle örtmek değil, kuruluş sürecinin bütün sonuçlarıyla yüzleşmektir. Rumların, Ermenilerin ve Süryanilerin yaşadıkları; Kürtlerin inkârı ve zorunlu iskân politikaları; işçi sınıfının örgütlenme haklarının sınırlandırılması ve sermayenin belirli ellerde yoğunlaştırılması, bugünün demokratik sorunlarından bağımsız bir geçmiş değildir.

Savaş koşullarında ve dönemin ruhuyla yoğrulmuş kuruluş anlatısı, demokratik bir gelecek önünde ciddi bir engel olarak durmaya devam ediyor. Taner Akçam bunu “Geçmişin boğazımıza sarılmış soğuk elidir bu” diye anlatırken, onun da dikkat çektiği gibi yurttaşlarının önemli bir kesiminin “hain” ve “ulusal varlığa yönelik tehdit” olarak gören bir bakışın demokratik bir gelecek kurma şansı yoktur. 13

Cumhuriyet ancak yurttaşlığı etnik, dinsel ve sınıfsal ayrıcalıklardan kurtarabildiği; geçmişte mağdur edilen halkların tarihini kendi tarihinin parçası kabul edebildiği ve emekçilerin siyasal ve ekonomik haklarını gerçek anlamda güvence altına alabildiği ölçüde herkesin cumhuriyeti olabilir.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru Cumhuriyet’i savunmak ya da reddetmekten önce şudur: Nasıl bir cumhuriyet ve kimin cumhuriyeti?

Geçmişle yüzleşen, tekçi kimlik anlayışını reddeden, halkların eşitliğini ve emeğin haklarını esas alan demokratik bir cumhuriyet yaratılmadıkça, “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” sözü tarihsel bir iddia olmaktan öteye geçmeyecektir.

KAYNAKÇA

  1. Fikret Başkaya, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto: Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı?, 2016, Yordam Yayınları, sf. 15 ↩ Metne dön
  2. Fikret Başkaya, Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto: Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı?, 2016, Yordam Yayınları, sf. 220 ↩ Metne dön
  3. V. İlyiç Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yayınları, 1992 s. 45 ↩ Metne dön
  4. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, 50 Yılda Türk Sanayii , Sanayi ve Teknoloji Bak. Yay., Ankara: 1973 , s. 4. ↩ Metne dön
  5. Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar. İstanbul: İletişim Yayınları. s. 137 ↩ Metne dön
  6. Gökhan Atılgan, Türkiye’de Toplumsal Sınıflar: 1923-2010, 1920’den Günümüze Türkiye’de Toplumsal Yapı ve Değişim. Der: Faruk Alpkaya, Bülent Duru, Ankara: Phoenix Yayınevi. s. 331-332 ↩ Metne dön
  7. Türkiye İktisat Tarihi 1908-2005. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları. s. 50-52 ↩ Metne dön
  8. Taner Akçam, Yüzyıllık Apartheid: 1918-1923 Türkiyesi: Bağımsızlık ve Apartheid Rejiminin İnşası, 2023, Aras Yayıncılık s.74 ↩ Metne dön
  9. Taner Akçam, Yüzyıllık Apartheid: 1918-1923 Türkiyesi: Bağımsızlık ve Apartheid Rejiminin İnşası, 2023, Aras Yayıncılık s. 141 ↩ Metne dön
  10. Taner Akçam, Yüzyıllık Apartheid: 1918-1923 Türkiyesi: Bağımsızlık ve Apartheid Rejiminin İnşası, 2023, Aras Yayıncılık s.80-81 ↩ Metne dön
  11. Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, 2018, Dipnot Yayınları s. 213 ↩ Metne dön
  12. Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, 2018, Dipnot Yayınları s. 176 ↩ Metne dön
  13. Taner Akçam, Yüzyıllık Apartheid: 1918-1923 Türkiyesi: Bağımsızlık ve Apartheid Rejiminin İnşası, 2023, Aras Yayıncılık s. 141 ↩ Metne dön
  14. İstanbul Barosu, “Tarihçe”, https://istanbulbarosu.org.tr/tarihce; Umut Karabulut, “Muhâmât Kanunu: Türkiye’de Avukatlık Kurumunun Düzenlenmesi ve İstanbul Barosunda Yaşanan Tasfiyeler”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi 13/27 (2013). ↩ Metne dön
  15. Teşvik-i Sanayi Kanunu, Kanun No. 1055, 28 Mayıs 1927, md. 28, TBMM Kanunlar Dergisi, c. 5. ↩ Metne dön
  16. İskân Kanunu, Kanun No. 2510, 14 Haziran 1934, md. 10–12, Resmî Gazete, 21 Haziran 1934, sayı 2733. ↩ Metne dön
  17. Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Kanun No. 2884, 25 Aralık 1935, Resmî Gazete, 2 Ocak 1936, sayı 3195. ↩ Metne dön
Metin: Tolga Güney · Yayına hazırlık için HTML sürümü · Görseller kaynak açıklamalarıyla kullanılmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir