Tamer Çilingir
8 Temmuz 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu, Strasbourg’daki Genel Kurul oturumunda “1974 Türk işgalinin Kıbrıslı kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkileri ile Türk kuvvetlerinin işlediği suçlar ve bunların toplumsal cinsiyet eşitliği üzerindeki sonuçları” başlıklı kararı kabul etti. Kararda Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki askerî varlığı bir kez daha “devam eden hukuka aykırı işgal” olarak nitelendirilirken, Türk askerlerinin adadan çekilmesi çağrısı yinelendi. Avrupa Parlamentosu ayrıca Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletler kararları doğrultusunda çözülmesi gerektiğini vurgulayarak, Türkiye’nin iki devletli çözüm yaklaşımını da reddetti.
Avrupa Parlamentosu’nun bu kararını okurken aklıma tek bir soru geldi:
Eğer Avrupa Birliği gerçekten Kıbrıs’ın kuzeyini elli iki yıldır devam eden hukuka aykırı bir işgal olarak görüyorsa, neden elli iki yıldır bu işgali sona erdirecek ciddi ve sonuç alıcı bir siyasi irade ortaya koymuyor?
Avrupa Parlamentosu, son raporunda bir kez daha Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki askerî varlığını “devam eden hukuka aykırı işgal” olarak nitelendirdi.
Peki şimdi sormak gerekiyor:
Eğer ortada gerçekten bir işgal varsa, Avrupa Birliği elli iki yıldır neyi beklemektedir?
İşgal, uluslararası hukukun en ağır ihlallerinden biridir. Dünyanın herhangi bir yerinde bir ülkenin başka bir ülkenin toprağını askerî güçle kontrol altında tutması kabul edilemez. Avrupa Birliği de Kıbrıs söz konusu olduğunda tam olarak bunu söylemektedir.
Öyleyse neden elli iki yıldır yalnızca rapor yazılıyor?
Neden her yıl aynı cümleler kuruluyor?
Neden aynı kararlar oy çokluğuyla kabul ediliyor ama işgali sona erdirecek siyasi ve diplomatik irade ortaya konulmuyor?
Bir işgali yalnızca kınamak yeterli değildir.
İşgale karşı mücadele etmek gerekir.
İşgali sona erdirmek için uluslararası hukuk işletilir.
Diplomatik baskı kurulur.
Siyasi bedeller ortaya konur.
Aksi hâlde “işgal” sözcüğü, içi boşaltılmış bir siyasi slogana dönüşür.
Avrupa Birliği’nin bugün karşı karşıya olduğu sorun tam da budur.
Kendi raporlarında “işgal” dediği bir fiilî durumu elli iki yıldır değiştirememiştir.
Daha da vahimi, değiştirmek için güçlü ve kararlı bir girişim de ortaya koymamıştır.
Bu nedenle şu soru artık ertelenemez:
Avrupa Birliği gerçekten Kıbrıs’taki işgalin sona ermesini mi istemektedir, yoksa her yıl yayımlanan raporlarla vicdani ve siyasi sorumluluğunu yerine getirdiğini mi düşünmektedir?
Bir hukuk düzeni, ihlalleri tespit etmekle değil, onları ortadan kaldırabilmekle anlam kazanır.
Bir siyasi birlik de ilkelerini yalnızca metinlerde savunduğu ölçüde değil, onları hayata geçirebildiği ölçüde güvenilir olur.
Bugün Avrupa Birliği’nin Kıbrıs politikası tam da bu nedenle ciddi bir inandırıcılık sınavıyla karşı karşıyadır.
Çünkü elli iki yıldır “işgal” diyorsanız, artık karar yayımlamayı değil, işgali sona erdirmeyi konuşmanız gerekir.
Aksi hâlde tarih, Avrupa Birliği’nin Kıbrıs konusundaki tavrını, ilkelerini uygulayamayan ya da uygulamak istemeyen bir siyasetin örneği olarak yazacaktır.

