Tamer Çilingir
Kayıplar, DNA ve Devletlerin Sakladığı Gerçekler
1974 Kıbrıs işgalinin üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti. Fakat savaşın bıraktığı yıkım yalnızca işgal edilen topraklarla sınırlı kalmadı; binlerce insanın yaşamı, hafızası ve ailesi de bu yıkımın içinde parçalandı. Bugün hâlâ yüzlerce kayıp insanın akıbeti bilinmiyor. Bazılarının kemikleri yeni bulunuyor, bazılarının isimleri ise hâlâ devlet arşivlerinin karanlığında bekletiliyor.
Türk devletinin 1974’te Kıbrıs’a yönelik gerçekleştirdiği askeri müdahale, resmi söylemde yıllarca “barış harekâtı” olarak sunuldu. Oysa gerçek, işgalin beraberinde getirdiği ölüm, zorla yerinden etme, toplu mezarlar, kayıplar ve kalıcı travmadır. Bir halkın hafızasında tank paletlerinin izi yalnız toprakta değil, nesiller boyunca ruhlarda kalır.
Kıbrıslı Rum kayıplar meselesi bu nedenle yalnızca savaşın yan ürünü değildir; işgalin insanlığa bıraktığı en ağır suç dosyalarından biridir.
Fakat acı olan yalnızca işgalin kendisi değildir.
Daha acı olan, aradan geçen 52 yıla rağmen devletlerin hakikati tam olarak açığa çıkarmamış olmasıdır.
Son günlerde Kıbrıs basınında yer alan haberler, kayıp yakınlarının yalnızca Türk işgalinin değil, kendi devletlerinin bürokratik duyarsızlığının da mağduru olduğunu gösteriyor. Kayıp yakınlarına yöneltilen o korkunç soru her şeyi özetliyor:
“52 yıl sonra bunlar yine ne istiyor?”
Bu cümle bir bürokratik yorgunluk ifadesi değildir. Bu, hafızaya karşı kurulmuş devlet kibirinin dilidir.
Bir anne, bir eş, bir çocuk 52 yıl sonra ne ister?
Mezar ister. Hakikat ister. Yasını tamamlamak ister.
İnsanlığın en temel ihtiyacı olan vedayı ister.
Kıbrıs’ta kayıpların kimliklendirilmesinde DNA teknolojisinin yeniden gündeme gelmesi bu yüzden önemlidir. Kimyasal maddeler nedeniyle yıllarca kimliği saptanamayan kemikler, bugün yeni genetik yöntemlerle incelenebiliyor. Bilim, devletlerin susturduğu gerçekleri ortaya çıkarma potansiyeline sahip.
Bu durum bize önemli bir şeyi gösteriyor:
DNA’yı milliyetçi safsatalar için kullananlarla, DNA’yı hakikate ulaşmak için kullananlar aynı yerde durmuyor.
Birinciler DNA’yı “ırk”, “saf kan”, “ulusal üstünlük” fantezileri için kullanır.
İkinciler ise kayıpların adını geri vermek için.
Birinde kibir vardır.
Diğerinde yas.
Birinde propaganda vardır.
Diğerinde insanlık.
Bugün Yunanistan ve Pontos çevrelerinde DNA testleri üzerinden yürüyen tartışmalara bakınca da aynı ayrımı görmek gerekiyor. DNA bir halkın acısını küçümsemek, kimlik polisliği yapmak ya da milliyetçi üstünlük üretmek için kullanıldığında bilimin kendisi ideolojik bir silaha dönüştürülür.
Oysa bilim, kimliği buyurmaz; tarihi aydınlatır.
Kıbrıs’taki kayıplar bunun somut örneğidir. Kemikler yalan söylemez. Toplu mezarlar propaganda yapmaz. DNA milliyetçilik üretmez; saklanmış ölümü açığa çıkarır.
Türk işgalinin açtığı yaralar hâlâ kapanmadı.
Kuzey Kıbrıs’ta hâlâ askeri varlık sürüyor. Mülksüzleştirme, demografik müdahale ve tarihsel dönüşüm devam ediyor. İşgal yalnızca 1974’e ait bir olay değil; sonuçları bugün de yaşayan bir siyasal gerçekliktir.
Ancak yüzleşme yalnız Ankara’dan beklenemez.
Kendi toplumları içinde de devletlerin hesap vermesi gerekir.
Kayıpların dosyalarını gizleyenler, yardımları kesenler, aileleri yıllarca süründürenler de tarihin karşısında sorumludur.
Çünkü inkâr yalnız suç işleyenin dili değildir.
Suskunluk da suç ortaklığı yaratır.
Kayıplar meselesi bize bir kez daha şunu hatırlatıyor:
Devletler çoğu zaman gerçeği yönetmek ister.
Halklar ise gerçeği bilmek.
Bu ikisi her zaman aynı şey değildir.
Bugün Kıbrıs’ta, Pontos’ta, Küçük Asya’da, Dersim’de, Batı Ermenistan’da, Kürdistan’da aynı temel soru karşımızda duruyor:
Ölülerin adlarını kim geri verecek?
Adaletin ilk şartı hatırlamaktır.
Çünkü unutulan her kayıp, faili korur.
Hatırlanan her isim, inkâr duvarında açılmış bir çatlaktır.
Hakikat bazen geç gelir.
Ama geldiğinde, mezar taşından daha ağır konuşur.

