Ortancabulut Bayram Bulut
Ama korkmayın.
Bu hayalet ne Sümela’nın taşlarından inen bir papazdır ne de geceleri Maçka’nın sisleri içinden çıkıp Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmeye çalışan bir “Pontusçu”.
Bu hayalet, Trabzonlu nun hafızadır.
Ve hafıza, bu memlekette en tehlikeli şeylerden biridir.
Çünkü bu topraklara sonradan egemen olup üzerine oturanlar, insanlara bazı şeyleri unutturmak için ellerinden gelenleri ardlarına koymazlar.
Önce dilini unuttururlar.
Sonra adını.
Sonra komşusunu.
Sonra o komşunun neden artık yanında olmadığını.
En sonunda da dönüp şu soruyu sorarlar bize.
E hadi, hani gösterin “Pontus nerede?”
İnsan bazen mezarlıklara bakıp yapıştırmak ister cevabı bunların suratına, ama hiç birinin mezar taşı yoktur.
İnsan bazen bir evin duvarında kalmış eski bir taş yazıya, bırak o taşı ev yoktur.
Bazen yaşlı bir ninenin ağzından dökülen, torununun anlamadığı birkaç kelimeye diyeceğim ama dil bile yoktur.
Pontus, haritalara çizilmiş gizli bir devlet projesi olsa ne yazar olmasa ne.
Pontusça, yani Trabzon Rumcası, bir düşman ülkenin şifresimidir ki.
Benim ana dilimdir.
Bir insanın ana dilinden neden korkulur?
Bir dil konuşulduğunda devlet neden tedirgin olur?
Çünkü dil yalnızca kelimelerden ibaret değildir. Dil, insanın dünyayı hangi pencereden gördüğüdür. Bir dil öldüğünde yalnızca sözcükler ölmez, bir coğrafyanın hafızası da teker teker gömülür, yok olur.
Bunun için modern devletler çoğu zaman mezar kazıcı gibi çalışır.
Önce standartlaştırır.
Sonra tekleştirir.
Sonra “makbul vatandaş” üretir Türkiyedeki gibi.
Hegel devleti tarihin aklına doğru yürüyen büyük bir organizma gibi düşünebilirdi. Ama bizim coğrafyamızda devlet çoğu zaman kendisini tarihin aklı değil, tarihin sansürü olarak gösterdi.
Ne hatırlayacağımıza o karar verir.
Hangi acının “şehadet”, hangisinin “ihanet” olduğuna o karar verir.
Kimin mezarına çiçek bırakılabileceğini, kimin mezarının utanç sayılacağını bile o belirler.
Ve sonra bize kardeşlikten söz eder.
Elbette tarih, milliyetçi broşürlerin anlattığı kadar basit değildir.
Devletlerin en sevdiği mantık şudur:
Önce bir düşman yarat.
Kolay iş.
Sonra düşmanı bir halkla özdeşleştir.
O potansiyel de var.
Sonra o halkın dilini, dinini, evini, malını, mezarını ve hatırasını “güvenlik meselesi” ilan et.
Harika, iyi gidiyorsun.
Sonra buna tarih de.
Hıh, al işte sana gerçek tarih.
Tehcir de böyle bir kelimedir zaten.
Gerçekoğlu gerçektir.
Hele bir bürokrasisi vardır bu ülkenin cinayetin en temiz eldiveni o gibidir.
“Sevk.”
On numara.
“Nakil.”
Harika.
“İskân.”
Bravo.
“Güvenlik.”
Fevkalade.
Kelimeleri değiştirebilirsiniz ama, insanın çektiği acıları asla.
Karadenizli Rumlarının zorla yerlerinden edilmesi, katledilmeleri ve zorunlu göçlerin yarattığı ölüm ve yıkım, bugün hâlâ dürüstçe konuşulmayı bekleyen bir tarihtir.
Ama bizde tarih konuşulmaz.
Tarih, ezberlenir.
Ezber bozan ise hemen “hain” olur.
Sonra Topal Osman çıkar karşımıza.
Bir tarafın yalnızca kahramanı.
Başka bir tarafın yalnızca katili.
Ben putlarla arası iyi olmayan bir insanım.
Taştan yapılmış heykelleri de, insan etiyle yapılmış milliyetçi heykelleri de sevmem.
Topal Osman’ın hayatı, bu toprakların nasıl bir şiddet değirmeninden geçtiğinin örneklerinden biridir. Hakkındaki suçlamaları, yargılamaları, Rumlara yönelik şiddet eylemleriyle ilişkilendirilmesi, çete savaşlarının ve devlet destekli güç ilişkilerinin iç içe geçmesi; bunların hiçbiri boynuna “milli kahraman” tabelası asılarak ortadan kaldırılamaz.
Karadeniz’de yaşanan bütün tarihi gerçekleri bir halkın masumiyeti üzerinden değerlendirmek yerine, tarihin bokunda boncuk aramakta asla abesle iştigal değildir.
Benim derdim, bir milliyetçiliği başka bir milliyetçilikle değiştirmek asla olamaz.
Kimse Türk milliyetçiliğinin karşısına Rum milliyetçiliğini koyma arzusunda da değildir bu saatten sonra.
Ben bayrakların kavgasından önce insanların hayatına bakıyorum.
Çünkü mezarlığa dikilen bütün bayraklar aynı rüzgârda yırtılır.
Bugün Sümela’da bir ayin yapılıyor.
Din adamları Maçka Belediyesi’ni ziyaret ediyor.
Karşılıklı hediyeler veriliyor.
Ve birileri hemen sirenleri çalmaya başlıyor:
“Pontusçular!”
“Kara papaz!”
“Vatan elden gidiyor!”
İnsanın gerçekten gülmesi geliyor.
Yüz yıldır bir dilin konuşulmasından korkmuşsun.
İnsanları göç ettirmişsin.
Mübadeleyle bir coğrafyanın demografisini değiştirmişsin.
Köylerin adlarını değiştirmişsin.
Çocuklara başka bir dil öğretmişsin.
Sonra yüz yıl sonra üç papaz bir belediyeye gidince,
“Eyvah! Pontus devleti kuruluyor!”
Bu kadar mı kırılgan bir devlet tahayyülünüz var sizin?
Bir ayinle yıkılacaksa yıkılsın zaten.
Bir insanın ana diliyle konuşmasından korkuyorsa, o devletin sorunu o insan değil, kendi vicdanıdır.
Zafer Partisi’nin milliyetçiliği bu korkudan besleniyor.
Siyaset yapmıyorlar; sürekli bir istila filmi çekiyorlar.
Her yabancı potansiyel tehditdir onlar için, başkanları tutuklandığında düşman hukuku diyordu, oysa o hukuk onlara dosttu, bizim düşmanımızdı.
Her farklı kimlik potansiyel bölücüleri.
Her tarihsel hafıza bir komplo onlar için.
Her başka dil, devletin kapısına dayanmış düşman ordusudur.
Korkuyu siyasete çevirip sonra o korkunun oyunu topluyorlar.
İYİ Parti’ye gelince…
Merkez sağ milliyetçiliğin daha ütülü, daha diplomatik, daha “makul” görünen yüzü sözde.
Sizce cümleleri biraz daha yumuşak mı geliyor size.
Kravatları daha düzgün olabilir, ona birşey diyemem.
Ama devlet kutsal, millet homojen ve farklılık sürekli kontrol altında tutulması gereken bir mesele olarak görüldüğü sürece, ambalaj değişir; içerik pek değişmez.
Bir laf vardır, “aynı kumaşın laciverti.”
CHP ise ayrı bir trajedi.
Trajedi evet gülmeyin.
Bir zamanlar kendisini özgürlük, modernlik ve ilerleme ile anlatan bir partinin, devlet aklının en eski reflekslerini gerektiğinde hâlâ ne kadar kolay taşıyabildiğini görüyoruz.
CHP’nin sorunu yalnızca sağa kayması değildir.
Sorunu, devletin çizdiği tarihsel sınırların dışına çıkmakta zorlanmasıdır.
Kürt meselesinde devlet refleksi.
Ermeni meselesinde devlet refleksi.
Rum meselesinde devlet refleksi.
Alevilikte devlet refleksi.
Söz konusu gerçekten özgürlük olduğunda, bir anda bütün partiler aynı koridorda yürümeye başlıyor.
Biri yüksek sesle bağırıyor.
Biri kibarca konuşuyor.
Biri “milli hassasiyet” diyor.
Biri “devletin bekası.”
Ama kapının üzerinde aynı kelime yazıyor:
“Sus konuşma düzen böyle.”
Benim kavgam da tam burada başlıyor.
Ben dindar biri değilim.
Dinle özel bir ilişkim hiç yok.
Sümela’daki ayine gitmem de.
Bir papazın duasına da ihtiyacım yok.
Bir imamın vaazına asla asla.
Ama benim inançsız olmam, başkasının inancını yok etmek için bana yetki vermez.
Ben kilisenin özgürlüğünü savunurken caminin de özgürlüğünü savunurum.
Ben derken, ben mübarek biri değilim, bu insan olanın durması gerektiği eşiktir.
Haa ama ikisinin de devlet üzerinde tahakküm kurmasına karşı çıkarım.
Çünkü özgürlük, yalnızca benim gibi yaşayanların özgürlüğü değildir.
Özgürlük, benim sevmediğim hayatın da var olabilme hakkıdır.
Voltaire’e atfedilen o meşhur düşüncenin ruhu burada hâlâ geçerlidir: Bir fikre karşı çıkabilirsin; ama o fikrin var olma hakkını savunmak zorundasın.
Ben bir papazı sevmek zorunda değilim.
Ama onun belediyeye girmesinden korkacak kadar da zavallı değilim.
Trabzon’un sokaklarında bir hayalet dolaşıyor dedim ya.
Evet.
Dolaşıyor.
Bazen Of’un bir köyünde unutulmaya yüz tutmuş bir kelime olarak.
Bazen Maçka’da yaşlı bir insanın dilinden koparak.
Bazen Sümela’nın duvarlarından haykırarak.
Bazen de mübadeleyle Yunanistan’a gönderilmiş insanların torunlarının acı hatıralarında uçarak.
Bazen de benim ağzımdan çıkan bir küfürden ilham alarak.
O hayaletin adı bölücülük değil kardeşim.
O hayaletin adı hatırlamak.
Ve hatırlamak, iktidarlar için her zaman tehlikelidir.
Çünkü hafızası olan insan soru sorar.
“Bu insanlar nereye gitti?” der.
“Bu köyün eski adı neydi?” der.
“Bu dili neden konuşamıyorum?” der.
“Bu hikâyeyi neden okulda öğrenmedim?” der.
“Topal Osman’ın yalnızca kahramanlıklarını neden anlatıyorsunuz da hakkında ortaya atılan suçlamaları konuşmaktan korkuyorsunuz?” der.
“Tehcirin, sürgünün ve mübadelenin insan hayatında ne bıraktığını neden konuşamıyoruz?” der.
Ve en tehlikeli soruyu sorar:
Bana anlatılan tarih, kimin işine yarıyor?
İşte hayalet tam o anda görünür Trabzon’un ara sokaklarında.
Bir çay ocağında.
Bir balıkçı teknesinde.
Bir kahvede.
Bir belediye binasının önünde.
Belki de bir gün, “Kara Papaz!” diye bağıranların omzuna dokunur.
Ve şöyle der:
“Benden korkmayın.
Ben sizin düşmanınız değilim.
Ben sadece unutturduğunuz şeylerin hafızasıyım.”
Ben Trabzonluyum.
Ana dilim Trabzon Rumcasıysa bundan da asla utanmam.
Türkçeyi konuşurum, Pontusçayı konuşurum; gerekirse dünyanın bütün dillerinde aynı şeyi söylerim:
Hiçbir halk düşmanım değildir.
Benim düşmanım halkları birbirine kırdıranlardır.
Benim düşmanım insanları soyuna, dinine ve diline göre sınıflandıranlardır.
Benim düşmanım, kendi tarihinin bütün karanlıklarını “milli mesele” diye halının altına süpürenlerdir.
Benim düşmanım, ölülerden bile korkanlardır.
O yüzden bırakın hayalet dolaşsın.
Sürün onu Trabzon sokaklarına, Sümela’dan Maçka’ya.
Maçka’dan Giresun’a, Giresun’dan Samsun’a.
Köy köy, sokak sokak.
Bırakın insanlar yeniden sorsun:
Kimdik?
Kimleri kaybettik?
Kimleri gönderdik?
Kimlerin dilini susturduk?
Ve en önemlisi:
Bize bütün bunları unutturan kimdi?
Çünkü bir gün bu memleket gerçekten özgürleşecekse, önce hayaletlerden korkmayı bırakmak zorunda.
Hayaletler geri dönmez.
Asıl geri dönmesi gereken şey, insanın kendi vicdanı olmalıdır.
Ve vicdanın pasaportu yoktur.
Bayrağı yoktur.
Resmî ideolojisi hiç yoktur.
Vicdanın yalnızca bir sorusu vardır:
İnsan insana bunu nasıl yaptı?

