Trakya, Türk dış politikasının deneme sahası değildir. Burası Helen toprağıdır ve burada yaşayan vatandaşlar, araçsallaştırmaya, baskıya ve propagandaya karşı korunmalıdır.

Hristos Konstantinidis

Kaynak: geopolitico.gr

Trakya’da Yeni Bir Provokasyon Dalgası

Trakya’daki yeni hareketlilik, başrolde sözde müftülerin bulunduğu ve Türk konsolosluğunun sürekli rolünün arka planı oluşturduğu bir gelişme olarak, Atina’nın artık yarım ağızla ele almaya devam edemeyeceği bir meseleyi yeniden gündeme getiriyor: ülke içinde Yunan hukuk düzeninin örgütlü biçimde sorgulanması.

Buna vesile olan olay, 2024 yılında Çınar Camii’nde yasal Müftü Vekillerinin Türkiye devletinin yönlendirdiği kişiler tarafından saldırıya uğraması nedeniyle İskeçe Adliye Sarayı önünde düzenlenen organize gösteri oldu. Olaylar öyle bir noktaya vardı ki, Trakya’da bir ayaklanma provası yapıldığı yönünde yorumlar yapıldı. Trakya, Türkiye’nin sürekli hedefinde bulunan ve Ankara tarafından Yunanistan’a karşı devamlı şekilde siyasi söylemlerde kullanılan bir bölgedir.

Nitekim Türk basınında yer alan bazı analizler de tesadüf değildir. Bunlardan biri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın çevresiyle ilişkili olduğu ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın görüşlerini yansıttığı düşünülen gazeteci İbrahim Karagül’e aittir. Karagül’ün 15 Mayıs 2026 tarihinde X platformunda yaptığı paylaşım, yalnızca Yunanistan’ın sınırlarını açıkça sorgulamakla kalmamış, aynı zamanda sözde “Batı Trakya Türk Cumhuriyeti”nin yeniden kurulmasından da söz etmiştir.

Türk Avukatların İskeçe Çıkarması

Trakya’daki yerel medya kuruluşlarının aktardıkları son derece dikkat çekicidir. pameevro.gr sitesinden şu ifadeler aktarılmaktadır:

“Ankara, durumu kontrol altında tuttuğunu göstermek isteyerek Türkiye’den takviye güçler gönderdi. Ankara, İstanbul ve Edirne Barolarından oluşan adeta bir hukukçu ordusu İskeçe’ye geldi ve Yunan mahkemelerinin önünde siyasi propaganda yaptı. Yaptıkları açıklamalar ise Yunan egemenliğine ve mevzuatına yönelik bir provokasyon niteliğindeydi.

İstanbul Barosu adına konuşan bir avukat, davayı ‘tamamen siyasi’ olarak nitelendirdi ve iddianamenin geri çekilmesini talep etti. Aynı kişi, yasal müftülerin şiddet kullanılarak engellenmesini ve kendilerine yönelik hakaretleri, utanmazca bir tavırla, sadece ‘hakları çerçevesinde eleştiri yapılması’ olarak göstermeye çalıştı.

İkinci bir Türk avukat ise daha da ileri giderek Yunan devletinin müftü atama hakkını doğrudan sorguladı. ‘Anlaşmaların ihlal edildiğini’ öne sürdü ve Lozan Antlaşması’nın açıkça ve yalnızca Müslüman azınlığı tanımasına rağmen, ‘Türk azınlığa’ selam gönderdi.

Mahkeme dışında yaşananlar, bu yapıların yaratmaya çalıştığı derin ayrılığı gözler önüne serdi. Bir tarafta Gümülcine, Dedeağaç ve Dimetoka’dan hukukun üstünlüğünü desteklemek için gelenler vardı. Diğer tarafta ise konsolosluğun yönlendirdiği kalabalık, gerginliği tırmandırdı; sözlü çatışmalar yaşandı ve mahkeme iki kez duruşmaya ara vermek zorunda kaldı.

Olayların en öfke verici yönlerinden biri, artık bağımsız milletvekili olan İskeçe Milletvekili Hüseyin Zeybek’in orada bulunmasıydı. Türkiye tarafından değil, Yunan vatandaşları tarafından seçilerek Yunan Parlamentosu’nda onları temsil etmek üzere görevlendirilen bu kişi, ön saflarda yer aldı; bağırdı, kışkırtıcı tavırlar sergiledi ve Ankara’nın gayriresmî yapısına destek verdi.

Türk Konsolosluğunun Trakya’daki Rolü

On yıllardır Türkiye, Trakya’daki azınlığı araçsallaştırmaya çalışmakta; dinî, eğitimsel ve siyasi temsil meselelerine müdahale etmektedir. Gümülcine’deki Türk Konsolosluğu sistemli biçimde bir nüfuz mekanizması olarak faaliyet göstermekte ve din özgürlüğünü değil, Ankara’nın jeopolitik nüfuzunu genişletmeyi amaçlayan bir gündemi dayatmaya çalışmaktadır.

Müftülük Meselesi Neden Kritik?

Müftülük meselesi bu çatışmanın merkezinde yer almaktadır. Yunanistan, yalnızca dinî görevleri bulunan değil, aynı zamanda azınlık mensuplarının aile ve miras hukukuna ilişkin belirli yetkilere sahip olan yasal müftüleri tanımaktadır. Dolayısıyla bu makam basit bir dinî görev değildir. Hukuki sonuçlar doğuran kurumsal bir pozisyondur ve bu nedenle devlet, yasallığı güvence altına almakla yükümlüdür.

“Seçilmiş Müftüler” ve Paralel Meşruiyet

Buna karşılık Ankara ve onun mekanizmaları, “seçilmiş müftüler” imajını öne çıkararak Yunan toprakları içinde paralel bir meşruiyet oluşturma çabasındadır. Bu, din özgürlüğü değildir. Bu, dinî bir kılıf altında egemenliğin sorgulanmasıdır.

Ortaya çıkan soru son derece makuldür:

Yunanistan, konsolosluk yönlendirmesiyle organize edilen ve devlet kurumlarını hedef alan bu tür hareketlere daha ne kadar tahammül edecektir?

İtalya Örneği ve Hukuk Düzeninin Korunması

İtalya örneği, bir devlet hukuk düzenini korumak istediğinde ne kadar hızlı ve kararlı davranabildiğini göstermektedir.

Brescia kentinde Pakistan kökenli bir imam, gizli görev yapan bir gazetecinin saklı kamerayla çektiği ve imamın dokuz yaşındaki kız çocuklarının evliliğini dahi savunduğunun öne sürüldüğü görüntülerin yayımlanmasının ardından sınır dışı edildi. Konu İtalyan televizyonlarında geniş yankı uyandırdı, kamuoyunda büyük tepki oluştu ve yetkililer gecikmeden harekete geçti. İmamın geçerli bir oturma iznine sahip olmadığı tespit edildi ve kendisi derhal İslamabad’a gönderilmek üzere sınır dışı edildi.

İtalya’nın verdiği mesaj son derece açıktı:

Bir ülkenin temel değerlerine ve hukuk düzenine karşı çıkanlar bunun sonuçlarına katlanırlar.

Yunanistan da bu tür örneklerden ders çıkarmalıdır. Ancak bunu aşırılıklara kaçmadan, gösteriş amaçlı hareketlere başvurmadan; ciddiyetle, kurumsal kararlılıkla ve hukukun eksiksiz uygulanması yoluyla yapmalıdır.

Din özgürlüğü mutlak biçimde saygı duyulması gereken bir haktır. Ancak konsolosluk kaynaklı yönlendirme ve manipülasyon bir hak değildir. Bu bir meydan okumadır.

Trakya’da yaşayanlar Müslüman inancına sahip Yunan vatandaşlarıdır. Tam haklara ve yükümlülüklere sahiptirler. Ankara’nın, Yunan devletinin kendi kurumlarını nasıl düzenlediğine müdahale etmek için hiçbir gerekçesi yoktur. Hele ki Yunan toprakları içinde paralel bir otorite gibi davranması kabul edilemez.

Bu durum açık biçimde bir hibrit tehdit olarak tanımlanmaktadır ve son yıllarda tehlikeli boyutlara ulaştığı ileri sürülmektedir.

Atina yönetimi, düşük profilli siyaset anlayışını, bunun zayıflık olarak algılandığı durumlarda terk etmek zorundadır.

Konsolosluğun perde arkasından yönlendirme yaptığı her seferde, Yunan karşıtı bir zemine sahip gösteriler düzenlendiğinde her seferde, yasal kurumların yerine başka yapıların geçirilmesi amaçlandığında her seferde, verilecek yanıtın hızlı olması gerektiği savunulmaktadır.

Kendi sınırları içinde paralel iktidar yapılarının varlığına göz yuman ciddi bir devlet yoktur.

Üçüncü bir ülkenin kendi topraklarında hangi kişinin dinî veya kurumsal bir rol üstleneceğini belirlemesine izin veren herhangi bir Avrupa ülkesi de yoktur.

Trakya, Türk dış politikasının deneme alanı değildir.

Burası Yunan toprağıdır ve burada yaşayan vatandaşlar; araçsallaştırmaya, baskıya ve propagandaya karşı korunmalıdır.

Müftüler Meselesi: Egemenlik ve Hukuk Devleti Sorunu

Müftüler meselesi yalnızca idarî bir konu değildir.

Bu mesele; egemenlik, hukuk devleti ve ulusal onur meselesidir.

Türkiye bu konuyu bir baskı aracı olarak kullanmakta ısrar ettiği sürece, Yunanistan da buna açık kurallarla, net sınırlarla ve konsolosluk kaynaklı her türlü zayıflatma girişimine karşı sıfır tolerans politikasıyla cevap vermelidir.

Daha Kararlı Adımların Zamanı

Üniversite öğretim üyeleri, hukukçular, doktorlar, eğitimciler, serbest meslek sahipleri, çalışanlar, emekli askerler ve emeklilerden oluşan toplam 66 kişinin imzaladığı protesto metni de bu kaygıları yansıtmaktadır. Bu kişiler Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç, Sofulu, Orestiada, Dimetoka ve Semadirek’ten gelmektedir.

Söz konusu bildiride, Türkiye’nin Yunan egemenliğini sorgulama konusunda yeni bir aşamaya geçtiği yönünde uyarılarda bulunulmaktadır.

Ayrıca Ankara’ya karşı çıkan Müslüman kardeşliğin bazı üyelerinin gerçekleştirdiği hareketlilik de tepki verilmesi gereken yönü göstermektedir.

Yunanistan gerekli önlemleri almak zorundadır.

Birleşmiş Milletler’e gönderilen diplomatik protesto notaları tek başına yeterli değildir.

Sorunun çözümü, daha dinamik ve kararlı adımların atılmasını gerektirmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir