Bir Ortodoks ayininden “Pontus tehdidi” yaratmanın hikâyesi

Tamer Çilingir

15 Ağustos 2010… Sümela Manastırı’nda 88 yıl sonra ilk kez ayin yapılıyor. Türkiye’nin izniyle.

Dünyanın farklı ülkelerinden insanlar Trabzon’a geliyor. Altındere Vadisi’nden Sümela’ya çıkıyorlar. Mumlarını yakıyorlar. İlahilerini söylüyorlar. Dua ediyorlar.

Ayini Ekümenik Patrik Bartholomeos yönetiyor. Bartholomeos o gün neden orada olduklarını son derece basit bir cümleyle anlatıyor:

“Biz dua etmeye geldik.”

Manastırda yaşamış din insanları için dua ediyorlar. Geçmişte Sümela’yı koruyan Osmanlı padişahlarını anıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti hükümetine ve yerel yöneticilere teşekkür ediyorlar. Üstelik günlerden Ramazan. Bartholomeos Müslümanların Ramazan ayını da kutluyor.

Sonra herkes evine dönüyor.

Türkiye bölünmüyor. Trabzon el değiştirmiyor. Lozan ortadan kalkmıyor. Karadeniz’de yeni bir devlet kurulmuyor. Sınırlar değişmiyor.

Birileri yalnızca dua ediyor.

Aradan on altı yıl geçiyor. Aynı manastırın çevresinde bu kez başka kelimeler dolaşmaya başlıyor:

Pontusçuluk. Megali İdea. Lozan. Fetih. Milli güvenlik. Ve nihayet: “Pontus ayini.”

İnsan ister istemez soruyor: Ne değişti?

Önce şu “Pontus ayini” meselesini halledelim

“Pontus ayini” diye bir Ortodoks yortusu yok. Böyle bir dini kavram da yok.

Sümela’da yapılmak istenen ayin, Meryem Ana’nın Ölümü/Uykuya Dalışı Yortusu dolayısıyla gerçekleştirilen Ortodoks ibadetidir. 15 Ağustos Ortodoks dünyasında Meryem Ana’ya adanmış en önemli günlerden biridir.

Üstelik bunun geçmişi ne Yunan milliyetçiliğiyle ne Megali İdea’yla ne de 19. ve 20. yüzyıl Pontos hareketleriyle başlıyor. Yüzyıllar öncesine uzanıyor.

15 Ağustos’taki Meryem Ana anmalarının MS 600’lü yıllara kadar uzandığı, Bizans İmparatoru Maurikios döneminde bu tarihin yerleştiği biliniyor. Yani Ortodokslar 15 Ağustos’u kutsal kabul etmeye başladığında Trabzon’un Osmanlı tarafından fethedilmesine daha yaklaşık sekiz yüz yıl vardı.

Bunu özellikle not edelim. Çünkü birkaç yüzyıl sonra yaşanacak bir fethi protesto etmek için sekiz yüz yıl öncesinden tarih belirlemek biraz zor olsa gerek.

Sonra birdenbire 15 Ağustos “fetih günü” oldu

İşin daha ilginç tarafı burada başlıyor.

Trabzon’un fethi yıllarca 26 Ekim’de kutlandı. Sonra fetih tarihi konusunda yapılan çalışmalar sonucunda 15 Ağustos 1461 tarihi kabul edildi. Ve Trabzon’un fetih yıldönümü 2022’den itibaren 15 Ağustos’ta kutlanmaya başlandı.

Dikkat: 2022.

Sümela’daki ilk 15 Ağustos ayini? 2010.

Arada on iki yıl var. Daha önemlisi, Ortodoks dünyasının 15 Ağustos’taki Meryem Ana Yortusu yaklaşık bin dört yüz yıllık bir gelenek.

Ama kısa süre sonra Türkiye’de bize şöyle bir hikâye anlatılmaya başlandı: Sanki Ortodokslar 15 Ağustos’u özellikle Trabzon’un fetih yıldönümüne denk getirmişler. Sanki yüzlerce yıllık dini takvim birkaç yıl önce Trabzon’da yapılan bir idari değişikliğe göre hazırlanmış.

Ve ardından bildiğimiz kavramlar geldi: Megali İdea… Pontusçuluk… Yunan yayılmacılığı… Milli güvenlik…

Böylece birkaç yüz insanın yaptığı dini ibadet, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasıyla ilişkilendirilmeye başladı.

Peki 2010’da tehlikeli değil miydi?

Burada çok basit bir soru sormak gerekiyor.

Eğer Sümela’da yapılan ayin Türkiye için gerçekten bir “Pontus tehdidi” ise, bu tehdit 2010 yılında yok muydu? 2021’de yok muydu? 2022’de? 2023’te?

Türkiye Cumhuriyeti bu ayinlere izin verdi. Güvenliğini sağladı. Ekümenik Patrik Bartholomeos ayinleri yönetti. İnsanlar dua etti. Ve hiçbir şey olmadı.

Sonra 15 Ağustos giderek sorun haline geldi. 2024… 2025… Ve şimdi 2026.

Bu yıl da 15 Ağustos’ta Sümela’da ayin yapılmasına izin verilmedi. Ama 23 Ağustos’ta yapılmasına izin verildi.

İşte benim anlamakta zorlandığım yer burası. 23 Ağustos’ta Sümela’da dua eden Ortodoks Türkiye için tehlikeli değil de, 15 Ağustos’ta dua eden aynı Ortodoks nasıl tehlikeli oluyor?

İnsan aynı. Patrik aynı. İnanç aynı. Manastır aynı. İlahiler aynı. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları aynı.

Değişen yalnızca takvimdeki sekiz gün.

Demek ki mesele yalnızca ayin değil.

Bir kelimeyle gerçekliği değiştirmek

Burada kullanılan dile özellikle dikkat etmek gerekiyor.

“Pontus ayini.”

Bu ifade masum değil. Çünkü “Meryem Ana ayini” dediğiniz zaman insanların zihninde bir dini tören canlanıyor. Ama başına “Pontus” kelimesini koyduğunuz anda Türkiye’de yüz yıldır oluşturulan başka bir siyasal sözlük devreye giriyor:

Bölücülük. Yunanistan. Megali İdea. Toprak talebi. Düşman. Tehdit.

Ve böylece dua eden insanlar artık inanan insanlar olmaktan çıkarılıp potansiyel bir siyasi tehdidin parçası haline getiriliyor.

Bu yöntem bize hiç yabancı değil. Önce ismini değiştirirsiniz. Sonra anlamını. Sonra insanların ona bakışını. En sonunda da baskıyı meşrulaştırırsınız.

Sümela’nın taşları serbest, hafızası yasak mı?

Türkiye Sümela’yı seviyor.

Turizm afişlerinde seviyor. Tanıtım filmlerinde seviyor. Fotoğraflarında seviyor. Her yıl yüz binlerce turistin ziyaret ettiği bir tarihi eser olarak seviyor. Restorasyonuna milyonlar harcıyor. Devlet yetkilileri Sümela’yı Anadolu’nun zengin kültürel mirasının kanıtı olarak gösteriyor.

Bunda bir sorun yok.

Sorun başka yerde başlıyor.

O manastırı yapan insanların torunları geliyor. Bir mum yakıyor. Bir ilahi söylüyor. Ve birdenbire taşların başka bir hikâyesi olduğu hatırlanıyor.

Çünkü Sümela gökten inmedi. Onu insanlar yaptı. Orada insanlar yaşadı. Dua etti. Öldü. Çocukları oldu. Köyler kurdu. Bir dil konuştu. Şarkılar söyledi. Ve o insanlar Pontos’un tarihinin bir parçasıydı.

Sümela’yı onların tarihinden koparıp yalnızca “Türkiye’nin kültür varlığı” olarak sergilemek kolaydır. Ama o manastırın içinde yeniden Rumca ilahiler duyulduğunda taşlar kendi tarihini hatırlatmaya başlar.

Belki asıl rahatsızlık tam da burada başlıyor.

Çünkü hafıza tehlikelidir

Bir toplumun geçmişini tamamen ortadan kaldırmak için insanları ortadan kaldırmanız yetmez. Mezarlıkları yok etmeniz yetmez. Köylerin isimlerini değiştirmeniz yetmez. Dili susturmanız da yetmez.

Çünkü geriye hafıza kalır.

Bir yemek tarifinde. Bir türküde. Bir aile fotoğrafında. Bir yer adında. Bir manastırın duvarında. Bir büyükannenin anlattığı hikâyede. Ve bazen yalnızca bir mumda.

Sümela bu nedenle önemlidir. Çünkü Sümela, Pontos’un geçmişinin bugünün ortasında hâlâ fiziksel olarak ayakta duran tanıklarından biridir.

Onu müzeye çevirebilirsiniz. Bilet kesebilirsiniz. Turistik broşürlere koyabilirsiniz. Ama geçmişini değiştiremezsiniz.

Kimden korkuyorsunuz?

O halde soruyu bir kez daha soralım.

Sümela’da kimden korkuluyor?

Yetmiş yaşındaki bir kadının yaktığı mumdan mı? Bir papazın okuduğu duadan mı? Birkaç yüz insanın söylediği ilahiden mi? Yoksa onların orada bulunmasının hatırlattığı bir şeyden mi?

Çünkü o insanlar Sümela’ya çıktıklarında yalnızca ibadet etmiyorlar. İsteseler de istemeseler de varlıkları bir şeyi hatırlatıyor:

Bu toprakların bir hafızası var. Bu hafıza bugünkü sınırlarımızdan daha eski. Bugünkü devletlerden daha eski. Bugünkü kimlik tartışmalarından da eski.

Ve geçmişi kabul etmek bugünden vazgeçmek değildir. Tam tersine, geçmişiyle kavga etmeyen toplumların bugünü daha güçlü olur.

Bir ülkenin egemenliği birkaç yüz insanın duasıyla sarsılıyorsa zaten ortada başka bir sorun vardır. Ama Türkiye’nin egemenliği Sümela’daki bir ayinle sarsılmıyor. 2010’da sarsılmadı. 2021’de sarsılmadı. 2022’de sarsılmadı. 2023’te de sarsılmadı.

O halde belki artık şu hayali düşmanlardan vazgeçmenin zamanı gelmiştir.

Pontos bir hayalet değildir. Pontos bir tehdit değildir. Pontos bu coğrafyanın tarihidir.

Ve tarih, siz onu anlatmayı yasakladığınız için ortadan kaybolmaz.

Sümela’nın taşları bunu yüzlerce yıldır biliyor.

Belki bizim de artık öğrenme zamanımız gelmiştir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir