Erken Cumhuriyet’in ekonomik kuruluşu anlatılırken çoğu zaman fabrikalardan, demiryollarından, bankalardan ve devlet yatırımlarından söz edilir. Savaşlardan çıkmış, üretim kapasitesi büyük ölçüde tahrip olmuş bir ülkede bunların kurulması elbette önemliydi. Fakat Cumhuriyet’in ekonomik kuruluşunu yalnızca bir “kalkınma” ve “ekonomik bağımsızlık” hikâyesi olarak anlatmak, yaşanan büyük sınıfsal dönüşümü görünmez hale getirir.
Asıl soru şudur: Cumhuriyet hangi ekonomik dünyanın üzerine kuruldu ve bu dünyanın yıkılmasının ardından sermaye kimin elinde toplandı? Çünkü yeni ekonomik düzen, boş bir alanda kurulmadı. Osmanlı’nın son döneminde özellikle Rum ve Ermeni topluluklarının önemli roller üstlendiği ticaret, üretim, zanaat, bankacılık ve liman ekonomileri vardı. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı, tehcirler, katliamlar, sürgünler ve zorunlu göçler bu ekonomik yapıyı parçalamaya başladı. Bu süreç Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar uzandı ve sonrasında mülkiyetin yeniden düzenlenmesiyle yeni bir boyut kazandı.
Pontos: katliamın ekonomik boyutu
Pontos bu dönüşümün en açık görüldüğü bölgelerden biridir. Samsun, Giresun ve Trabzon çevresindeki ekonomik hayat yalnızca tarımsal üretimden ibaret değildi. Tütün, fındık, kereste ve diğer ürünler limanlar üzerinden daha geniş pazarlara taşınıyor; üreticiler, tüccarlar, nakliyeciler, zanaatkârlar ve kredi ilişkileri birbirine bağlanıyordu. Güneydoğu Karadeniz’in 19. yüzyılda dünya ve bölgesel pazarlarla kurduğu ekonomik ilişkiler, bölgenin yalnızca yerel bir tarım ekonomisi olmadığını gösteriyor.
Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ve sonrasında uygulanan sürgün ve zorunlu göç politikaları bu ekonomik ilişkileri de parçaladı. Pontos Rumlarının iç sürgünleri, zorla çalıştırılmaları ve toplulukların yerlerinden edilmesi, insanların yalnızca yaşadıkları yerleri değil, üretim ve ticaret ilişkilerini de kaybetmesine yol açtı. Minasidis’in çalışması, savaş yıllarında Rum Ortodoksların iç sürgünlerinin ekonomik ve toplumsal sonuçlarını, Pontos’taki uygulamalarla birlikte ortaya koyuyor.
Bu nedenle Pontos’ta yaşananları yalnızca bir nüfus hareketi olarak görmek mümkün değildir. İnsanların evlerinden, topraklarından, dükkânlarından ve üretim ilişkilerinden koparılması aynı zamanda bir ekonomik çöküş ve sermaye transferi süreciydi. Bir tüccarın sürgün edilmesi onun dükkânının kapanmasından ibaret değildi; üreticiyle, işçiyle, nakliyeciyle, kredi ilişkileriyle ve dış pazarlarla kurduğu bağ da parçalanıyordu.
Katliam ve sürgün burada ekonomik sonuçlardan ayrı düşünülemez. İnsanların ortadan kaldırılması veya yerlerinden edilmesiyle birlikte onların sahip olduğu ya da içinde bulunduğu ekonomik ilişkiler de ortadan kalktı. Ardından ortaya çıkan mülkiyet alanı ise devletin hukuki ve idari müdahalesiyle yeniden düzenlendi.
Mülkiyetin el değiştirmesi
Emval-i metruke meselesi bu dönüşümün en önemli başlıklarından biridir. Burada “terk edilmiş mallar” ifadesinin arkasındaki tarihi unutmamak gerekir. Bu mallar sahipleri kendiliğinden çekip gittiği için boşalmadı; savaş, tehcir, katliam, sürgün, zorunlu göç ve mübadele gibi süreçler sonucunda sahiplerinden ayrıldı.
1922–1930 dönemini inceleyen Onur Öz’ün çalışması, devletin bu mallar üzerinde denetim kurduğunu ve çeşitli taşınmazları kamu kurumlarına, belediyelere, bankalara, ticaret ve sanayi kuruluşlarına ve başka kurumlara tahsis ettiğini gösteriyor. Bu nedenle bütün malların doğrudan özel kişilere dağıtıldığını söylemek doğru değildir. Fakat bunun mülkiyet kaybının tarihsel anlamını değiştirmediği de açıktır.
Mesele yalnızca “kim hangi evi aldı?” değildir. Daha büyük mesele, önceki ekonomik sahiplerin ortadan kaldırılmasıyla oluşan mülkiyet alanının yeni ekonomik düzenin ihtiyaçlarına göre yeniden dağıtılmasıdır. Böylece mülksüzleştirme yalnızca bireysel bir servet kaybı olmaktan çıktı; ekonomik yapının yeniden kurulmasının araçlarından biri haline geldi.
Milli burjuvazinin oluşumu
Cumhuriyet’in ekonomik politikası “milli ekonomi” ve ekonomik bağımsızlık kavramlarını öne çıkardı. İzmir İktisat Kongresi bu anlayışın en önemli göstergelerinden biriydi. Ancak milli ekonomi sınıflar üstü bir alan değildi. Tüccarın, sanayicinin, büyük toprak sahibinin, küçük üreticinin ve işçinin ekonomik çıkarları aynı değildi.
Yeni devlet, yerli sermayenin gelişmesini destekledi. Krediler, teşvikler, gümrük politikaları, kamu yatırımları ve devletin oluşturduğu yeni pazarlar bu sürecin parçalarıydı. Fakat milli burjuvazinin oluşumunu yalnızca girişimciliğin gelişmesiyle açıklamak eksik kalır. Çünkü aynı dönemde eski ekonomik yapıdaki Rum ve Ermeni sermayesinin önemli bir bölümü tasfiye edilmiş, ticari ağlar parçalanmış ve mülkiyet ilişkileri yeniden düzenlenmişti.
Bu nedenle sermaye transferi ile milli burjuvazinin oluşumu aynı tarihsel sürecin parçalarıdır. Burada “Rumlar gitti, Türkler onların yerini aldı” gibi basit bir anlatı elbette yeterli değildir. Mübadeleyle gelenler ve muhacirler de yerlerinden edilmiş insanlardı; yeni ekonomik imkânlardan yararlanan herkes önceki mülkiyet kayıplarının doğrudan faili değildi. Fakat bu karmaşıklık, eski ekonomik yapının tasfiye edilmesiyle yeni sermaye gruplarının güç kazanması arasındaki bağı ortadan kaldırmaz.
Cumhuriyet’in sınıfsal karakteri tam da burada ortaya çıkar. Devlet, eski ekonomik düzenin parçalanmasının ardından yeni bir kapitalist sınıf yapısının kurulmasına öncülük etti. Sermaye ortadan kaldırılmadı; sermayenin sahipleri ve toplumsal bileşimi değiştirildi.
Ekonomik bağımsızlık mı, kapitalist sisteme bağlanma mı?
Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık söylemi ile uygulanan ekonomik düzen arasında önemli bir çelişki vardı. Kapitülasyonların ve eski emperyalist imtiyazların sınırlandırılması, devletin ekonomik hareket alanını genişletti. Fakat bu, Türkiye’nin kapitalist dünya sisteminden kopması anlamına gelmedi.
Tam tersine, 1923 sonrasında Türkiye dünya pazarı, dış ticaret, kredi ve sermaye ilişkileri içinde kalmaya devam etti. 1923–1929 dönemini inceleyen Keyder de Türkiye ekonomisinin dünya kapitalizminin oluşturduğu çevre ilişkileri içinde şekillendiğini ve dış ticaret ile kredi ağlarının bu yapıda belirleyici olduğunu vurguluyor.
Bu nedenle ekonomik bağımsızlığı yalnızca “kendi fabrikamızı kurduk, demiryolumuzu yaptık” üzerinden okumak yanıltıcıdır. Devletin ekonomik gücünün artması, kapitalist dünya sistemiyle bağların kopması anlamına gelmedi. Türkiye, emperyalist ekonomik ilişkilerden bütünüyle çıkmak yerine, bu ilişkiler içinde kendi ulusal kapitalist düzenini kurmaya yöneldi.
Buradaki mesele Cumhuriyet’in hiçbir bağımsızlık arayışı olmadığı değildir. Mesele, bağımsızlığın sınırlarının kapitalist sistem tarafından belirlenmesidir. Siyasal bağımsızlık ilan edilmiş olsa da ekonomik yapı dünya kapitalizmiyle bağlarını korudu. Devletçilik de bu bağımlılığı ortadan kaldıran sosyalist bir model değil, ulusal kapitalist birikimi hızlandıran bir araç olarak işledi.
Dolayısıyla ekonomik bağımsızlık söylemi ile emperyalist kapitalist sistem arasındaki bağın üzerini örtmemek gerekir. Cumhuriyet, eski emperyalist ayrıcalıkların bir bölümünü tasfiye ederken aynı anda dünya kapitalist sistemiyle bütünleşmeye devam etti. Bağımlılığın biçimi değişti; kapitalist ilişkiler ortadan kalkmadı.
Devlet, sermaye ve sınıf
1930’larda devletçiliğin güçlenmesiyle devlet ekonomik alanda daha büyük bir aktör haline geldi. Fabrikalar, demiryolları, bankalar ve kamu işletmeleri kuruldu. Fakat devletin ekonomiye müdahalesi kapitalizmin ortadan kaldırılması anlamına gelmedi.
Devlet bir yandan sanayi altyapısını oluştururken diğer yandan özel sermayenin gelişeceği koşulları yarattı. Ücretli emek, özel mülkiyet, kâr ve sermaye birikimi varlığını sürdürdü. Dolayısıyla devletçilik, işçi sınıfının ekonomik egemenliğini değil, kapitalist gelişmenin devlet eliyle örgütlenmesini ifade ediyordu.
Bu açıdan Cumhuriyet’in ekonomik kuruluşu yalnızca “devlet kalkınmayı sağladı” biçiminde okunamaz. Devlet aynı zamanda sermayenin yeniden örgütlenmesinde, mülkiyetin yeniden dağıtılmasında ve milli burjuvazinin güçlendirilmesinde temel aktördü.
Eski düzenin tasfiyesi, yeni düzenin inşası
Erken Cumhuriyet’in ekonomik kuruluşu, yalnızca fabrikaların, demiryollarının ve bankaların kuruluş tarihi değildir. Aynı zamanda Pontos ve Anadolu’nun başka bölgelerinde savaş, katliam, tehcir, sürgün ve zorunlu göçlerle parçalanan bir ekonomik dünyanın ardından sermayenin ve mülkiyetin yeniden dağıtılması tarihidir.
Pontos’ta insanların ortadan kaldırılması ve sürgün edilmesiyle birlikte yalnızca bir halkın yaşam alanları değil, üretim ve ticaret ilişkileri de çöktü. Evler, topraklar, dükkânlar, işletmeler ve ticari ağlar yeni bir ekonomik düzenin içine çekildi. Emval-i metruke uygulamaları bu mülkiyet dönüşümünün devlet tarafından nasıl yönetildiğini gösterdi.
Bu zeminde milli burjuvazi güçlendi. Devlet, sermaye birikiminin önünü açtı ve yeni bir ekonomik sınıf düzeninin kurulmasına öncülük etti. Cumhuriyet’in sınıfsal karakteri burada belirginleşir: Eski sermaye düzeninin önemli parçaları tasfiye edilirken sermaye ortadan kaldırılmadı; yeniden dağıtıldı ve yeni sahiplerle yeni birikim kanalları oluşturuldu.
Bu nedenle Cumhuriyet’in ekonomik kuruluşunu yalnızca “ekonomik bağımsızlık” olarak anlatmak eksiktir. Siyasal bağımsızlıkla birlikte eski emperyalist imtiyazların bir bölümü tasfiye edildi; fakat Türkiye kapitalist dünya sisteminden kopmadı. Aksine, kendi milli kapitalist düzenini kurarak dünya kapitalizmiyle yeni koşullarda bütünleşti.
Asıl çelişki de burada yatıyor: Bir yandan ekonomik bağımsızlık söylemi, diğer yandan kapitalist dünya sistemine bağımlılığın sürdürülmesi; bir yandan eski sermaye gruplarının tasfiyesi, diğer yandan yeni bir milli burjuvazinin yaratılması; bir yandan devletçilik, diğer yandan özel sermaye ve ücretli emek düzeninin korunması.
Erken Cumhuriyet’in ekonomik kuruluşunu anlamak için fabrikalara bakmak yetmez. O fabrikaların hangi tarihsel zeminde kurulduğuna, sermayenin kimlerden kimlere geçtiğine ve bu yeni ekonomik düzenin hangi insanların mülksüzleştirilmesi üzerine yükseldiğine bakmak gerekir.
Çünkü Cumhuriyet’in ekonomik kuruluşu yalnızca yeni bir devletin ekonomisini kurmak değil, eski ekonomik dünyanın tasfiyesi üzerinden yeni bir sınıf düzeni kurmaktı.

