Suat Turan

Görüş

Pontos’a bakmak: Türkiye sosyalist hareketi ve Kürt siyasal hareketinin hafıza sınırları


Kendi tarihimize bakarken

Türkiye’de Pontos Rumlarının yaşadığı yıkımı konuşmak hâlâ kolay değil. Bu, yalnızca bilgi eksikliğiyle açıklanabilecek bir durum değil. Daha çok hangi geçmişlerin hatırlanmaya değer görüldüğü, hangilerinin ise sessiz bırakıldığıyla ilgili bir mesele.

Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi açısından da geçmişte inkâr edilen, yok sayılan ve yıkıma uğratılan halkların yaşadıklarını konuşabilmek gerekiyor. Çünkü demokratikleşme yalnızca bugünün siyasal sorunlarını konuşmakla sınırlı değil; geçmişte yaşananlarla yüzleşmeyi de gerektiriyor.

Pontos çoğu zaman “Pontusçuluk”, “Pontus isyanı”, “Rum çeteleri” ve dış güçlerin müdahalesi üzerinden anlatılıyor. Böyle olunca ortadan kaldırılan bir toplumun tarihi, bir güvenlik meselesine indirgenmiş oluyor.

Burada yalnızca resmi tarih anlatısını eleştirmek yeterli değil. Resmi tarihe itiraz eden hareketlerin geçmişe nasıl baktığına da bakmak gerekiyor.

Türkiye sosyalist hareketi ile Kürt siyasal hareketinin tarihleri ve ortaya çıktıkları koşullar birbirinden farklı. Bu nedenle ikisini aynı ölçüyle değerlendirmek doğru olmaz. Ama bu farklılık, birbirlerinin tarihine bakmamak için de bir gerekçe olamaz.

Pontos’a bakmadan Cumhuriyet’i anlamak

Cumhuriyet tarihini yalnızca 1919–1923 arasındaki kurtuluş ve kuruluş hikâyesi üzerinden okumak mümkün değil. Cumhuriyet’in kuruluş koşullarını anlamak için daha geriye bakmak gerekiyor.

Osmanlı’nın son dönemindeki savaşlar, 1908, 1915, farklı halkların geleceği üzerine yaşanan mücadeleler, 1919 sonrası Pontos’ta yaşananlar, nüfus hareketleri ve mülkiyet değişimleri birbirinden tamamen kopuk gelişmeler değildi.

Pontos meselesi yalnızca bir kimlik meselesi de değil. Bir toplumun ortadan kaldırılması aynı zamanda nüfusun, toprağın, mülkiyetin, ticaretin ve ekonomik ilişkilerin değişmesi anlamına geliyor. Rumların, Ermenilerin ve Süryanilerin yaşadığı yıkımların böyle sonuçları da oldu.

Kim kaldı, kim gönderildi, kimin mülküne el konuldu, sonrasında nasıl bir ekonomik düzen oluştu? Bu soruların da sorulması gerekiyor.

Çünkü geçmişte yaşanan bu dönüşümler yalnızca geçmişte kalmış olaylar değil; bugünkü toplumun oluşumunu da anlamak açısından önemli.

Türkiye sosyalist hareketi neden Pontos’a bakmadı?

Türkiye sosyalist hareketi tarihsel olarak laiklik, modernleşme, bağımsızlık ve anti-emperyalizm vurgusunu güçlü biçimde yaptı. Bunun tarihsel nedenleri var.

Ama Cumhuriyet’in kuruluş döneminde yaşanan demografik dönüşümler ve halkların uğradığı yıkım neden daha az konuşuldu?

Sosyalistler sınıf ilişkilerini, devlet yapısını, militarizmi ve sermaye birikimini tartıştılar. Fakat zorunlu demografik dönüşümün ve bunun ekonomik sonuçlarının üzerinde aynı ölçüde durmadılar.

Buradaki mesele yalnızca “unutulmuş bir tarih” değil. Bir siyasal geleneğin bazı soruları neden öne çıkardığını, bazılarını neden geri plana ittiğini de anlamak gerekiyor.

Eğer Cumhuriyet’in kuruluşu sınıf ilişkileri üzerinden tartışılabiliyorsa, nüfus ve mülkiyet dönüşümü üzerinden de tartışılabilir.

Türkiye sosyalist hareketinin demokratikleşme iddiası açısından da bu soruların önemi burada ortaya çıkıyor. Geçmişte yaşanan inkârları ve halkların uğradığı yıkımları görmeden, yalnızca bugünün sorunları üzerinden bir demokratikleşme tartışması yürütmek eksik kalır.

Anti-emperyalizm neleri görünmez kılabiliyor?

Anti-emperyalizm Türkiye sosyalist hareketinin güçlü damarlarından biri. Ancak her şeyi dış güçlerin müdahalesiyle açıklamak, içeride yaşanan gelişmeleri görünmez hale getirebiliyor.

Pontos’ta yaşanan yıkımı yalnızca İngiltere, Yunanistan ya da başka devletlerin müdahalesiyle açıklamak mümkün değil. İçeride alınan siyasal kararlar, yerel güç ilişkileri, mülkiyet meselesi ve devletin yeniden örgütlenmesi de bu tarihin parçası.

Elbette dış müdahaleyi bu tarihten tamamen ayırmak mümkün değil. Ama dışarıyı merkeze koyup içeride yaşananları ikincil hale getirmek de sorunlu.

Bir başka sorun da her şeyi milliyetçilik üzerinden açıklamak. Milliyetçiliğin etkisi açık. Ama bir halkın ortadan kaldırılması yalnızca bir kimlik çatışması olarak görülemez. Toprak, mülkiyet, ticaret ve sermaye ilişkileri de bunun içinde.

Kürt siyasal hareketi ve Pontos

Kürt siyasal hareketinin tarihsel hafızası, Kürt kimliğinin inkârı, asimilasyon, zorunlu göç, köy boşaltmaları, askeri operasyonlar ve devlet şiddeti üzerinden şekillendi. Dersim, Ağrı, Zilan ve daha yakın dönemlerde yaşananlar bu hafızanın önemli parçaları.

Kendi yaşadığı acılara odaklanması bu nedenle basitçe bir eksiklik olarak görülemez. Ama burada da durmak yeterli değil. Pontos meselesi tam da burada önem kazanıyor.

Kürtlerin yaşadığı baskılardan söz etmek, başka halkların yaşadığı yıkımları görmezden gelmeyi gerektirmiyor. Kürtlerin yaşadıklarıyla Pontos Rumlarının yaşadıklarını birbirine eşitlemek gerekmiyor.

Ama bu farklı tarihlerin birlikte görülmesi, devletin farklı halklarla kurduğu farklı ilişkileri anlamamıza yardımcı olabilir.

Kürt siyasal hareketinin de demokratikleşme iddiası bakımından kendi hafızasının sınırlarına bakması önemli. Kendi halkının yaşadığı inkârı ve şiddeti anlatmak kadar, bu topraklarda başka halkların yaşadığı yıkımı görmek de ortak bir demokratik hafızanın parçası olmalı.

Sevgili Tamer Çilingir’in de vurguladığı gibi, Kürtlerin Pontos tarihini bilmesi kendi tarihlerini bir kenara bırakmaları anlamına gelmiyor. Bir halkın acısını kabul etmek başka bir halkın acısını azaltmıyor. Pontos tarihi Kürdistan tarihinin önüne geçmiyor. Tam tersine, farklı halkların başına gelenleri birlikte görmemizi sağlıyor.

Aynı şey Pontos halkı için de geçerli. Pontos tarihini bilmek, Kürtlerin yaşadığı inkârı, sürgünü ve devlet şiddetini görmezden gelmek anlamına gelmemeli.

Türkiye sosyalist hareketinin ve Kürt siyasal hareketinin Pontos konusundaki sessizliği aynı nedenlerle açıklanamaz elbette. Sosyalist hareketin Cumhuriyet, laiklik ve anti-emperyalizm üzerinden kurduğu tarih anlatısının kendi sınırları var. Kürt hareketinin hafızası ise inkâr, asimilasyon ve devlet şiddetiyle şekillendi.

Ama yine de şu soruyu sormak gerekiyor: Ne gördük, neyi görmedik? Hangi acıları politik olarak anlamlı gördük, hangilerini kendi mücadelemizin dışında bıraktık?

Bu soruların cevaplarının aynı olması gerekmiyor. Asıl mesele başka bir hareketin eksikliğini bulmak değil, kendi siyasal geleneğimizin sınırlarına bakabilmek.

Bu nedenle Kürt siyasal hareketi Pontos’u, Pontos Rumları Kürdistan’ı, Türkiye sosyalist hareketi ise her ikisini de bilmeli.

Geçmişle yüzleşmek

Bir halkın yaşadığı yıkımı kabul etmek, başka bir halkın yaşadığı acıyı küçültmez.

Pontos’u konuşmak Kürtlerin inkârını, zorunlu göçünü ve devlet şiddetini unutmayı gerektirmiyor. Kürt tarihini konuşmak da Pontos Rumlarını, Ermenileri ve Süryanileri görmezden gelmeyi gerektirmiyor.

Burada önemli olan yalnızca birbirimizin tarihini ne kadar bildiğimiz değil, bilmediğimiz tarihlerin karşısında ne yaptığımız. Sonuç olarak bu toprakların tarihi tek bir halkın hikâyesinden oluşmuyor.

Sosyalist olmak geçmişi kendiliğinden daha doğru görmek anlamına gelmiyor. Kürt hareketinin kendi yaşadığı yıkımı merkeze alması, başka halkların yaşadıklarına karşı kayıtsız kalmasını gerektirmiyor. Her siyasal hareketin kendi hafızasında görmediği, konuşmadığı alanlar olabilir, ki var.

Pontos’un bugün önemli olmasının nedeni yalnızca geçmişte ne olduğunu öğrenmek değil. Kendi siyasal geçmişimizin başka halkların yaşadıklarını nerede göremediğini de sorgulamak.

Kürtler Pontos’u bilmeli, Pontoslular Kürdistan tarihini bilmeli. Sosyalistler de Pontos’u ve Kürdistan’ı kendi tarihsel mücadelelerinin dışında görmemeli.

Bunu birbirimize yapılacak bir iyilik olarak değil, bu toprakların tarihini daha bütünlüklü anlayabilmenin bir gereği olarak görmek gerekiyor.

Türkiye’nin demokratikleşmesi de bu geçmişten bağımsız düşünülemez. Geçmişte inkâr edilen, yok sayılan ve yıkıma uğratılan halkların tarihlerini konuşabilmek, onların yaşadıklarını görmezden gelmemek, demokratik bir gelecek kurma iddiasının bir parçasıdır.

Bu sorumluluk özellikle toplumu ve ülkeyi demokratikleştirme iddiasında bulunan siyasal hareketlerin önünde duruyor.


Suat Turan

BySuat Turan

1969 yılında Trabzon’un Maçka ilçesinin Livera köyünde doğan Suat Turan, 1973’ten bu yana Aliağa’da yaşamaktadır. Gazetecilik ve müzisyenlik yaptığı dönemde, politik nedenlerle hüküm giyerek, 4,5 yıl cezaevinde kalmıştır. Yerel siyaset, emek ve demokratik toplum üzerine çalışmalar yürüten Turan, emek, ekoloji ve kent politikaları hakkında yazılar kaleme almaktadır. Son bir yıldır DEM Parti Aliağa İlçe yöneticiliği görevini sürdürmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir