14 Temmuz 2026.
Fransa’nın ulusal bayramı.
Yunanistan devlet televizyonu ERT News, Paris’teki geleneksel 14 Temmuz askerî geçit törenini canlı yayımlıyor. Ekranda “Newsroom” programı var. Programı gazeteci Giorgos Siadimas (Γιώργος Σιαδήμας) sunuyor.
Yayına Panteion Üniversitesi Siyaset Bilimi emeritus profesörü Thanasis Diamantopoulos (Θανάσης Διαμαντόπουλος) katılıyor.
Ve geçit töreni konuşulurken Diamantopoulos sözü tarihle yüzleşmeye getiriyor.
Fransa’nın Cezayir’deki suçlarının bir bölümünü kabul etmesinden, Vichy yönetiminin Fransız Yahudilerinin sürgünündeki sorumluluğuyla yüzleşmesinden ve Sovyetler Birliği’nin Gorbaçov döneminde Katyn suçunu kabul etmesinden söz ediyor.
Ardından Yunanistan’a dönüyor.
Yunan devletinin de kendi geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini söylüyor ve Lozan Antlaşması’nın 59. maddesine gönderme yaparak Yunan ordusunun Küçük Asya’daki suçlarının resmen tanınmasını istiyor.
Buraya kadar tartışılabilecek, üzerinde durulabilecek tarihsel bir tez var.
Ama Diamantopoulos bununla yetinmiyor.
Müslüman kadınlara yönelik “kitlesel tecavüzlerden” söz ediyor ve çok daha ağır bir iddia ortaya atıyor: Yunan askerlerinin, subaylarının hoşgörüsü altında tecavüz edilerek öldürülen Müslüman kadınların meme uçlarından komboloi, yani tespih yaptıklarını söylüyor.
Diamantopoulos’un sözlerinin Yunanca dökümü, yayının hemen ertesi günü Yunanistan’daki Dimokratia gazetesinde yayımlandı.
Şimdi meseleye buradan başlayalım.
Çünkü birkaç gün sonra Türkiye’de bambaşka bir cümle dolaşıma sokuldu:
“Anadolu’da soykırım yaptık.”
Ama Diamantopoulos böyle bir cümle kurmadı
18 Temmuz 2026’da Türkiye’nin devlet yayın kuruluşu TRT Haber şu başlığı attı:
“Yunanistan’dan Anadolu’da katliam itirafı.”
Haberin içinde ise daha da ileri gidildi:
“Anadolu’da soykırım yaptık itirafı geldi” denildi.
Bir gün sonra, 19 Temmuz’da Türkiye Gazetesi işi manşete taşıdı:
“Yunan profesörden canlı yayında şoke eden itiraf: ‘Anadolu’da soykırım yaptık’.”
20 Temmuz’da Türk basınındaki başka haberlerde de aynı anlatı sürdürüldü. Son Mühür, CNN Türk Atina Temsilcisi Duygu Leloğlu’nun yayındaki değerlendirmesini aktararak Diamantopoulos’un sözlerini “Anadolu’da katliam yaptık” itirafı olarak sundu.
Şimdi çok basit bir soru soruyorum:
Diamantopoulos “Anadolu’da soykırım yaptık” dedi mi?
Hayır.
Elde bulunan Yunanca konuşma dökümünde böyle bir cümle yok.
“Yunan ordusunun Küçük Asya’daki suçları”ndan söz ediyor.
“Kitlesel tecavüzler” diyor.
Korkunç komboloi iddiasını dile getiriyor.
Ama “Yunanistan Anadolu’da soykırım yaptı” demiyor.
“Soykırım yaptık” cümlesini onun ağzına yerleştiren Türk medyasıdır.
Bu ayrıntı küçümsenemez.
Çünkü tam da burada tarih ile propaganda birbirinden ayrılıyor.
Yunan ordusunun suçlarını konuşmaktan korkuyor muyuz?
Hayır.
Ben yıllardır Pontos Soykırımı üzerine çalışan biri olarak Yunan ordusunun 1919–1922 arasında Müslüman sivillere karşı işlediği suçların araştırılmasından neden korkayım?
Müslüman siviller öldürüldüyse söyleyeceğiz.
Köyler yakıldıysa söyleyeceğiz.
Yağma yapıldıysa söyleyeceğiz.
Tecavüz gerçekleştirildiyse söyleyeceğiz.
Kim yaptıysa adını koyacağız.
Pontoslu bir çocuğun öldürülmesi suçsa Müslüman bir çocuğun öldürülmesi de suçtur.
Rum bir kadına tecavüz suçsa Müslüman bir kadına tecavüz de suçtur.
Bir Rum köyünün yakılması suçsa bir Müslüman köyünün yakılması da suçtur.
Bunların hiçbirinden kaçmaya ihtiyacımız yok.
Çünkü Pontos’un tarihini savunmak için Yunan devletinin avukatlığını yapmak zorunda değiliz.
Ama Sayın Diamantopoulos,
tarih 14 Mayıs 1919’da başlamıyor.
İtirazım tam olarak burada.
Önce 1914’ü konuşalım
Yunan ordusunun İzmir’e çıkışını konuşacağız.
Elbette.
Ama önce şu soruya cevap vereceğiz:
1914’te Küçük Asya’nın Rumlarına ne oluyordu?
Henüz Yunan ordusu İzmir’e çıkmamıştı.
Henüz Küçük Asya Seferi başlamamıştı.
Henüz Ankara’da Mustafa Kemal’in önderliğinde bir savaş yoktu.
Ama Rum nüfusa yönelik zorunlu göçler ve sürgünler başlamıştı.
Rumlara ait işletmeler boykot ediliyor, mallara el konuluyor, yerleşimler boşaltılıyor, insanlar yaşadıkları topraklardan koparılıyordu.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rum erkekler Amele Taburları’na sevk ediliyor, özellikle Pontos bölgesinde nüfus iç bölgelere sürülüyordu.
Bu kronoloji yalnızca Pontos kuruluşlarının ya da Yunan devletinin iddiası değildir. Osmanlı Rumlarının 1913–1923 arasındaki kitlesel sürgünlerini inceleyen güncel Oxford çalışmaları olduğu gibi, 1914–1918 arasındaki Rum sürgünlerini doğrudan arşiv belgeleri üzerinden ele alan akademik araştırmalar da bulunmaktadır.
Rumların, Ermenilerin ve Süryanilerin 1913–1923 arasında uğradığı kitlesel şiddeti soykırım perspektifinden inceleyen geniş bir akademik literatür de vardır.
Bu yüzden 1919’dan başlayamazsınız.
Çünkü 1919’dan başladığınız anda ortaya şöyle bir tarih çıkar:
Yunan ordusu Anadolu’ya geldi.
Türkler işgale karşı savaştı.
Savaş sırasında bazı Rumlar da öldü veya göç etmek zorunda kaldı.
Ve perde kapandı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıldır anlattığı tarih tam olarak budur.
Oysa perde 1919’da açılmadı.
Sahne çoktan kan içindeydi.
Savaş suçu başka, bir halkın tasfiyesi başka
Burada yapılması gereken ayrım son derece açıktır.
Bir savaş sırasında askerlerin sivillere karşı işlediği cinayet, yağma, tecavüz ve benzeri fiiller savaş suçudur.
Bir etnik ya da dinsel topluluğun yaşadığı coğrafyadan sistematik biçimde uzaklaştırılması, nüfusunun dağıtılması ve ortadan kaldırılması ise bambaşka bir tarihsel süreçtir.
Bunları birbirine mahsup edemezsiniz.
Bir Müslüman köylünün öldürülmesini:
“Ama Pontoslular da öldürüldü”
diyerek açıklayamazsınız.
Bir Pontos köyünün boşaltılmasını da:
“Ama Yunan ordusu İzmir’e çıktı”
diyerek açıklayamazsınız.
Hele 1914 yılında yaşananları, 1919’da gerçekleşecek bir askerî harekâtın sonucuymuş gibi hiç gösteremezsiniz.
Takvim buna izin vermiyor.
Tarih de vermiyor.
Lozan’ın 59. maddesi ne söylüyor?
Diamantopoulos konuşmasında Lozan Antlaşması’nın 59. maddesini özellikle hatırlatıyor.
Doğrudur.
Bu madde Yunan ordusu veya Yunan idaresinin Anadolu’da savaş hukukuna aykırı eylemlerinden doğan zararların tazmini meselesini düzenler.
Türkiye, Yunanistan’ın savaş sonrasındaki mali durumunu dikkate alarak sonuçta bu tazminat talebinden vazgeçmiştir.
Burada saklanacak bir şey yok.
Ama 59. madde neyi söylemiyor?
1914’te başlayan Rum sürgünlerinin Yunan ordusunun eseri olduğunu söylemiyor.
Ermenilerin tehcirini Yunan ordusuyla açıklamıyor.
Pontos’taki sürgünlerin, ölüm yürüyüşlerinin ve Amele Taburlarının 1919’dan sonra başladığını söylemiyor.
Ve en önemlisi:
Lozan’ın 59. maddesi Diamantopoulos’un anlattığı her spesifik vahşet hikâyesini doğrulayan bir belge değildir.
“Savaş hukukuna aykırı eylemler meydana geldi” demek başka şeydir.
“Tecavüz edilip öldürülen kadınların meme uçlarından askerler tespih yaptı” demek başka şeydir.
İkinci cümle için ikinci bir belge gerekir.
Öyleyse belgeyi görelim
Sayın Diamantopoulos,
İşte benim asıl merak ettiğim yer burasıdır.
Kamu televizyonunda milyonlarca insanın önünde son derece ağır bir iddia dile getiriyorsunuz:
Yunan askerlerinin tecavüz edilip öldürülen Müslüman kadınların meme uçlarından komboloi yaptığını söylüyorsunuz.
O halde soruyorum:
Kaynak nedir?
Hangi köy?
Hangi şehir?
Hangi tarih?
Hangi askerî birlik?
Hangi tanık?
Hangi subay?
Hangi mahkeme kaydı?
Hangi soruşturma?
Hangi asker günlüğü?
Hangi diplomatik rapor?
Hangi arşiv?
Belgesi varsa yayımlayın.
Hep birlikte okuyalım.
Suçu kim işlemişse adını koyalım.
Bundan kaçmayız.
Ama böylesine korkunç bir iddia tarihsel belge olmaksızın televizyon ekranından ortaya atılamaz.
Çünkü tarihçilik vahşet hikâyeleri yarıştırmak değildir.
Belge göstermektir.
Ve şimdi Türk basınına bakalım
Diamantopoulos’un cümlesi Yunanistan’dan Türkiye’ye geçerken ilginç bir dönüşüm geçirdi.
“Yunan ordusunun Küçük Asya’daki suçları” ifadesi önce:
“Anadolu’da katliam itirafı”
oldu.
Sonra:
“Anadolu’da soykırım yaptık”
haline geldi.
Ve nihayet mesele, Yunanistan’ın yüz yıl sonra “itiraf ettiği” bir Türk millî mücadele anlatısına dönüştürüldü.
Bu tesadüf değildir.
Çünkü Türkiye’nin resmî tarihinin ihtiyacı tam olarak budur.
Takvimi 1919’dan başlatırsınız.
1914’ü çıkarırsınız.
Ermenileri çıkarırsınız.
Pontos’u çıkarırsınız.
Süryanileri çıkarırsınız.
Amele Taburlarını çıkarırsınız.
Sürgünleri çıkarırsınız.
Mülklere el konulmasını çıkarırsınız.
Sonra yalnızca Yunan ordusunun suçlarını anlatırsınız.
Ve hikâye hazırdır:
“Yunanlar Anadolu’yu işgal etti; Türkler de vatanlarını kurtardı.”
Peki o Anadolu’da 1919’dan önce yaşayan milyonlarca Hristiyan nereye gitti?
İşte o soru sorulmaz.
Çünkü sorulduğu anda resmî anlatının bütün dekoru çöker.
Küçük Asya, Cezayir değildir
Diamantopoulos, Fransa’nın Cezayir geçmişiyle yüzleşmesini Yunanistan için örnek gösteriyor.
Bir devletin geçmişte işlediği suçlarla yüzleşmesi gerektiği düşüncesinde sorun yok.
Fransa yüzleşsin.
Yunanistan yüzleşsin.
Türkiye yüzleşsin.
Herkes yüzleşsin.
Ama tarihsel analoji kurulurken dikkatli olunmalıdır.
Fransızların Cezayir’de bulunması ile Küçük Asya Rumlarının Anadolu’daki varlığı aynı tarihsel olgu değildir.
İzmir Rumları 1919’da İzmir’e gelmedi.
Pontos Rumları Karadeniz kıyılarına Venizelos tarafından yerleştirilmedi.
Kapadokya’nın Rumları Yunan ordusunun peşinden Anadolu’ya girmedi.
Evleri oradaydı.
Köyleri oradaydı.
Mezarları oradaydı.
Kiliseleri oradaydı.
Okulları oradaydı.
Manastırları oradaydı.
Dilleri oradaydı.
Hafızaları oradaydı.
Elbette bu gerçek, Yunanistan devletinin 1919’dan sonraki her askerî ve siyasi tercihini meşru hale getirmez.
Küçük Asya’nın yerli Rum halkı ile Yunanistan Krallığı’nın ordusu aynı şey değildir.
Bu ayrımı özellikle yapıyorum.
Çünkü bir milliyetçi tarih yazımından kaçarken diğerine sığınmaya niyetim yok.
Asıl soru
Sayın Diamantopoulos,
Yunan ordusunun savaş suçlarını araştırın.
Belgeleri yayımlayın.
Müslüman sivillerin uğradığı her haksızlığı ortaya çıkarın.
Yunan toplumunu kendi devletinin tarihindeki karanlık sayfalarla yüzleşmeye çağırın.
Buna itirazım yok.
Benim size tek bir itirazım var:
Takvimin ilk yaprağını 1919’dan açmayın.
1914’e gidin.
Hatta 1913’e.
Rumların başına ne geldiğini anlatın.
Ermenilerin başına ne geldiğini anlatın.
Süryanilerin başına ne geldiğini anlatın.
Pontos’u anlatın.
Amele Taburlarını anlatın.
Sürgün yollarını anlatın.
Boşaltılan köyleri anlatın.
El konulan malları anlatın.
Sonra 1919’a gelin.
Ve Yunan ordusunun suçlarını da konuşalım.
Hem de tek tek.
Çünkü ben gerçeğin yarısından korkmuyorum.
Ben yarım gerçekten korkuyorum.
Yarım gerçek bazen açık bir yalandan çok daha tehlikelidir.
Türkiye yüz yıldır yarım bir tarih anlatıyor.
Bizim görevimiz onun karşısına başka bir yarım tarih koymak değildir.
Gerçeğin tamamını koymaktır.
Pontos’un tarihinin Türk devletinin yalanlarına da ihtiyacı yoktur.
Yunan devletinin yalanlarına da.
Belgeleri vardır.
Mezarları vardır.
Sürgün yolları vardır.
Yakılmış ve kaybolmuş köyleri vardır.
Ve yüz yılı aşkın zamandır susturulamayan bir hafızası vardır.
Tarih 1919’da başlamadı, Sayın Diamantopoulos.
Bütün mesele budur.
Tamer Çilingir
Kaynaklar
- Dimokratia, 15 Temmuz 2026: Diamantopoulos’un ERT News “Newsroom” programındaki açıklamalarının Yunanca dökümü.
- TRT Haber, 18 Temmuz 2026: “Yunanistan’dan Anadolu’da katliam itirafı.” Haberde ayrıca Diamantopoulos’a ait olmayan “Anadolu’da soykırım yaptık” ifadesi kullanılıyor.
- Türkiye Gazetesi, 19 Temmuz 2026: “Yunan profesörden canlı yayında şoke eden itiraf: ‘Anadolu’da soykırım yaptık’.”
- Son Mühür, 20 Temmuz 2026: CNN Türk Atina Temsilcisi Duygu Leloğlu’nun konuya ilişkin yayınını aktaran haber.
- Oxford Academic, Meghan M. Garrity, Mass Expulsion: The Politics of Forced Population Removal, 2026; Osmanlı Rumlarının 1913–1923 arasındaki kitlesel sürgünleri üzerine çalışma.
- Charalampos Minasidis, Cambridge University Press, Osmanlı Rumlarının 1914–1918 arasındaki iç sürgünleri üzerine çalışma.
- George N. Shirinian (ed.), Genocide in the Ottoman Empire: Armenians, Assyrians, and Greeks, 1913–1923, Berghahn Books, 2017.

