23 Ağustos ayini öncesinde beş yüz yıllık bir hafızaya yeniden bakmak
Tamer Çilingir
Yarın, 23 Ağustos 2026 Pazar günü, Trabzon’un Maçka ilçesindeki Panagia Sümela Manastırı’nda yeniden Ortodoks ayini yapılacak.
Ekümenik Patrikhane 2 Temmuz’da yaptığı açıklamada, Türkiye’deki yetkili makamların gerekli izinleri verdiğini ve 23 Ağustos’ta, Ortodoks litürjik takviminde Meryem’in Koimesis — Meryem’in Ölümü/Göğe Kabulü — yortusunun kapanışı vesilesiyle Sümela’da başpiskoposluk düzeyinde bir ilahî litürji gerçekleştirileceğini duyurdu. Ayini Neapolis ve Stavroupolis Metropoliti Varnavas yönetecek. Patrik Bartholomeos ise aynı gün Kapıdağ’daki tarihî Panagia Faneromeni Manastırı kalıntılarında olacak.
Aslında Patrikhane 15 Ağustos için başvurmuştu.
Çünkü 15 Ağustos, Ortodoks dünyasında Meryem’e adanmış en önemli yortulardan biridir ve Sümela’nın tarihsel büyük yortusudur.
Ancak 15 Ağustos tarihine izin verilmedi; ayin 23 Ağustos’a bırakıldı. Türk basınındaki haberlerde bunun, 15 Ağustos’un Trabzon’un 1461’de Osmanlı egemenliğine geçişinin yıldönümü olarak kutlanmasıyla bağlantılı olduğu belirtiliyor.
Fakat tartışma bununla da bitmedi.
Türkiye Kamu-Sen Trabzon İl Başkanı Coşkun Dilber, 21 Ağustos’ta yaptığı açıklamada 23 Ağustos’taki ayinin de iptal edilmesini istedi. Ayinin “hukuksuz” olduğunu ileri sürdü ve tarihinin 15 Ağustos’tan 23 Ağustos’a alınmasının kendileri açısından hiçbir şeyi değiştirmediğini söyledi.
İşte tam bu tartışmanın ortasında, yaklaşık beş yüz yıl öncesinden gelen çok ilginç bir Sümela hikâyesini hatırlamak gerekiyor.
Hikâyenin kahramanı:
Yavuz Sultan Selim.
Yavuz Sultan Selim Sümela’yı yıkmak mı istedi?
Trabzon Metropoliti Hrisanthos Filippidis, 1933 yılında yayımladığı büyük eseri Ἡ Ἐκκλησία Τραπεζοῦντος — Trabzon Kilisesi‘nde Sümela Manastırı’nın tarihini uzun uzun anlatır.
Basılı 477. sayfada sıra Yavuz Sultan Selim’e gelir.
Hrisanthos’un aktardığı manastır geleneğine göre Selim henüz Osmanlı tahtına çıkmadan, Trabzon’da şehzade olarak bulunduğu sırada Mela Dağı’na avlanmaya gelir.
Sümela’yı görür.
Rivayete göre askerlerine manastırı yıkmalarını emreder.
Fakat tam bu sırada bedenine felç iner.
Selim bunun yaptığı davranışın cezası olduğuna inanır. Meryem’den af diler ve manastır kayasından damlayan, kutsal olduğuna inanılan sudan içer.
Ardından iyileşir.
Hrisanthos, manastır geleneğinin devamını da aktarır: Selim daha sonra Osmanlı tahtına çıktığında Sümela’ya karşı tutumunu değiştirir; eski ayrıcalıklarını teyit eder, kilisenin çatısını bakırla kaplatır ve manastıra değerli kandiller gönderir. Hrisanthos bunların beş tane olduğunu ve kendi döneminde üçünün hâlâ manastırda bulunduğunu yazar.
Şimdi burada durmak gerekiyor.
Bu felç ve mucizevi iyileşme hikâyesi tarihsel bir belge değildir.
Bir manastır efsanesidir.
Hrisanthos da bunu bir gelenek olarak aktarmaktadır.
Dolayısıyla “Yavuz Sultan Selim kesin olarak Sümela’yı yıkmaya kalktı ve Meryem tarafından felç edildi” diye tarih yazılamaz.
Fakat hikâyeyi çöpe atmak da tarihçilik değildir.
Çünkü bir efsanenin ne zaman ve neden anlatıldığı, o toplumun geçmişi nasıl hatırladığını gösterir.
Ve bu efsanenin merkezindeki fikir son derece açıktır:
Sümela’ya dokunmak isteyen hükümdar sonunda Sümela’yı koruyan hükümdara dönüşür.
Efsanenin arkasında tarihsel bir gerçeklik var mı?
İşte işin daha ilginç tarafı burada başlıyor.
Efsanedeki mucizeyi doğrulayamayız.
Ama Osmanlı döneminde Sümela’nın varlığını sürdürdüğünü ve hükümdarlarla manastır arasında hukuki ilişkiler bulunduğunu biliyoruz.
Türk sanat tarihçisi Semavi Eyice, 1966 yılında Belleten‘de yayımlanan kapsamlı Sümela çalışmasında, Trabzon’un Osmanlı yönetimine geçmesinden sonra Osmanlı sultanlarının manastırın eski haklarını koruduğunu, imtiyazlar verdiğini ve hediyeler gönderdiğini belirtir.
Eyice ayrıca Sümela’da bulunan iki şamdanın Yavuz Sultan Selim’in hediyesi olarak bilindiğini, II. Mehmed’in de manastırın haklarını tanıyan bir fermanının bulunduğunun kaynaklarda aktarıldığını yazar.
Daha da dikkat çekici olan, bugün Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı resmî Sümela Manastırı sayfasının da aynı tarihsel çerçeveyi anlatmasıdır.
Resmî müze tanıtımında açıkça:
“Doğu Karadeniz kıyıları Türk egemenliğine girince de Sümela’nın hakları korundu.”
deniliyor.
Aynı resmî sayfa, Yavuz I. Selim’in Sümela’ya iki büyük mum/şamdan hediye ettiğini, Fatih Sultan Mehmed’in de manastıra dokunulmamasına ilişkin ferman verdiğini aktarıyor.
Burada kaynaklar arasında küçük ama ilginç bir farklılık var:
Hrisanthos beş kandilden söz ediyor.
Semavi Eyice ve Türkiye’nin resmî müze kaydı ise iki şamdanı öne çıkarıyor.
Bunların aynı bağışın farklı parçaları mı yoksa ayrı hediyeler mi olduğunu ayrıca araştırmak gerekir.
Ama ana gerçek değişmiyor:
Osmanlı döneminde Sümela ortadan kaldırılmadı.
Aksine belirli dönemlerde hakları tanındı, hükümdar fermanları aldı ve bazı Osmanlı hükümdarlarından hediyeler kabul etti.
Beş yüz yıl sonra “ayin tehdidi”
Ve şimdi 2026’ya dönelim.
Sümela’da yapılacak şey nedir?
Silahlı bir toplantı değil.
Siyasî bir kongre değil.
Bir devlet ilanı değil.
Bir Hristiyan ayini.
Üstelik yetkili makamların verdiği izinle gerçekleştirilecek bir dinî tören. Ekümenik Patrikhane’nin resmî açıklaması da gerekli izinlerin alındığını açıkça belirtiyor.
Buna rağmen bugün Sümela’da birkaç saatlik bir Ortodoks ayininin yapılması bazı çevreler tarafından “millî ve manevî değerler” sorunu haline getirilebiliyor.
Hatta 15 Ağustos’tan 23 Ağustos’a alınması bile yeterli görülmüyor.
Türkiye Kamu-Sen Trabzon İl Başkanlığının son açıklamasında ayinin tamamen yasaklanması talep ediliyor.
İşte tarih burada insanın önüne tuhaf bir soru koyuyor:
Sümela, Yavuz Sultan Selim döneminde var olabiliyorsa, 2026 Türkiye’sinde birkaç saatlik bir Ortodoks ayini neden tehdit sayılıyor?
Daha da önemlisi:
Bugün kendisini Osmanlı mirasının savunucusu olarak görenlerin, Osmanlı hükümdarlarının yüzyıllarca varlığını sürdürmesine izin verdiği bir manastırdaki Hristiyan ibadetine karşı çıkması nasıl açıklanabilir?
15 Ağustos neden bu kadar rahatsız ediyor?
Sorunun aslında yalnız din olmadığını anlamak zor değil.
15 Ağustos aynı zamanda Trabzon’un 1461’de Osmanlı egemenliğine geçmesinin yıldönümü olarak kabul ediliyor.
Dolayısıyla Sümela ayini yalnızca Hristiyanların ibadeti olarak görülmüyor; bazı milliyetçi çevrelerde 1461’in tarihsel anlamıyla ilişkilendiriliyor.
Ve böylece iki farklı tarih hafızası karşı karşıya getiriliyor:
Bir tarafta:
“Trabzon’un fethi.”
Öbür tarafta:
Panagia Sümela ve Meryem’in 15 Ağustos yortusu.
Oysa bu karşıtlığı tarih yaratmıyor.
Biz yaratıyoruz.
Çünkü Sümela’nın kendisi tam tersini gösteriyor.
Manastır Trabzon İmparatorluğu döneminde vardı.
Osmanlı döneminde de vardı.
III. Alexios ona chrysobulla verdi.
Osmanlı sultanları ferman verdi.
Pontoslu Rumlar ziyaret etti.
Hrisanthos’un ifadesine göre zamanla yalnız Hristiyanlar değil, Müslümanlar da Sümela’yı ziyaret edenler arasına girdi. Sümela, Pontos, Kapadokya, Küçük Asya, Rusya ve Moldovlahia’dan gelen insanların büyük bir ziyaretgâhına dönüşmüştü.
Yani Sümela’nın gerçek tarihi bize kesintisiz bir “dinler savaşı” anlatmıyor.
Çok daha karmaşık bir şey anlatıyor:
iktidar, inanç, karşılaşma, himaye, çatışma ve birlikte var olmanın yüzyıllarca değişen tarihini.
Yavuz efsanesinin asıl anlamı
Yavuz Sultan Selim’in felç olup kutsal suyla iyileşmesi tarihsel anlamda kanıtlanmış bir olay değildir.
Bunu açıkça söylemeliyiz.
Fakat efsanenin söylediği şey yine de önemlidir.
Çünkü Sümela keşişlerinin hafızasında güçlü Osmanlı hükümdarı, sonunda manastırı yıkan kişi olarak değil:
ona dokunmaması gerektiğini öğrenen ve onu koruyan hükümdar olarak yaşamıştır.
Tarihsel kayıtların gösterdiği Osmanlı imtiyazları ve hediyeleri de bu hafızanın tamamen boşlukta oluşmadığını düşündürüyor.
O nedenle Yavuz efsanesini bugünün tartışmasına taşırken onu propaganda malzemesi yapmak yerine şöyle okumak daha anlamlıdır:
Beş yüz yıl önce bile siyasal egemenlik ile başka bir inancın kutsal mekânının varlığı birbirini zorunlu olarak dışlayan şeyler değildi.
Bugün neden dışlasın?
Sümela kimin?
Belki sorunun yanlış kurulması da burada.
“Sümela kimin?” diye sorduğumuzda tarih hemen bir mülkiyet kavgasına dönüyor.
Oysa Sümela’nın tarihine gerçekten baktığımızda daha iyi bir soru ortaya çıkıyor:
Sümela neyin hafızasıdır?
Trabzon İmparatorluğu’nun hafızasıdır.
Pontos Ortodoksluğunun hafızasıdır.
Maçka’nın hafızasıdır.
Osmanlı döneminin de hafızasıdır.
Türkiye’nin kültür mirasının da parçasıdır.
Yüzyıllarca oraya giden Hristiyanların ve Müslümanların ortak coğrafyasının da parçasıdır.
Ve bugün Yunanistan’dan, Avrupa’dan, Türkiye’den oraya gelen insanların hafızasında yaşamaya devam etmektedir.
Bu katmanlardan birini silerek diğerini güçlendiremeyiz.
Yarın Sümela’da ne olacak?
23 Ağustos’ta Sümela’nın kayalıkları arasında yeniden ilahiler duyulacak.
Birkaç saat sonra ayin bitecek.
İnsanlar dağdan inecek.
Manastır yine yerinde kalacak.
Türkiye’nin sınırları değişmeyecek.
Trabzon başka bir ülkenin toprağı olmayacak.
Ama birkaç insan, atalarının yüzlerce yıl dua ettiği yerde yeniden dua etmiş olacak.
Belki bütün mesele bundan ibarettir.
Ve belki 500 yıllık Yavuz Sultan Selim efsanesinin bugüne söylediği şey de bundan daha karmaşık değildir:
Bir ülkenin güçlü olması için başka bir inancın duasından korkması gerekmez.
Sümela’nın tarihini gerçekten korumak istiyorsak onu susturarak değil, bütün katmanlarıyla anlayarak korumalıyız.
Çünkü Sümela’yı yalnız taşlarıyla koruyup, o taşlara anlam veren insan hafızasını yasaklamak:
manastırı korumak değil, onu müzede sergilenen boş bir kabuğa dönüştürmektir.
Kaynaklar
Hrisanthos Filippidis, Ἡ Ἐκκλησία Τραπεζοῦντος [Trabzon Kilisesi], Atina, 1933, özellikle s.468–483; Yavuz Sultan Selim geleneği için özellikle s.477. Hrisanthos burada Selim’in av sırasında Sümela’yı yıkmak istediğine, felç olduğuna, kutsal suyla iyileştiğine ilişkin manastır geleneğini ve daha sonra Sümela’ya yaptığı bağışları aktarır.
Semavi Eyice, “Trabzon Yakınında Meryem Ana (Sumela) Manastırı – Arkeolojik ve Tarihî Değer ile Bugünkü Durumu Hakkında Bir Araştırma”, Belleten, c.30, sayı 118, Nisan 1966. Osmanlı döneminde Sümela’nın haklarının korunması, II. Mehmed’e atfedilen ferman ve Selim I’e atfedilen şamdanlar için.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Müze.gov.tr, “Sümela Manastırı”. Resmî tanıtım metni Sümela’nın Osmanlı döneminde haklarının korunduğunu, I. Selim’in iki büyük mum/şamdan bağışladığını ve II. Mehmed’in manastırın haklarını tanıdığını aktarır.
Ekümenik Patrikhane, 2 Temmuz 2026 tarihli Sümela ve Panagia Faneromeni ayinleri duyurusu. 23 Ağustos 2026’da Sümela’da gerekli resmî izinlerle başpiskoposluk düzeyinde ilahî litürji yapılacağını bildirir.
Türkiye Kamu-Sen Trabzon İl Başkanlığı açıklamasına ilişkin güncel Trabzon basını, 21–22 Ağustos 2026. 23 Ağustos ayininin iptal edilmesi yönündeki çağrı ve bunun “hukuksuz” olduğu iddiası için.

