Hüseyin Torun 

Yüz yılı aşkın bir zamandır, Anadolu’nun asıl sahibi olan, binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan kadim halkları, ait oldukları ulusal kimlikleri, kültürel farklılıkları, etnik kimlikleri ve farklı dinlerinden/inançlarından dolayı Müslüman Osmanlı, Turancı İttihatçılar ve Türk İslâmcı Kemalistler tarafından tehcirlerden, katliamlardan, soykırımlardan geçirildiler ve mübadele edildiler. Dün bu topraklarda soykırıma uğratılan ve sürgün edilenler Hıristiyan’dılar, Maruni’ydiler, Nasturî’ydiler, Ermeni’ydiler, Asuri’ydiler (Süryani ve Keldani), Yahudi’ydiler, Rum’dular, Ezidi’ydiler ve Roman’dılar.
Bugün soykırım ve sürgün devam ediyor hâlen. Bu kez Türk olmayan Müslüman Kürdler ve Aleviler, Türkçülük ve Sünni Müslümanlığı gerçekleştirmek için hedef tahtasındadır.   1915 soykırımı yüzyıldan fazladır “modern” çağın en önemli ve yüzleşilmemiş soykırımlarından biri olma özelliğini koruyor. Türklerin gerçeği gizleme, savaşçı, işgalci, soykırımcı ve ırkçı yaklaşımı kendi tarihleri, bugünkü sorunlarıyla hesaplaşma ve tarihiyle yüzleşme imkanını ortadan kaldırıyor.   19. ve 20. yüzyılın başında etnik mühendislik ve tekçileştirme projeleri çerçevesinde yapılan kitlesel katliamlar üzerinden Osmanlı’da gayrimüslimlerin katledilmesi, Batı Ermenistan ve Kürdistan’daki şiddete dayalı yok etme, yeni bir Türkçü Müslüman rejimin adım adım inşasını gösteriyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreçte, ulus-devletin inşası katliamlara neden olmuştur.   Osmanlıların uğradığı yenilgiler ve toprak kayıpları, İttihatçıların Rus cephesi ve Batı’dan gelecek tehditlere yönelik algıları, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin ve Asurilerin katledilmesi ve tehcir edilmesine sebep olan önemli nedenlerden birisi olur. Ancak en temel stratejik sebep bu toprakların bir Sünni Müslümanlığın ve Türkçülüğün yurdu haline getirilmesidir ve sermayelerine el konulmasıdır. 

Pontos Rum Soykırımı
1915-1916 Hıristiyan ve Yahudi soykırımından sonra 1916’nın ikinci yarısından itibaren özellikle ağırlıklı olarak Ege Bölgesi ve Karadeniz Bölgesi’nde yaşayan Pontuslu Rumlar soykırıma tabi tutulmuşlardır. Rum soykırımı iki aşamadan oluşuyor. Birinci aşama, 1908’de Jön Türklerin iktidar olmasıyla 1911 yılında başlatılan ve 1916’da yoğunlaştırılıp, 1919 yılında bitirilen Rum soykırımıdır. İkinci aşama, 1919 yılında başla 423 yan ve 1964’e kadar devam eden Cumhuriyet dönemi Rum soykırımıdır. Osmanlı’nın çözülmesi ve yıkılması çok kanlı ve sancılı oldu. Bugünkü Türk Devleti de Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde şiddete dayalı kurulan bir ulus devlettir. Türk Devleti Osmanlı’nın sadece devamı değil, siyasi, katliamcı ve soykırımcı mirasçısıdır da aynı zamanda.   1915 soykırımı ve katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Süryani olan 250 binin üzerinde insan da canını kaybetti. Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontos’lu Rum soykırımına uğratılmıştı. 1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti.   1910-1923 Rum tehciri ve mübadeleleri, 1915-1918 Ermeni Soykırımı, 1923 Lozan Mübadele anlaşması, 1934 Trakya Yahudi tehciri, 1944 Varlık Vergisi saldırısı, 6-7 Eylül 1955 Yahudi, Rum pogromu, 1964 Rum tehciri Türk ve Müslüman olmayan kesimlere dönük etnik arındırma operasyonlarıdır. Bunları yapanlar Türkleştirme ve Müslümanlaştırma stratejisinin değişik dönemlerdeki ve biçimlerdeki planlanmış uygulamalarıdır.   Anadolu, Batı Ermenistan, Pontus ve Kürdistan’da ağırlıklı olarak Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar temizlendi ve yok edildiler. 1913-1925 yılları arasında 3 milyonu aşkın Süryani, Yahudi, Ermeni ve Rum katli amla, tehcirle, korkuyla, asimilasyonla, zorla Türkleştirilip, Müslümanlaştırılarak yok edildiler. Rum, Ermeni kadınlar ve kızlar zorla erkek Müslümanlarla evlendirildiler. Çocuklar zorla Türk ailelere verildi ve yurtlarda asimile edilerek Türkleştirilip ve Müslümanlaştırıldılar. Ayrıca bu stratejinin en önemli amaçlarından birisi de Rum ve Ermeni sermaye si ve el konulan mallarının Türkleştirilmesiydi.  

“… Adeta her yapılan yeni şey, o canları alınanlardan zorla elde edilenlerleydi. Katledilenlerin mallarına mülklerine el koymanın yanı sıra katlettiklerinin kemiklerini satacak kadar, bundan gelir elde edecek kadar düşkündüler. İnsana ait ne varsa bu topraklarda üretilen ya yok ettiler ya da çalıp sahiplenip bizim dediler. Şarkıları, türküleri, şiirleri, öyküleri, efsaneleri, halkoyunlarını çaldılar, bizim dediler. Ve çaldıkları şeyin bedeli binlerce insanın kanı canı oldu…” (1)

Osmanlı ve Türkiye denilen sınırlarda tarihten bugüne olan nedir? Hileyle, yalanla, katliamla, soykırımla, tehditle buralarda yaşayan halkların dilleri, dinleri, ibadet yerleri, kimlikleri, isimleri, köyleri, kültürleri, türküleri, halayları, dansları, edebiyatları ve gelecekleri Müslümanlık adına ve Türklük adına çalındı.   Özellikle Pontuslulara dönük olarak uygulanan soykırım biçimi daha çok “mübadele” denilen saldırıdır. Pontuslular, özel bir soykırım ve asimilasyon sürecine tabiî tutulmuşlardır. Bazılarına zorla Müslümanlık ve Türk olma kabul ettirilerek ölümden ve sürgün olmaktan kurtarılmışlardır. Bu açıdan bakıldığında özellikle Pontus Rum soykırımı ve asimilasyonun çeşitli aşamaları olsa da 1908’den günümüze devam etmektedir. Böylelikle Rum soykırımı, sadece Osmanlı ve İttihatçıların döneminde değil, Cumhuriyet/Kemalistler ve sonrası olduğu gibi günümüzde de devam eden bir içerik ve konuma sahiptir. Sadece Kemalistlerin iktidar olduğu ilk yıllarda Pontus’ta 353 bin Rum bu topraklarda yok edildi, önemli bir kesimi “mübadele” ile sürgün edildi ve geriye kalanlar Türkleştirildi ve Müslümanlaştırıldı.   Diğer halklardan farklı olarak Rumlar Osmanlı, İttihatçı ve ağırlıklı olarak Kemalist dönemde soykırımı yaşamışlardır. Bu açıdan 1910’dan başlayan süreç 1964 yılında sona erdirilmiştir. Rumlara dönük yürütülen soykırım her dönemin devlet ve rejimin sahipleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Devlet bu süreçlerde kullandığı piyonları ve katilleri cezalandırmak değil, bunları ödüllendirerek ne kadar katliamların ve soykırımların içinde olduğunu göstermektedir. İttihat ve Terakki yöneticileri, Teşkilât-ı Mahsusa yöneticileri yargılanmamışlardır. 1915’ten bugüne devlet bütün suçluları Kemalistler ve Cumhuriyet tarafından korumaya alınmışlardır ve devlet katında görevlendirilerek ödüllendirilmişlerdir.  

Türk tarihi bir cezasızlık tarihidir

İzmir valisi, Koçgiri ve İzmir “fâtihi”, İzmir yangını faili Sakallı Nurettin Paşa soykırım suçlusudur. Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen 1921 yılında Amasya Meydanı’n da idam edilen Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip tehdit eden Pontos Rum soykırımının eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol çevrelerce “kurtuluş savaşı kahramanı” olarak anılır ve devlet tarafından en üst görevlere getirilirler.  “Taşlar bağlandı faşistler sokağa salındı.” 6-7 Eylül 1955 tarihinde faşist Türk Devleti tarafından planlanmış bir yağma, talan, tecavüz ve kan dökme katliamı yaşandı. Resmi devlet katillerinin gözetiminde ellerinde onursuzluğun simgesi haline gelmiş bayraklarla sokak sürülerinin yularları koparılıp sokağa salındılar. Her katliamın en gözde saldırı silahları Türk bayrağı ve tahrik olmuş Müslüman dinidir.  

6-7 Eylül 1955’de ne oldu?
Şu yere göğe sığdırılamayan Türkçüler ve Müslüman dini Hıristiyanların, Yahudilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Ezidilerin ve Rumların canına, malına ve namusuna tecavüz ettiler. İşte bunların ahlâk ve din diye anladıkları kendinden olmayana tecavüz üzerine yazılıdır. Dinleri tecavüzcü, ganimetçi ve katildir. Millilikleri, kahramanlıkları ahlâksızlıklarıdır.  İnsanlığı utandıran bir tarihtir soykırım ve 6-7 Eylül pogromu. Türkçülük ve Müslümanlık adına sergilenen ahlâkî yozluk, can, mal ve mülk düşmanlığıdır. Ancak sadece “yabancı”, Hıristiyan, Yahudi, Ermeni ve Rum malları düşmanlığıdır. Bunlar “yabancıdır ve yabancılar” ise düşmandır. Gayrimüslimler zengindir ve üreticidirler. Sermayenin ve mülkiyetin milliyeti aranırsa ortaya çıkacak olan ırkçılıktır. Türkçüler ve Türk Devleti dinci ve ırkçıdır. 1932 yılında 2007/11-6-32 sayılı kanun la Rumlara 30’u aşkın meslek yasaklanmıştır. 1923 yılında ise Rumların resmi kuruluşlarda, bankalarda ve uluslararası şirketlerde çalışması ya saklanmıştır.  6-7 Eylül 1955’te Türkçü Müslüman yoksulların “milli ve dinî” hassasiyetlerini kabartan Kıbrıs sorunudur. Rum’un, Ermeni’nin, Yahudi’nin Kıbrıs’la bir işi yoktur. Saldırgan güruhların da Kıbrıs’la bir işleri yoktu. Buna rağmen Kıbrıs’tan dolayı tahrik olup galeyana gelmişlerdir. Vatanperverliklerini göstermek için yabancı kanı dökmeleri gerekmektedir. Bu tahrik “milli” olduğu için asker ve polis de engel olmamıştır bu sokak süprüntülerine.   Aradan yıllar geçer devlet suçunu itiraf eder. Özel Harp Dairesi (Kontrgerilla) sorumlusu Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu kendisiyle röportaj yapan Fatih Güllapoğlu’na şöyle bir itirafta bulunuyor: “Bak sana bir örnek daha vereyim. 1974 Kıbrıs Harekâtı eğer Özel Harp Dairesi (ÖHD) olmasaydı bu harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? Harekât başlamadan önce ÖHD devredeydi. Adaya bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında ÖHD elemanları gönderildi ve bu arkadaşlar adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları on tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra, 6-7 Eylül olaylarını ele al. 6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?” (2)  
Türk Devleti, komplo düzenleme peşindedir her zaman olduğu gibi. Bunun için Selanik’te Türk Konsolosluğu’nun yanındaki ve aynı bahçedeki M. Kemal’in evinin bahçesine bir ses bombası attırılıyor. Ancak Yunanlıların bombaladığı propagandası ile provokasyon peşindedirler. Yunanlılardan kasıtları Rumlardır. Yunanlılar ve Rumlar gavurdur. Gavurlar nerede varsa Türkçüler ve Müslümanlar için saldırı ve tecavüz bir “hak”tır. Bu gavurların yoğun yaşadıkları yer ise Taksim ve civarıdır. Ha zır kıtalar Hıristiyan olan ne varsa saldırdılar, yaktılar, yıktılar ve gasp ettiler. Türk Başbakan Adnan Menderes, 12 Eylül 1955’te TBMM’nde yaptığı konuşmada, “Hadise başladığında, tamamıyla nezih bir talebe ve gençlik topluluğu şeklinde cereyan etti. Haberimiz yok mu idi? Vardı” diyor.  Rum katliamı bir devlet projesidir. Katliamın devletin resmi görevlilerinin bilgisi ve gözetiminde olduğu mahkeme kayıtlarına geçmiştir. Ayrıca katliamın sorumlularının devlet tarafından korunduğu da bilinmektedir. Baş katil Cumhurbaşkanı Celal Bayar, “galiba dozu kaçırdık” diyerek itirafta bulunmuştur. Bu katliamla ekonomi Türkleştirildi ve Müslümanlaştırıldı. Müslüman Türkçülerin “ahlâkı ve namusu” kurtarıldı. Hangi namus ve ahlâksa? Suçu komünistlere atıyor ve komünistleri yargılıyorlar.  Yılmaz Karakoyunlu sağcı veya ırkçı faşist bir politikacıdır. Güz Sancısı adlı eserinde 6-7 Eylül’ü şöyle değerlendiriyor: “Osmanlı’dan beri iktisadi hayatı elinde bulunduran azınlık sermayesinin Türk kesimine trans feri” olarak görmekte ve şöyle devam etmektedir: “Hadiselerin başlangıç itibariyle bir tertip olduğu ortadadır. Nitekim o tarihte Atatürk’ün evine bomba koymak suretiyle bu heyecanı yaratan insan bugün Nevşehir Valisidir. Mürettip bugün devletin tertibinden sorumlu bir makamın sorumlu sudur. Bu da az bir iş değildir. O arkadaşımızı tezyif etmek için söylemiyorum. O bir görevdi yerine getirildi. Tertibin olduğunun en güzel örneğidir. (…) Hadise sadece bir sermaye transferi anlamı da taşımaz. Bir sermayenin varlığını yok etmektir. Örneğin Varlık Vergisi’nde öyle değildir. Sizden zorla vergi almaya kalktım. Evinizi sattım, ben ucuza aldım. Mal benim aktifime geçti. Burada öyle değil. Her şey payimal edildi, talan edildi. Yani fiziki olarak sermaye tahrip edildi. Kabul etmek zorundayız ki, o hadiseden sonra Anadolu’dan İstanbul’a gelmiş palazlanmış esnaf, ticaret hayatına da sahip olmuştur. 6-7 Eylül hadiselerinde tahrip eden kadronun yerini dolduranlar, bugün Türk iktisadi hayatında önemli isimler olmuşlardır.” (3)  

MİT görevlisi ve DP’li (Demokrat Parti) Mithat Perin’nin sahibi olduğu Ekspres gazetesi, 6 Eylül 1955 tarihli sayısında “Selanik’te Atatürk’ün evi bombalandı” manşetiyle çıkar. Devlet radyosunda saat 13 haberlerin de bu haber verilir ve akşamleyin sokak güruhları İstanbul ve İzmir’de kuduz salyalarıyla sokağa salınırlar. Akşam “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti” tarafından yapılan çağrı üzerine Taksim’de Yunanistan’ı protesto mitingi yapılır. Bu eyleme gelen ağzı salyalı sokak güruhları Müslüman olmayan ve Türkçü olmayan halkın işyerlerine, evlerine, malına ve mülküne tecavüz ettiler, saldırdılar, yağmaladılar, yaktılar, yıktılar, kan ve göz yaşı döktüler ve savunmasız, silahsız insanları katlettiler. Sonuçta 3 ölü, 50’si ağır 500’ün üzerinde yaralı, 73 kilise, 1 havra, 16 ayazma, 2 manastır ve 2 mezarlık da dahil 5622 yer ve mekân tahrip edildi ve yağmalandı. İzmir’de de 14 ev, 6 dükkân, 1 pavyon, 1 konsolosluk binası, 1 Katolik kilisesi, 3 otomobil ve İngiliz Kültür Heyeti binası yakıldı, yıkıldı ve yağmalandı.    Orhan Birgit, güruhları tahrik edip sokağa dökmek için yayınladığı bildiri ile fitili ateşlemiştir. 6-7 Eylül’de CHP gençlik kolları üyesi olan O. Birgit, hizmetinin karşılığı olarak 1974 Kıbrıs işgali sırasında hükümet sözcüsü devlet bakanı olmuştur. Daha sonra da Cumhuriyet gazetesi yazarları arasında yerini almıştır. Ağzı salyalı, gözünü kan bürümüş, yağmacı güruhları sokağa salmak için galeyana getiren bombayı atan Gümülcine Türklerinden Hasan Uçar ödül olarak Türk vatandaşlığına alınmıştır. Bombayı konsolosluğa sokan ve attıran Oktay Engin, Yunan bir Türk milletvekilinin oğlu önce İstanbul Belediyesi’nde işe alınır ve Cumhuriyet Gazetesi’nde tercüman olarak çalışır. MİT’te önemli görevlere getirilir. Devlet tarafından Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdürlüğü Planlama Dairesi Başkanlığı, Nevşehir Valisi, Merkez Valisi olarak ödüllendirilmiştir ve Gedikpaşa’da bir de ev verilmiştir. Katilleri ödüllendirmek ve sahip çıkmak Osmanlı ve Türk devletlerinin şanındandır.  Yassıada DP (Demokrat Parti) yargılamalarında ortaya çıktığına göre, bomba diplomatik bir çanta içerisinde temmuz ayında Selanik Baş konsolos Yardımcısı Ali Tekinalp tarafından götürülmüştür. Oktay Engin bombayı Hasan Uçar’a verir. Yunanlılar her iki provokatör maşayı tutuklarlar. Hasan Uçar cezasını çeker. Oktay Engin tahliye edilir ve Türkiye’ye kaçırılır.  6 Eylül sabahı Atatürk’ün evinin bahçesine ses bombası atılır ve evin camları kırılır. Haber Ankara Radyosu’nun 13 bülteninde verilir. Aynı dakikalarda sahibi Mithat Perin olan İstanbul Ekspres gazetesi olayı baş manşet olarak yayınlar. Mithat Perin, Demokrat Partili Galatasaray Lisesi mezunu bir burjuva. MİT’in basın alanında çalışan bir mensubudur. İstanbul Ekspres gazetesi harıl harıl 2. baskı yapmaktadır. Normalde 25-30 bin baskı yapan gazete 6 Eylül günü 300 bin baskı yapıyor. O zamanın düz baskı sistemiyle 300 bin tirajlı gazete basmak çok zordur ve ancak 3 günde basılabilir. Dolayısıyla gazete önceden ve başka yerlerde basılmış ve bekletilmiştir. Arkasında DP, MİT ve devletin olduğu çok net görülmektedir.   6-7 Eylül bir devlet operasyonudur. Bir kontrgerilla patiğidir. Zaten devlet olmadan bu türden katliamların olması mümkün değildir. Aynı anda İstanbul’un 52 ayrı yerinde yangınlar çıkarılır. İstanbul ve İzmir’de 428 yağma, talan ve öldürme olayları için ağzı salyalı sokak güruhları gayrimüslimlerin üzerine sürülür. Bütün saldırganların ellerinde sopalar, baltalar, demir kanırtma çubukları, manivelalar vardır. Hepsi aynıdır ve aynı tornadan çıkmıştır. Kapalı dükkanlar açılır. Saldırılacak evlerin, işyerlerinin ve büroların kapı ve duvarlarına işaretler konulmuştur. Katliamları yöneten vahşilerin ellerinde isim ve adres listeleri vardır.   Dönemin DP’li siyasi iktidarı birtakım hesaplarla bu katliamı tertiplemiştir. 6-7 Eylül Pogromu siyasal bir katliamdır/soykırımdır/pogrom dur. Sürekli oy kaybı yaşayan DP buna ihtiyaç duymuştur. Ancak bu pogromu sadece siyasi iktidara yüklemek doğru değildir bu baştan sona siyasi iktidarın da içinde yer aldığı bir devlet ve kontrgerilla operasyonudur. Devletin dışında azınlıklara dönük bir organizasyon ve katliam yapmak mümkün değildir.   Bu tür operasyonlar ve katliamlar toplumun tarih bilincinden, belleğinden kolay kolay sökülüp atılamazlar. Bu doğrudan doğruya insanlığın evrensel değerleri ve erdemleriyle ilgilidir. Bu tarih bizim halklarımızın yaşadığı bir tarihtir. Müslüman, saçı başı, kafayı, yüzü, gözü kapatma, kadını kapatma ve bir peçeye sokmak, çok Kuran kursu ve din okulu açmak, her sokağa bir cami yapmak ve kopkoyu dini karanlığı egemen kılarak dünya mızı karartmak zihniyetindedir. Tarihin zulmünü biz yaşıyoruz, dökülen bizim kanımızdır ama bu tarihi bizim bilmemiz yasaktır. Katliam yapmak serbest ama dillendirmek yasak.

Biz tarihimizi yabancı tarihçilerden, bilim insanlarından, askeri-siyasi diplomatlardan ve onların yazdığı anılarında, araştırma-inceleme çalışmalarında öğrenebiliyoruz.   Katliamlara ve soykırımlara ilişkin ortaya çıkarılan gerçekler, soy kırım suçunun toplumun çeşitli kademelerinde meydana gelen bir olgu olarak görülmesi gerektiğine işaret etmektedir. Yerel gelenekler, yerel yönetici elitin eğilimleri, nüfusun etnik ve dini olarak özgün dokusu sebebiyle, katliamlarla tehcirlerin biçimi köyden köye, şehirden şehire ve bölgeden bölgeye büyük farklılıklar arz etmektedir. Yaşanan kitlesel katliamlarda bildiğimiz gibi, dini ritüeller ve kutsallara dönük saldırılar, ganimet paylaşımı, yoksulluk, eğitimsizlik öne çıkmaktadır. Her soykırım aynı zamanda yereldir. Her soykırımın kendine özgü dinamikleri vardır. Soykırım kendi içinde ve kendisi için bir “olay” değildir, tersine tarihsel tutumların yazılı olmayan kurallarına göre büyüyüp gelişen bir süreçtir. Soykırımlar nadiren tek bir kurban grupla sona erer. Ermeni soykırımı diye söz ettiğimiz süreçte sadece Ermeniler değil, Asuriler, Maruniler, Nasturiler, Yahudiler, Rumlar, kısmen Araplar, Romenler, Kürdler ve Aleviler de katledilmişlerdir.  Türkiye’de kültürel soykırımın ve asimilasyonun programatik olarak devam etmesi süreci 1930’lu yıllarda “Güneş Dil Teorisi” ve “Türk Tarih Tezi” ile başlatıldı. Başını Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vedat Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir gibi “Kadro” dergisi çevresinin çektiği, sosyal bilimlerde ve edebiyatta Türk-İslam sentezini topluma empoze etmeye başladılar.   Soykırım ve asimilasyoncu ret ve inkâr sürecinin sonucu olarak Türkçülüğün ve Sünni Müslümanlığın Anadolu ve Mezopotamya’da ege men kılınmasını sağladı.
Bütün gayrimüslim ve Türk olmayanları yok sayma mücadelesine girişildi. Cumhuriyet döneminde Mahmut Esat Bozkurt, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi ya zarlar da resmî ideolojiyi milliyetçi ve ırkçı, bilimsel ve çağdaş olmayan bir saldırgan ideolojik temele oturttular. Dönemin şovenist, milliyetçi, ırkçı ve gerici dili ulusal ve sınıfsal argümanlarla beslenmiştir. Savaşçı ve işgalci ruh, cinsiyetçi ve tecavüzcü dil iç içe geçirilerek kullanılmıştır.  Anadolu’dan Yunanistan’a tehcir edilmiş Rumlar “palikarya” diye aşağılanır. Rum’a, Ermeni’ye, Yahudi’ye, Süryani’ye sövmek, aşağılamak karakteri, gücünü resmî ideolojiden, kaynağını Türkçü devletin koşulladığı önyargılardan almaktadır. Bu Türk toplumunun bütün katmanlarına sinmiştir.

Türkçü resmî ideoloji, Anadolu’da yaşayan Türk ve Sünni Müslüman olmayanları iffetsiz, ahlaksız ve cinsiyetçi saldırganlığın merkezine koymuştur. Rum kadınlarını genellikle iffetsiz, şuh; Ermeni kadınları çirkin ve kibirli olarak yansıtılmıştır. Bütün genelev işleticileri Rum ve Yahudi olmuştur veya Türk ve Müslüman olmayan kadınlar şehvet nesnesi kadınlar olarak ele alınmışlardır. Rumların pis, bulantı verici, kanla sarhoş, sırnaşık, vahşi oldukları propaganda edilmiştir. Bu tamamen ırkçı bir yaklaşım ve faşist bir saldırıdır. Bugün bile bu zihniyet yaşatılmaktadır.  Türk Devleti ve onun resmî ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan ve Yahudi inancından uluslara yönelik soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.  1850’lerden sonra Rusya, Osmanlı’nın parçalanmasını savunuyor, Avrupalı emperyalist devletler Rusya’nın stratejisine karşı Osmanlı’nın birlikteliğini savunuyorlar. Bu dönemde sosyalistlerde Osmanlı’nın birliğini savunma politikası izlemişler. Alman sosyalistlerin savunduğu bu düşünce 1890 ve 1900’lerden itibaren Rosa Luxemburg tarafından eleştirilmiştir. Luxemburg, “Sosyalistlerin eski Doğu politikası tamamıyla Rusya’yı hedef almaktaydı. Rusya eskiden Türkiye’nin dağılmasını savunmak taydı, bundan dolayı sosyalistler Türkiye’nin birliğini savunurdu.” (4)    Osmanlı’dan gelen bürokratik devlet yapısı değişmedikçe hiçbir köklü değişim ve gelişme mümkün olmayacaktır. Bu da zorunlu olarak Osmanlı’nın parçalanmasını da beraberinde getirecektir. Bu durumda devletin birliğini savunmak, ulusların bağımsızlığı mücadelesine ve hakkına karşı çıkmak anlamına gelmektedir. Bu devletin birliği politikası doğru değil ve devrimci bir tutum değildir. Osmanlı bürokratik devlet yapısının olduğu gibi, Avrupa’da da Osmanlı’daki her gelişme Müslüman-Hıristiyan çatışması olarak yansıtılmıştır. Oysa doğası gereği bir sınıf mücadelesi ve çatışması da vardır. Bütün kesimler bu çatışmanın üstünü kapatmayı esas almaktadırlar.   İttihatçıların, Kemalistlerin, TKP’yi oluşturan güçlerin ve kimi devrimci yapıların bu döneme ilişkin politikaları hâlâ bu görüşe göre şekilleniyor. Oysa R. Luxemburg’un savunduğu gibi 1890 ve 1900’lerden sonra birçok farklı gelişme yaşanmıştır. Osmanlı’da ayrılan birçok ulus vardır. İmparatorluğun iç koşulları ve uluslararası alanda değişiklikler vardır. Savaşlar ve soykırımlar vardır. Bunların ışığında yeni doğu politikasının belirlenmesini ileri sürüyor. Başını Wilhelm Liebknecht’in çektiği Alman sosyalistler, Osmanlı’daki iç çatışmalar ve çelişkileri Osmanlı’yı zayıf düşürmek için Rusya’nın kışkırtmaları olarak değerlendiriyor ve uzak duruyorlar. Osmanlı, İttihatçı ve Kemalist dönemlerdeki sosyalistlerin ulu sal bağımsızlık hareketlerine duyarsızlığın ve hatta karşı çıkışın nedeni budur. Sosyalistlerin doğu politikası, parçalanmaya karşı birliği savunmadır bu dönemde. Bu politikanın yarattığı eğilimler ve etkiler önemli ölçüde halen mevcuttur. Avrupa solu tamamen buna göre hareket ediyor. Türkiye’de 1970’lere kadar uzanan süreçte de önemli ölçüde izleri vardır bu politikanın. Tarih yazımını 1920’de başlatmak, Ermeni, Asuri ve Rum ulusların mücadelelerini görmemezlikten gelmek, Kürdlerin ve Alevilerin Kemalist Cumhuriyete karşı isyan ve direnişlerini “Kemalist devrimlere karşı gelmek” “feodalizmin tasfiyesi” ve “gerici” kalkışmalar olarak değerlendirmekte bu politikanın çok önemli etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye solu ve devrimci hareketinin yakın tarihte ve günümüzde hâlâ soykırım sorununu görmemezlikten gelmeleri bundandır. Bütün bunlar dan dolayı Müslüman da olsalar emekçi ve yoksul olanların, ulusların her itirazı, ayaklanması, Hıristiyan ayaklanması olarak yansıtılıp bastırılmaktadır. Bugün AKP’li olmayan ve ırkçı-faşist ve kafatasçı Türkçü olmayan herkesin “terörist”, “Fetöcü”, iç ve dış “düşman” olarak suçlanması gibi. Ne değişirse değişsin zihniyet aynı olunca bir ilerleme söz konusu olmuyor.  

Osmanlı’da 19. yüzyılın sonunda bütün sorunların çözüm yolu tıkanmıştır. Sosyalistlerin genel prensipleri gereği ulusların kaderlerini kendilerinin belirlemesi hakkı savunulmalıdır. Ezilen ve sömürge ulusların kurtuluşu mücadelesi bunu gerektirir. Bir ulusun ayrılma, devlet kurma gibi elindeki bütün olanaklardan sonuna kadar yararlanması onun en doğal hakkıdır. Ayrıca Osmanlı’nın parçalanması, ekonomik ve politik olarak gelişmesini de beraberinde getirecektir.  1919 ve 1920’lerde Pontos’ta farklı bir strateji devreye girer. Rumlara yönelik yapılan katliamlarda teslim olmayanlar ve kaçanlar dağlara sığınırlar. Dağlara sığınan Rumlar, katliamlara karşı direnişi örgütlerler. 1920 Aralık ayında Partizanların sayısı 25 bini bulur. Partizanların en direngenlerinden birisi olan kadın partizan Eleni Çavuş’un hikâyesi bir direniş pratiğidir. Soykırımın ilk evresi İttihatçılarca 1915 yılında Ermeni ve Süryani katliamı ile başladı. Alman emperyalizminin denetimin de Mehmet Talât, İsmail Enver ve Ahmed Cemal vardır. İkinci evresi ise 1919’da başlayan Pontos Rum soykırımı ve Cumhuriyet’in ilan edilmesidir. Bu kez Almanların yerini İngilizler; Talât, Enver ve Cemal’in rolünü ise M. Kemal, İnönü ve Bayar üstlenmiştir. Kemalistlerin Pontos Rumlarının katliamı ve tehcirinden sorumluluğu TBMM gizli görüşmeleri tutanaklarında da ortaya çıkmaktadır. 24 Ağustos 1922’de Meclis gizli oturumunda konuşan Lazistan milletvekili Ziya Hurşit şunları söylüyor: “Efen diler, Pontusçuların kendilerinin haritaları pek büyüktü. Büyük bir saha dahilinde müstakil bir Karadeniz Cumhuriyeti tesis etmek isteyen Rumlar 1900 tarihinden beri propagandalar, teşkilatlar, mektepler, köy taburları filan hepimiz biliyoruz. Bunlar 1330 (1914) senesinden beri hayli faaliyettedirler. Bundan o zamandan bu zamana kadar tenkil edilemedi. Nihayet geçen sene bu Pontus ocağını tamamen söndürmek için işe başlanıldı. Fakat bu Pontus köylerinin yanmasına ve Pontusçuların dağa çıkmasına rağmen yine bendeniz diyorum ki; Pontus ocağını hükümet söndürememiştir. Bilakis başka bir yara açmıştır. Çünkü Amasya, Tokat mebusları bilirler ki Samsun ve havalisinde tehcir edilen Rumlar ve Rum aile yalnız Tokat ile Amasya arasında taarruza uğramışlardır. O zaman onların orada malları, canları vardı. Belki kadınları falan vardı. Efendiler darülamandır. Bunlar 30 bin hanedir. Bunlar Divrik’te, Arapkir’de, Keban Madeni’nde vesairede birleşmişlerdir. Para kazanıyorlar, ticaret ediyorlar. Samsun’da ailelerine gönderiyorlar, yaşıyor ve yaşayacaklardır. Yarın harp bitince yine köylerinde oturacaklardır. Emin olunuz ki bunların zayiatından fazla bizim zayiatımız vardır. Hükümet asıl Pontus ocağını söndürmeye muvafık olamamıştır. Hatası vardır ve işte bu giden 432 heyeti tahkikiyaye bu iş havale edilebilir. Hükümet bu ocağı söndüremedik ten maada orada bir yara açmıştır. Şimdi asıl Hükümeti tahtiye ve itham edeceğim noktalar var. Bu tehcir neden yapılmıştır ve bu suretle yapılan şeyler Avrupa’ya birçok yaygaralarla gitmiştir. Aynı zamanda tehcir yapılırken, hükümet birçok masraflar ihtivar etmiştir. Son fırkalarla asker bulunduğu halde köyler yakılmıştır ve Maliye Vekili Beyefendi de 349 bin lira sarf edildiğini söylüyor. Yani kıymetli bir para sarf edilmiştir; evler yakılmış ve birçok şeyler olmuş, bu sarfiyat niçin yapılmıştı. Ancak Pontus ocağını sön dürmek içindi. Acaba Pontus söndürülebildi mi? Samsunlular bilirler 1293 muharebesinde Rumlar birçok şeyler yapmışlar ve kalkıp Rusya’ya gitmişlerdir. Bir müddet sonra gelmişlerdir ve tekrar yerleşmişlerdir. Şimdi tehcir ettiğimiz adamlar ne oldu? Şimdi gitti, Malatya’ya şuraya, buraya… Binaenaleyh tehcir gayet acele ve hiçbir tecrübe görmeden, tecrübesiz olarak, adeta göstermemişçesine yapılmıştır. Bunun mesulü ve faili kim ise bunun cezası verilmelidir. Meclis-i Âli bunu tahkik edip bu kadar yanan can ve malın müsebbibi kim ise bunu bulup tecziye etmelidir. Bu memleketin icraatı ve adaleti noktasından lazımdır ve bu tahkikatı Meclis-i Âliniz yapar. Fakat orada yalnız bir hadise vardır. Birçok köyler yanıyor, Rum eşkıyası taarruz ediyor. Bu ne suretle şey edeceğiz. Göndereceğimiz tahkik heyeti bunları yakından görüp Hükümete söylemelidir. Herhalde bendeniz diyorum ki, orada vaziyet o kadar kolay değildir. Takiplerini gördük, kumandanlık vardı, müfrezeleri vardı ve takibatta yapılıyordu. Hakikaten buna rağmen yine muvaffak olunamamıştır. Çünkü güçtür efendiler. Büyük ve sarp, kayalık ve dağlık bir mıntıka dâhilinde malını, ırzını kaybetmiş bir halk ve hayatını da her zaman tehlikede görüyor. Elinde de silahı vardır. Bunu öldürmek gayet güçtür. Geçen de Süleyman Bey arkadaşım anlattı. Samsun’un içerisine sekiz tane şaki girmişti. Bütün Samsun halkı uğraştı, jandarması, polisi hepsi uğraştı, eşkıyanın bulunduğu evlere ateş verdiler, kırk elli tane ev yaktılar. Nihayet eşkıyalar ateşin içinde yandılar. Fakat birçok Müslümanlar da öldüler. Ateşler içerisinde mukavemet ediyorlar ve dehşetli bir harçağız yapıyorlar. İrlanda misalini görüyoruz. Efendiler; emin olunuz ki bir memleketin nüfuzu Hükümetini tesis eden kuvvet iyi değildir. Yani bir kazanın kırk tane jandarması var, kaymakamı var. Bu sayede Hükümet satveti maneviyesiyle idare eder bu memleketi. Yoksa bir kere halk artık son dereceye gelip elinde silahıyla dağa çıkarsa artık onu bir daha mağlup etmek için fevkalade uğraşmak lazımdır. Tarihte bütün bu misaller görülüyor. Bir eşkıya çetesinin ne kadar uzun zamanlar şakilik ettiği görülüyor. Bendenizce en ziyade lazım olan şey ibret olmak… Mesuliyet tesis edebilmek için bu teşebbüse kalkındığı vakit bunun neden ne 433 şet ettiğini, yani yapılan hataları tahkik etmektir. Çünkü efendiler, yalnız Samsun’da bu yoktur. Giresun’da da vardır. Orada tehcir yapıldı. Acaba on lar dağa neden çıkmadı. İşte bunu Heyeti Tahkikiye tahkik edip meydana çıkarmalıdır. O zaman eşkıyalığın ve yanan köylerin sır ve hikmeti çıkar. Orada dağa çıkmadılar. Hepsi orada defolup gitmişlerdir.” (5)  
Yahya Galip, “Şimdi efendim kumandan Pontoscuları takip edenlere emir veriyor. Şöyle yapmayın, böyle yapın diyor. Halbuki burada bir İstiklal Mahkemesi var. Bu gibi işlere o mahkeme vaziyet etmelidir. Halbuki orada tehcir yapılıyor, ev yakılıyor. Bu neden oluyor. Çünkü o işlerle meşgul olanlar çaldığı eşyanın hesabını vermemek için o evleri yakıyor. Bunlar emsali adidiyesiyle görülmüştür. Birkaç günden beri Meclis-i Âliniz doğrudan doğruya bu mesele ile meşguldür. Hüseyin Avni Bey biraderimizin dediği gibi bendeniz de diyorum ki Pontus’u ihdas edenlere ve Pontus için fenalık çıkartanlardan daha çok bizim içimizde telefat olmuştur. Bizim kendi içimizde onların eşya ve mevaşisinden, on misli daha çok gitmiştir. Pontuscuları tehcir edeceğim diyerekten yanı başındaki köylerin emval ve eşyasını da gasp etmişlerdir. Bu mesele mühim bir şeydir. Evet, Meclis bu işe behemahel vaziyet etmeli. Meclis oraya bir heyet göndermeli.” (6)   Sinop Milletvekili Hakkı Hamdi, “Şimdi efendiler tehcir yapılır mı yapılmaz mı? Tehcir yapılabilir, fakat bizim yaptığımız gibi tehcir yapılırsa maalesef diyeceğim; bizim gibi daima yüzü kara olur. Eğer tehcir cana kastetmek için yapılacak olursa işte efendiler o gayet çirkin bir meseledir. Bütün dünya nazarında bizleri lekedar eder. Zira o zaman Hükümet kendini müdafaa edemez. Maatteessüf bize bugün heyeti tahkikiye gelecek. Bu heyeti tahkikiyeyi kabul edelim mi diye metareddit bir vaziyete, şeyi ne vazedilen ikinci bir meseledir. Bendenizce kattiyen bu doğru değildir. Bendenizce heyeti tahkiyeyi kabul etmek doğru değildir, muzırdır. Çünkü gözlerimle gördüm. Hem öyle fenalık yapılmıştır ki -efendiler- bugün memurlarımızın yaptığı fenalığı emin olunuz, İngilizler yapmaz. Kavaklı vakasını biliyorsunuz. Bu hadisede yaralanmış olanlar, Sivas’a geldiği zaman yaralılarla yaralı olmayanları bir köye doldurmuşlar. Orada bulunan Amerika mümessili jandarma kumandanına gidiyor ve bu yaralıları, buradan alıyor hastaneye götürüyor. Tedavi ettiriyor ve her suretle yapılan fecayiin icab eden fotoğraflarını vesairesini eline alıyor ve bunu orada bulunan ve evvelki jandarma kumandanını istihlaf eden bir zat söylemiştir. Sonra ben gözümle gördüm. Kasten yapılıyor gibi azami on beş yaşında, asgari on yaşında ve hatta altı yedi yaşında olmak şartiyle (Abdulkadir Kemali biraderimizde buradadır) kadınlar ayrı, ihtiyarlar da ayrı olmak üzere ve her birisi de öğle üzeri şiddetli ve en fırtınalı, karlı, rüzgâr zamanında Osmanlı Bankası ile bizim oturduğumuz daire arasında bir çeyrek, yarım saat durduktan sonra, envai işkence yapmak suretiyle Bankanın (belki bu ciheti temin için) fotoğraflarını alıyorlar. Bunu maalesef bilemiyorum. Bunu telefonla Mutasarrıfa söyledim, polis müdürüne söyledim. Siz İngilizler nam ve hesabına mı çalışıyorsunuz, ne olur yarım saat rahatınızı kaybetseniz de şafak sökmeden bunları yerleştirseniz dediğim halde maatteessüf bu hal devam etmiştir. Efendiler, isterse Heyeti Celileniz, Heyeti Umumiyenizin mecmuu oraya gidiniz, onlarla beraber gidecek misiniz? Tabi gidemeyeceksiniz. Emin olunuz onlar soyulacaktır, döğülecektir, her şey yapılacaktır. Irzlarına tecavüz edilecektir, öldürülecektir. Hem de götürülüp bizim hasımlarımızın önüne atılacaktır.” (7)  CHP ve TKP’den oluşan Türk solunun 1930’lardan itibaren çizdiği yaklaşım; devrimci, sosyalist ve aydınların, tarihi ele alırken yaklaşımı birçok konuda yanlış politikalar belirlememize yol açıyor. Niyetten bağımsız, bilinçli ve bilinçsiz olarak İttihatçı ve Kemalist dönemin gelişmeleri ve anlamını birbirinden koparıyorlar. Böyle olunca da bütün Hıristiyan, Yahudi, Alevi ve Kürdlere dönük yapılan soykırımları Osmanlı ve İttihatçılara mal edilerek işin içinden çıkıyorlar. Bu şekilde katliamcı ve soykırımcı olan, böyle bir gelenek ve zihniyetin üstüne oturan mirasçısı ve devamı olan Kemalistleri koruyor ve suç ortağı oluyorlar. Ermeni, Sür yani, Rum, Kürd ve Alevi sorununun halen çözülmemesinin en önemli nedenlerinden birisi de budur.  İttihatçı dönemin kadrolarının yurt içinde kalanlarının tümü daha sonra Kemalist hareketin saflarında yer almışlardır. Hatta Kemalist hare keti bizzat İttihatçı kadrolar kurmuşlardır. Kemalist hareketin kadrolarının tümü İttihatçı ve Teşkilât-ı Mahsusa (kontrgerilla) kadrolarıdırlar. Kemalistlerin İttihatçılarla ideolojik benzerlikleri de vardır. İttihatçıların yarım bıraktığı Hıristiyan ve Müslüman olup Türk olmayan halklara karşı soykırımı devam ettirmekle de tarih ve insanlık karşısında hepsi suçludurlar. Bütün sergiledikleri ve halklara yaşattıkları kanlı bir tarihtir. Kabul ettirilmiş, “sol” diye kabul edilmiş Kemalizm ile çatışmamak için bugüne kadar Ermeni, Süryani, Pontus, Yahudi, Alevi ve Kürd soykırımları ve katliamları görmemezlikten gelindi. Bu salt bilgi yetersizliği değildir. Kemalizm karşıtlığının feodalizm ve dini gericilik olarak yansıtılma sının getirdiği bir yanlış propaganda ve algıdır.

Türkçü tarih yazımının 1919’da başlatılması da yanlıştır

Özellikle Ermeni soykırımının kabul ediliyor gözükmesi, ancak Pontus, Kürd ve Alevi soykırımlarının dillen dirilmemesi bu anlayışın bir ürünüdür. Bu Kemalizm’i aklama ve temiz tutma savaşımıdır. Resmi tarihe karşı görünüp bunlardan söz etmemek 435 bir çarpık zihniyeti oluşturuyor. “Tarihi yorumlarken bilimsel bakış açısından uzaklaşılırsa kimin düşman kimin dost olduğunun belirsizleştiği bir durumla karşılaşırız.” (8)  11. Meşrutiyet sonrasında adı iştirak gazetesiyle birlikte anılan Hüseyin Hilmi’den ve OSF’den (Osmanlı Sosyalist Fırkası) sıkça bahsedilirken; ağırlıklı olarak İstanbullu Rumların kurdukları “Türkiye Sosyalist Merkezi”nden (TSM) ve onların gazetesi Ergatis’den pek bahsedilmez. İstanbul’dan sosyalizm mücadelesi veren, sınıf içinde ve sendikalarda örgütlenen bu hareketin yok sayılarak adının anılmaması, Türkiyeli sosyalistler için kusurlu bir davranıştır. (Pontus soykırımını esas aldığım için sadece bu örneği verdim. Diğer halklar içinde aynı anlayış geçerlidir.) Kuşkusuz ki onlarda “Rum” oldukları için tarih anlatımında dipnotlara ya da kenarlara sıkıştırılarak geçiştirilmişlerdir. Tevatür olmaktan çok, 1925 yılında Dr. Şefik Hüsnü’nün Akaretlerdeki evinde Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) yeniden teşkilinde kurucu öğeler arasında da sayı lan bu çevrenin, üç yıla yayılan faaliyetlerinin ve çağdaşları olan sosyalist parti ve yapılarla kurdukları ilişkilerin incelenmesi, zincirin kopan bir başka halkasını daha açığa çıkartılmasını sağlayacaktır.  Ermeni, Süryani, Rum ve Yahudi burjuvazisinin ve halkının mülksüzleştirilmesi sonucu zenginleşen Türk burjuvazisi ve sözcüsü M. Ke mal, burada iki yüzlü ve sahtekârca İT’e (İttihat ve Terakki) karşıymış gibi gözüküyor. İttihatçılarla aynı burjuva sınıfının temsilcisidir. Panislâmizm ve Pantürkizm’e ilkesel olarak karşı çıkmamakta, sadece Osmanlı’nın içinde bulunduğu çöküş ve yıkılış durumundan dolayı bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söylemekte. Kemalizm ile İttihatçılar arasında ilkesel bir zıtlık yoktur. Ancak İttihatçıların maceracı Panturanist yaklaşımına karşı daha muhafazakâr ve ihtiyatlı bir dış politika savunuyorlar. Bu önemli ayrım noktasının altı çizilmelidir. Katliamların ve soykırımların gerekçelerini bilimsel bakış açısından uzak, bir kişi ya da partinin hırsı ya da hezeyanı gibi değerlendirmek tarihi çarpıtmaktır. Tarihe mal olmuş her gelişme öncesinden eylem anından ve sonrasın dan bağımsız ele alınamaz. Resmi tarihle hesaplaşmak isteniyorsa Osmanlı, Jön Türk, Kemalist dönemin ve günümüzde ümmetçi rejimi da yatan AKP devleti, tek adam diktatörlüğüne dayanan faşist şeflik rejimi ile savaşmak gerekiyor. Kemalizm’le, “anti-emperyalist”, “ulusal kurtuluş” ve “devrimler” anlayışlarıyla savaşılmadığı sürece tarihle hesaplaşılmaz. Bugüne kadar anlatılan resmi tarih, bir inkâr, yalan ve çarpıtma tarihidir. Bu tarih bizim tarihimiz olamaz.  Hıristiyan ve Yahudi karşıtı Müslüman-Türk savaşı birkaç evrede uygulansa da esas ana, kitlesel ve kanlı evre 1894’te başlayıp 1923’te Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte tamamlanmış bir soykırımdır. Burada bitmemiş. Cumhuriyet’le birlikte ırkçı ve ulusalcı Kemalistler ve bütün Müslüman Türkçü yapılar tarafından günümüze kadar soykırımcı politikalar izlenmiştir ve bugün de hâlen iktidar ve sınıf mücadelesinde iktidarlar karşıtı olan bütün kesimlere karşı yok sayma, yok etme, siyasi ve kültürel soykırımlar olarak devam etmektedir. Halen Ermeni, Yunan/Rum, Hıristiyan düşmanlığının ve ırkçı kışkırtıcılığının devam etmesi de bundandır. İkinci dönemin bu anlamıyla özgün olan yanı Türkçü olmayanların ve başka mezhep, kültür ve kimliklerin de katliam ve soykırımlara tabi tutulmasıdır. Devletlerin her zaman yönetebilmek için bir iç ve dış düşmana ihtiyaçları vardır. Yoksa bile bunları kendileri yaratırlar. Müslüman Kürdlerin, Arapların ve Alevilerin katledilmesinde olduğu gibi.  Yaşadığımız soykırımcı tarih kesitinde 2 milyona yakın Ermeni katledilmiş, 4 milyona yakın Ermeni tehcir edilmiştir. 250 bini aşkın Asuri (Süryani ve Keldani) katledilmiş ve 1 milyona yakını sürgün edilmiştir. 500 bine yakın Pontuslu Rum katledilmiş ve 2 milyona yakını tehcir edilmiş ve mübadele yoluyla topraklarından koparılmıştır. Yunan vatandaşı 400 bin Müslüman ile 1,6 milyon Rum mübadele edildi. Bu mübadele Lozan’da 23 Ocak 1923’te Türk-Yunan Anlaşması’nın sonucu gerçekleşti. Baştan sona bu topraklarda kanlı bir tarihtir bize yaşatılan. Bu tarih, “taş üstüne taş, omuz üstünde baş” bırakmayanların soykırımcı, kıyımcı ve kanlı tarihidir.   Bilginin gücü ve bilimin ışığıyla aydınlık bir geleceğe varmak için dün-bugün değil, yarın değil tarihin ve bütün zamanların içinde acısını onurla taşıyanların onurlu geçmişleriyle direnenlerin yanında, acılarımızın üzerinde kendilerine gelecek var etmek isteyenlerin karşısında olmaktır bugün görev. 

Dipnotlar:

1- Tamer Çilingir, Pontos Gerçeği, s.168. 
2- Tempo Dergisi, 9.6.1991. 
3- Yılmaz Karakoyunlu, Güz Sancısı, Aktüel, 3.9.1996, akt: Recep Maraşlı. 
4- Rosa Luxemburg, Gesammelte Werke, 1/1, s.72. 
5- Lazistan Milletvekili Ziya Hurşit, TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt 3, s. 714-715. 
6-Milletvekili Yahya Galip, TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt 3, s. 720. 
7-Sinop Milletvekili Hakkı Hamdi, TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt 3, s. 721-722. 
8- Tamer Çilingir, Pontos Gerçeği, s. 348.

Hüseyin Torun Kimdir?
Hüseyin Torun, sosyalist gazeteci, araştırmacı yazar. 10 Mayıs 1959 Pazarcık, Gökçayır (Emiruşağı-Amıron) Köyü doğumlu. İlkokulu Terolar (Çınarlı Köyü/Mahallesi) Köyü’nde, Ortaokulu Maraş’ta, Ticaret Lisesini Maraş ve Gaziantep’te okudu. 1978 yılında Gaziantep Yurtsever Gençlik Derneği kurucusu ve başkanlığını yaptı. Yürüttüğü devrimci faaliyetlerden dolayı defalarca gözaltına alındı, tutuklandı ve işkence gördü. Defalarca firar etti. Bütün firarlarını ÖZGÜRLÜĞE KAÇIŞ adlı kitabında yayınladı. 12 Eylül’den sonra Temmuz 1981’de tutuklandı ve 10 yıl hapishanede kaldı… 1 Ağustos 1991 tarihinde şartla salıverme kanunu gereği hapis haneden çıktı. 1995 yılına kadar Emeğin Bayrağı ve Atılım gazetelerinde gazetecilik yaptı. Politik nedenlerden dolayı yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Halen ülkesine dönemiyor, HDP adına Avrupa’da seçim çalışmaları yürüttü. HDK-Avrupa çalışmasında yer aldı. HDK-Lozan, İsviçre ve Avrupa çalışmalarında ve örgütlenmesinde sözcülük, kongre delegesi ve örgütlenme çalışmalarında görevler üstlendi. LAKM (Lozan Anadolu Kültür Merkezi), İGİF (İsviçre Göçmen İşçiler Federasyonu) AVEG-KON (Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu), HDK-A, Maraş Yaşam Platformu, Maraş Girişimi, MARDEF (Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu), kurucu üyesi, delege, örgütlenme, yönetici, meclis üyeliği ve eşbaşkan olarak görevler yaptı. Maraş Terolar (Sivricehöyük Mahallesi) Kampı sürecinde aktif olarak görev ve sorumluluk üstlendi. Maraş Yaşam Platformu İsviçre ve Avrupa sözcülüğünü yaptı. Hapishanelere ilişkin çalışmalarını, Zindanlarda Bitmeyen Özgür lük Tutkusu, TÜNEL kitabında ele aldı. Sinemillî Aşireti ve Alevilik; Pazarcık “Kurtuluş Savaşı” süreci ve bir dönem Pazarcık’taki toplumsal gelişmelerin merkezinde duran Şâkkoğlu kabilesinin de tarihini anlatan KIL ÇADIRDAN KONAĞA, GÖÇEBELİKTEN AĞALIĞA anı-inceleme kitabında ailesini ve yöresel sorunları anlattı. Yaşanmış anıları, olayları ve şiirlerini içeren GÜN IŞIĞINA TAKILAN HİKÂYELER kitabı yayınlandı. Aveg-Kon’un düzenlemiş olduğu yaz tatil kampındaki iki haftalık gözlemlerini bir deneme olarak HER GÜN BİR HİKÂYE olarak kitaplaştırdı. KARAYILAN, Bir Direniş Destanı, Güney Halk Direnişi adlı araştırma ve inceleme eseri ve Tarihe Geçen Kara Bir Leke, MARAŞ KATLİAMI; ŞİNO MAROŞÊ-1 ve MARAŞ’IN AĞIDI-2 derleme çalışmaları yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir