Gizem Yılmaz

Pontos’un ‘Karadenizlilerle’ imtihanı

“Ülkeyi Karadenizliler yönetiyor”, “Büyükşehirlerde belediye başkanları bile Karadenizli”, “Karadenizliler tüm muslukların başında” söylemleri uzun yıllardır söylenen ancak AKP ile birlikte tüm Türkiye’nin Karadenizlilere bakış açısını değiştiren bir hal aldı. Sanal medyanın her mecrasında “Karadenizlilere siyaseti yasaklamak” ve “Onlar gitse Türkiye nefes alacak” söylemleri türedi ve bu giderek bir nefrete dönüşüyor. Bu bakış açısı bir yandan Pontos’u “Laz” kimliğine sıkıştıran bir ırkçılığa bir yandan ise bölge halkının sorunlarını görmezden gelmeye neden oluyor.

Peki “Türkiye’yi yöneten Karadenizliler” Pontos ve Lazistan halklarına ne verdi? Buna hep beraber bakalım.  Bu halklar, Özal ile başlayan ve Erdoğan’ın arşa çıkardığı neoliberal politikalardan en çok etkilenen halklardan. Özelleştirmeler, tarıma verilen desteğin kesilmesi, kota-kontejyan uygulamaları ve ekolojik yıkım bölge halkını geçinemez duruma getirdi. Sonunda da büyükşehirlerde ucuz işgüçü olmaya itti. Bir kısım yandaş ‘Karadenizli’ tıpkı kimliğine bakılmaksızın servetine servet katan diğer insanlar gibi zenginleşti. Fakat büyük çoğunluk fındık, çay, tütün ekemez, köyünde geçinemez duruma geldi.

ÇAY

Kendisi de Rizeli olan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan iktidara ilk geldiği andan itibaren uyguladığı politikalarla öncelikle tarımı hedef aldı. Hedef alınan ürünler arasında Pontos ve Lazistanlıların geçim kaynağı olan çay ve fındıkta vardı. Özal’ın çayda tekel olan devlet işletmesi ÇAYKUR’u özelleştirme girişimi sonuçsuz kaldı. Fakat AKP iktidarı döneminde ÇAYKUR artık tek alıcı olmaktan çıktı, Erdoğan’ın mitinglerde halkın kafasına fırlattığı çayları üreten Orçay gibi birçok özel işletme Artvin, Rize, Trabzon ve Giresun çayına çöktü. 1938 yılında kurulan ÇAYKUR’un bu 4 ilde sadece 49 fabrikası bulunurken Rizeli Erdoğan döneminde yapılan fabrika sayısı bir elin parmağını geçmedi. Bazı kentlerde üreticinin ısrarla istemesine rağmen mevcut fabrikaların kapasitesi arttırılmadı. Fabrikaları yetersiz kalan ÇAYKUR her yılın başında günlük kota ve sezonluk kontenjan açıklayarak, üreticinin çayının sadece bir kısmını aldı.  

ÇAYKUR’u elden çıkarmaya niyetli olan iktidar, en son 2016 yılında 82 milyon lira kâr açıklayan kurumu Varlık Fonuna devretti. Kurum bu devirden sonra 2017 yılında 268 milyon, 2018’de 657 milyon, 2019’da 635 milyon lira zarar etti. 2020 yılında zararı 547 milyon TL olan Çaykur, 2021’de ise 503.8 milyon TL zarar açıkladı. Varlık Fonuna devredildikten bu yana zarar eden ve zararı 2.8 milyar liraya, banka borçları da 4.8 milyar TL’ye ulaşan ÇAYKUR, çareyi çaya sürekli zam yapmakta buldu.

Uygulanan bu politikalar ve kentlerde Ticaret Borsaları altında kurulan Çay Borsaları ile çay üreticisi tamamen özel sektörün eline bırakıldı. Çayda kurulan iktidar-sermaye ilişkisi, özel sektörün daha çok çayı daha ucuza almasının önünü açtı. Çayda kota ve kontenjanı en çok savunan ve çayda özelleştirme programını uygulayan yine bu Çay Borsasıyken, devlet her yıl “müjde” olarak maliyetinin çok altına çayda taban fiyat açıklaması yapıyor. Çayı ekenler, yetiştirenler, toplayanlar, işleyenler, çayın kaderinde söz hakkına sahip olmadığı için bugün özel sektör halkın sırtından inmiyor. Son olarak 2022’de Çay Kanunu hazırlayan ‘Karadenizli iktidar’ çay yetiştirilecek alanları dahi Tarım ve Orman Bakanlığı’nın tespit edeceği, bu alanlar dışında çay tarımı yapılamayacağına hükmeden Çay Kanunu Teklifi’ni meclise getirdi. Fakat üreticiler başta olmak üzere tepkiler nedeniyle mecliste reddedildi.

FINDIK

Çayda yaşanılan durumun bir benzeri yine Pontosluların geçimini sağladığı fındıkta yaşandı. AKP ilk olarak 1938 yılında kurulan üretici birliği Fiskobirlik’i hedef aldı. İktidar, 2006’da Fiskobirlik’i tamamen devre dışı bırakarak Toprak Mahsulleri Ofisi’ne fındık aldırırken, Fiskobirlik ücret belirleme inisiyatifini kaybetti ve iflasa doğru yol aldı. İflastan kurtulmak için Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun ve Düzce’deki taşınmazlarını satan kurum, son yıllarda tekrar piyasaya döndü. Fakat eski kooperatif haliyle değil, bir şirket mantığıyla.

Fiskobirlik’in çekildiği piyasayı ise özel sektör doldururken, İtalyan firması Ferrero fındığın en büyük ihracatçılarından birisi oldu. Türkiye fındık ihracatının üçte birini gerçekleştiren Trabzon merkezli Oltan Gıda A.S., 2014 yılında çikolata devi Ferrero’ya satıldı. Böylece fındık ihracatının önemli bir kısmını kontrol altına alan İtalyan firma Ferrero, fındık taban fiyatını belirlemeye başladı. Son yıllarda uygulamaları bahçeler adı altında bölgede bahçede kiralamaya başlayan şirket bir yandan da toprak edinmeye başladı.

Bir yandan da Pontos’ta bulunan doğal gübre fabrikaları kapanırken, ithal suni gübrelere mahkum kalan üretici hem bu masrafı karşılayamaz duruma geldi hem de toprağın verimi yıldan yıla düştü. Verimi düşen toprak daha fazla gübre isterken, yaşanan iklim değişiklikleri bölgede yeni zararlıların türemesine doğal olarak da zirai ilaçlara bağımlılığa neden oldu. Girdi maliyetleri yıldan yıla artarken, fındığın taban fiyatı ise hep maliyetin altında açıklandı. Yıllar geçtikçe de somutlaşan bu gerçek, bazı üreticilerin fındıktan umudunu kesmesine yol açtı. Karadenizli siyasetçilerin “Bilerek ve planlı” yaptığı bu çalışmalar, üreticinin kazanamadığı, halkının fındık yiyemediği ve dünya pazarındaki ağırlığını kaybeden bir Türkiye yarattı.

TÜTÜN

Pontos’un bazı bölgelerinde yetişen tütün de iktidarın tarım düşmanı politikalarından nasibini alan ürünlerden. 2002 yılında 4733 sayılı Tütün Yasası çıkarılarak, TEKEL’in destekleme alımları yapması engellendi, piyasadan el çektirildi ve sonunda 2008 yılında özelleştirildi. Özelleştirme sonrasında birçok fabrika ile birlikte Tokat’ta bulunan tütün fabrikası da kapatıldı. Yine AKP döneminde Yaprak İşleme Müdürlükleri kapatıldı. Tütün ve tütün üreticileri de tıpkı diğer üreticiler gibi özel sektöre ve uluslararası tekellerin insafına bırakıldı. Devletin rolünün tamamen bittiği tütünde ardından geçilen sözleşmeli tarım ile üreticiler artık emeğinin karşılığını alamaz oldu.

Tütün Yasası’nın kabul edildiği 2002 yılı öncesi yıllık 350-400 bin ton olan tütün üretimi son yıllarda 80 bin tona kadar düşerken, Pontos’ta Trabzon, Akçaabat, Şebinkarahisar ve Samsun’da Lazistan’ta Artvin, Borçka ve Ardanuç’ta üreticilik yapan tütüncüler, çareyi ya başka ürünlere yönelmekte ya da bölgeden taşınmakta buldu. Türkiye’de sadece Rize’nin Pazar İlçesi’nde yetiştirilen puroluk tütün 2000 yılından itibaren hiç üretilmedi.

DOĞASINA YAPILANLAR

Üretime tarım politikaları ile vurulan darbenin yanı sıra bir de ekolojik yıkımın yarattığı iklim değişiklikleri darbe vurdu. ‘Karadenizli Erdoğan’, doğaya karşı büyük bir savaş açarken, kendi memleketi dahil olmak üzere en büyük zararı da Karadeniz’in doğasına verdi. “Ayder’e ihanet ettik” itirafını yapan Erdoğan ve Karadenizli müteahhitleri sadece Ayder’e değil, Karadeniz’de bulunan tüm yaylalara, vadilere, milli parklara, derelere ihanet etti. Hidroelekrik Santraller ile kurutulan dereler, betona gömülen yaylalar, taş ocakları açılan eşsiz vadilerden geriye yeşili sıyırılmış taş yığınları kaldı. Gümüşhane’nin yüzde 93’ü, Giresun’un yüzde 85’i, Rize’nin yüzde 82’si, Trabzon’un yüzde 77’si ve Ordu’nun yüzde 74’ü madenlere ruhsatlanırdı, Trabzon ve Giresun başta olmak üzere bölge dereleri HES’lere hapsedildi. 

SAHİL YOLU

Pontos’a ilk ihanetlerden birisi aslında yine Özal döneminde başlayan, Erdoğan döneminde tamamlanan “Karadeniz Sahil Yolu” oldu. Samsun’dan Artvin’in Gürcistan’a sınırı olan Sarp Hudut Kapısı’na uzanan yaklaşık 542 kilometrelik sahil bandını kapsayan bu proje ile deniz dolduruldu ve yol yapıldı. Son parçaları Erdoğan’ın dünürü ile Cengiz İnşaat tarafından yapılan yol bölgede büyük bir ekolojik felaketinde gelişmesine neden oldu. Denizin dogal yapısını bozan yol aynı zamanda deniz ile kent arasına bir baraj olarak yer aldı. 2009’da Giresun’da etkili olan sağanak yağışlarda biriken su, sahil yolunun engellemesi nedeniyle tahliye edilemedi ve şehir merkezinde ciddi maddi hasara yol açtı. 2010’da bu sefer Rize Merkez’e bağlı Gündoğdu beldesinde şiddetli yağış nedeniyle biriken yağmur suları Sahil Yolu’nu aşamadı, oluşan sel ve heyelan nedeniyle 12 kişi yaşamını yitirdi. 2011’de yine Rize’de sele teslim oldu, bir kişi öldü. 2016’da ise Trbazon Beşikdüzü’ndeki sağanak yağış sonucu oluşan sel sahil yolunu aşamadı, 2 kişinin ölümüne neden oldu. Neredeyse her selde Karadeniz kentlerinin şehir merkezleri yapay göllere döndü ve kayıplar yaşandı.

YEŞİL YOL

Ayder’e ihalenete götüren süreç ise bölgeyi baştan başa talana açan “Yeşil Yol Projesi” oldu. Turizm potansiyelini arttırma bahanesiyle Samsun, Ordu, Giresun, Gümüşhane, Bayburt, Trabzon, Rize ve Artvin’in yaylarını birbirine bağlamayı hedefleyen yol 2000 metre kotlarından geçerek, güzergahı üzerinde bulunan doğal SIT alanları, milli parklar ve ormanları yok ederek ilerledi. Yüzbinlerce ağacın ortadan kaldırılmasına neden olan yol Rize Çamlıhemşin’de iş makinalarının karşısına dikilen ve “Devlet kimdir” diyen kadınların tepkisine neden oldu. Fakat halkın tüm tepkisine kulağını tıkayan “Karadenizli iktidar” doğanın kendisini yenilemesinin mümkün olmadığı, biyolojik çeşitliliği yok eden bu yolu yaptı. Buradan çıkan tonlarca metre küplük toprak hafriyatı ise yaylaların flora ve faunasını yok etme pahasına bölgeye döküldü. Projenin sonunda birbirine bağlanan yaylalar bir bir imara açılarak betona gömüldü. Fakat bu yolun yapılmasının en önemli niyeti ise bu yolun geçtiği bölgelere verilen maden işletme ruhsatları ve “ÇED gerekli değil” kararları olduğu daha sonra ortaya çıktı.

‘YOL’ VERİLEN ‘KARADENİZLİLER’

Doğayı bir yandan kendisi katleden iktidar bir yandan da yol verdiği şirketler ile bölgenin altını üstüne getirdi. Karadenizli müteahhitler de para uğruna kendi doğduğu toprakları talan etmekten hiç geri durmadı. Sahibi Artvin Arhavili olan MNG Holging bölgede yaptığı HES’ler ile hem halkın geçim kaynaklarını hem evlerini tahrip ederken, bir yandan da Pilarget Vadisi’ni yok etti. Yine Pilarget Vadisi’ne Arhavili Nafiz Zorlu’ya ait AB Enerji tarafından kurulması planlanan HES ise mahkemenin 3 kere iptal etmesine rağmen sürekli yeni ÇED raporları ile yeniden halkın karşısına çıktı. Rize Kalkandere’li Mehmet Cengiz, Artvin Cerattepe’yi altın madeni, Rize İkizdere’de Eşkencedere Vadisi’ni taş ocağı ile yok etmesinin yanı sıra Trabzon Maçka ve Artvin Murgul’da HES, yine Murgul’da 2006 yılında özelleştirme ile satın alınan bakır madeni, Yusufeli barajı ile koskoca bir coğrafyayı talan etmekten hiç geri durmadı.

PONTOSLULAR UCUZ İŞ GÜCÜ OLDU

Pontos ve Lazistan halkları tüm bu saldırılara Fındıklı, Arhavi, İkizdere, Solaklı Vadisi, Cerattepe, Çamlıhemşin gibi bölgelerde direnişle karşılık verdi. Yurtlarını ve geçim kaynaklarını bırakmayan halk, şirketlere karşı direnirken de karşısında devletin askerini buldu. Şirketlere para kazandırmak için halkın direnişi devletin zor gücüyle kırıldı.

Pontos’ta yaratılan bu büyük yıkım halkı ise yurtlarını bırakıp bölgeden göçmeye itti. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, nüfus yoğunluğunun en az olduğu ikinci bölge olurken, kır nüfusunun ve genç nüfusun ise en az olduğu bölge konumuna getirdi. ‘Karadenizli’ iktidarın sermaye ile yaptığı iş birliği onları önce yurtlarından sonra da özgürlüklerinden etti. İstanbul, Kocaeli, Sakarya hattında sanayide çalışmaya giden Pontoslular, ucuz iş gücü olarak yaşamasının yanında şehirlerin kenar mahallelerine atıldı. Gebze, Pendik, Sultanbeyli ya da Eyüp’ün kırsal kesimlerine yerleşen Pontoslular hem kültürlerinden koptu hem de sermayeye hizmetçi oldu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir