Tamer Çilingir – Politikart

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları 102 yıl önce ilan edilen cumhuriyetin gerici feodal bir iktidarın yani padişahlığın yıkılmasıyla gerçekleştiğini söylüyordu. Anadolu’nun cahilliğin, yoksulluğun pençesinde olduğunu dile getirdiler sık sık.
Ve tabi en önemlisi cumhuriyete giden yolda yapılan en önemli iş ise ”işgal altındaki memleketi yedi düvele karşı savaşarak” kurtarmaktı.

Bu hikaye 1933 yılında ‘Nutuk’ adı verilen Mustafa Kemal’in onuncu yıl konuşması ile yazılmıştı. Sonra bu hikayede bir sürü değişiklikler oldu ve yeniden yeniden hikaye güncellendi.
Bu hikaye aileden başlamak üzere okul, askerlik ve daha sonra iş hayatımız boyunca ezberletildi.

Her yıl 29 Ekim yaklaştığında, meydanlar kırmızı beyaza boyandı. Bayraklar sallandı marşlar söylendi, “şanlı geçmişimiz” nutuklarla yüceltildi.

Cumhuriyet padişahlığın yıkılmasıyla mı gerçekleşti?

Osmanlı’da modernleşme girişimleri 19. yüzyılın ortalarından beri oluyordu ancak bu girişimler demokratikleşmeden daha çok karşı devrimci özellikler taşıyordu. Gelişen kapitalizme ayak uydurmak için gerekli olan burjuva sınıflar Müslüman olmayan uluslardan kesimlerce şekilleniyordu yavaş yavaş. Dolayısıyla hak özgürlük talepleri bu kesimlerce dile getirildiğinden Osmanlı bu hak arayışlarını özgürlük taleplerini her fırsatta şiddetle bastırıyordu.
Dönem dönem yapılan darbelerle (saltanatın tahttan indirip yenisinin getirilmesi) demokratikleşme görünümü vermeye çalışıyordu sadece.
1876’da Abdülhamit’in tahta çıkarılıp Meşrutiyetin ilanı ve ilk parlamentonun açılması en çarpıcı örneklerden biridir mesela. Bu süreç aynı zamanda Ermenilere yönelik ileride soykırıma varacak katliamların başlangıcı ve tarihte ‘istibdat dönemi’ olarak anılacak bir baskı ve şiddet ortamı idi.

33 yıl sonra bu kez tahttan indirilen Abdülhamit sonrası ikinci kez meşrutiyet ilan edilecek “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet” sloganları ile yenilikçi, devrimci bir hava estirilmeye çalışılacaktı. Bu aslında Fransız Devrimi’nin “Liberté, Égalité, Fraternité” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) sloganının Osmanlıca uyarlaması idi.

Bunun da bir karşı devrimci darbe olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Bu süreç tarihin en kanlı soykırımlarına tanıklık edecekti. Ermeni, Süryani ulusu bu soykırımın ilk kurbanları oldular. Birinci Dünya Savaşı’nın tarafı olarak mağlupların safında yer alan Osmanlı’nın yönetici kadroları (İttihat ve Terakki Partisi) da savaşın sonunda tarihi görevlerini cumhuriyeti kuracak olan kadrolara devrettiler.

İki meşrutiyet ilanında da özgürlükten, adaletten, hak ve özgürlüklerden, modernleşmeden söz edenlerin aslında tüm bunlara karşı olduğu gerçeği ortaya çıktı.

İşgal altındaki memleket yedi düvele karşı savaşarak mı kurtuldu?
Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda mağlup olan Osmanlı’nın cumhuriyeti kuracak olan kadroları bir yandan galip devletlerin gözetiminde iktidar kavgası verirken İstanbul’da bir meclis var olmasına karşın Ankara’da yeni bir meclis kurarak yeni bir darbe gerçekleştirdiler. Bu kez hedefte başta Pontos olmak üzere Rumlar vardı. Tarihin karanlık sayfalarına yeni bir soykırıma imza atarak girdiler. Bu kez özgürlük, eşitlik propagandaları yapmadılar. Padişahın yanında olduklarını söylediler, İslam’ın selameti için bu darbeyi gerçekleştirdiklerini söylediler. Tarihin yeniden yazılmasıyla birlikte (1933 Nutuk) aslında o zaman nasıl da anti emperyalist bir kurtuluş savaşı verdiklerini, tıpkı diğer darbelerde olduğu gibi öyle olmadığı halde modernizm adına hak ve özgürlükler adına, aydınlanma mücadelesi verdiklerini anlattılar. 10 yılda bütün yaşananları alt üst eden bir tarih anlatımı ortaya koydular.

Nutuk’taki o çarpıcı cümle: Anadolu yoksul ve cahildi.

Önemli bir yanı sermayeyi Müslümanlaştırmak olan soykırımlar süreci sonrası işte yaşam ve üretim alanlarındaki bu zenginlik daha doğrusu aydınlık yok edilmiş ve bir bakıma Anadolu cahil bırakılmıştı.

Anadolu cahil miydi?

Cumhuriyet kadroları Köy Enstitüleri, Millet Mektepleri, Üniversite reformu, Halkevleri
gibi projeleri hayata geçirirken Anadolu’nun cahil ve yoksul olduğuna vurgu yapıyordu. Yani Anadolu’yu aydınlatan projeler ürettiklerini söylüyorlardı.
Oysa Anadolu’yu karanlığa gömenler çok iyi biliyordu 1900’lerin başında Anadolu’daki şehir ve kır yaşamı ve üretim alanlarında Rum, Ermeni ve Yahudi nüfus çok önemli roller üstleniyordu:

Zanaatkârlar: Kuyumculuk, marangozluk, taş işçiliği, tekstil gibi alanlar büyük oranda Ermeni ve Rum ustaların elindeydi.

Ticaret: Liman kentlerinde (İzmir, Trabzon, İstanbul) ticaret burjuvazisinin önemli kısmı Rumlardı

Eğitim ve tıp: İlk modern okullar, matbaalar ve doktorlar arasında çok sayıda Ermeni ve Rum vardı.

Sanat ve spor: 19. yüzyıl sonu Osmanlı sahne sanatları, basın ve futbolun öncüleri de çoğunlukla Ermeni ve Rumlardı.

Köy Enstitüleri, Halkevi gibi kurumlar bir eğitim seferberliğini özellikle tarımda modernleşmeyi hedef aldığını söyle de aslen yeni süreci kadrolarının yetiştirildiği alanlar oldu. Ve tabi özellikle asimilasyon politikalarıyla paralel faaliyet gösterdiler.

Peki ya yoksulluk?
Cumhuriyet boyunca emekçiler ve köylüler üretimin yükünü taşıdı ama kazancın küçük kısmını aldı. 1923’ten bugüne “yoksulluk biçimi” değişti ama sınıfsal eşitsizlik kalıcılaştı.
Köylü artık “kent yoksulu” oldu, ama ekonomik güç dağılımı çok az değişti.

İşgalci Cumhuriyet

Pontos, Lazistan, Ermenistan ve Kürdistan toprakları üzerinde işgalci olarak kurulan Cumhuriyet, tarih boyunca bu tavrından da vaz geçmedi.

Kıbrıs: “Yavru vatan” değil, işgal altındaki ada

Bugün Devlet Bahçeli kürsüye çıkıp, Kıbrıs’ın “Türk toprağı” olduğunu haykırıyor, Erdoğan sessizce onaylıyor.
Oysa 1974’ten beri Kuzey Kıbrıs’ın sokaklarında dolaşan tankların gölgesi, adanın yarısına “özgürlük” değil, askeri vesayet getirdi.
Bir zamanlar komşu olan halklar, bugün dikenli tellerle ayrılmış durumda.
Ve şimdi Bahçeli’nin ağzından dökülen sözlerle, işgalin adı “82. il” yapılmak isteniyor.
Bu, yalnızca Kıbrıslıların değil, Türkiye’deki halkların da aşağılanmasıdır — çünkü bir halkın özgürlüğü, diğer halkların köleliği üzerine kurulamaz.

Suriye: Emperyal çıkarların ön cephesi

Cumhuriyetin sınırları, artık Misak-ı Milli’nin çok ötesinde bir emperyal hevesle genişletilmeye çalışılıyor.
Suriye’nin kuzeyinde kurulan askeri üsler, “güvenli bölge” yalanıyla meşrulaştırılıyor.
Oysa her “güvenli bölge”, bir yeni işgal alanıdır.
Ankara’nın politikası ne halkların kardeşliğini getiriyor ne barışı — sadece yeni düşmanlıklar, yeni ölümler, yeni nefretler yaratıyor.

Bu, Cumhuriyetin yüz yıllık geleneğidir: kendi yurttaşına “birlik” diyerek itaat ettirmek, komşularına “tehdit” diyerek savaş açmak.

Cumhuriyet Bayramı

Tüm bu gerçekleri ışığında Cumhuriyet Bayramı ne ifade ediyor?
Cumhuriyet Bayramı eğer gerçekten herkesin bayramı olsaydı, ‘Trabzon’dan Diyarbakır’a, Edirne’den Kars’a’’ kadar herkes aynı sevinci hissederdi.
Oysa durum böyle mi?
Rumların, Lazların, Ermenilerin, Arapların, Kürtlerin, Alevilerin, Lazların, göçmenlerin bu “bayramda” yeri yok.
Devlet, “tek dil, tek bayrak, tek millet” sloganını birleştirici değil, susturucu bir silah olarak kullanıyor.

Gerçek cumhuriyet, halkların eşitliğiyle mümkün değil midir?
Gerçek bağımsızlık, başka halkların topraklarını ilhak etmekle değil, kendi halkına özgürlük, adalet sunmakla olmaz mı?

Bugün 29 Ekim’de kutlanan şey, bir halklar cumhuriyeti değil, bir devlet cumhuriyetidir.
Ve o devletin tarihi, soykırımların, yıkılmış köylerin, susturulmuş dillerin, silinmiş kimliklerin üzerine yazıldı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir