Tamer Çilingir
Bir Kürde kendi tarihini yalnızca devletin yazdığı kitaplardan okumasını önerir misiniz? Koçgiri’yi yalnızca resmî anlatılardan, Dersim’i yalnızca devlet raporlarından, Ağrı’yı yalnızca Genelkurmay yayınlarından öğrenmesini…
Kürtlerin yaşadığı bütün tarihsel kırılmaları “isyan”, “eşkıyalık”, “bölücülük”, “dış güçlerin kışkırtması” başlıkları altında anlatan bir tarih yazımına güvenmesini ister misiniz? Sanırım istemezsiniz.
Öyleyse size ikinci bir soru:
Pontos’u neden hâlâ büyük ölçüde Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî anlatısının öğrettiği kelimelerle biliyorsunuz?
Çünkü aynı tarih yazımında Pontos’un hikâyesi de birkaç kelimeye sığdırıldı:
- “Pontusçuluk”
- “Pontus isyanı”
- “Rum çeteleri”
- “Yunanistan’ın emelleri”
- “Dış güçlerin kışkırtması”
Bir halkın yüzlerce yıllık yaşamı; köyleri, kentleri, okulları, kiliseleri, manastırları, tüccarları, balıkçıları, madencileri, öğretmenleri, kadınları ve çocukları görünmez hâle geldi. Geriye bir “mesele” kaldı: Pontus Meselesi.
Kürtlerin Pontos’u bilmesi gerektiğini düşündüğüm yer tam da burasıdır. Çünkü bazen başka bir halkın tarihine baktığınızda, kendi tarihinizi susturmak için kullanılan kelimeleri görürsünüz.
Bir halk önce nasıl “mesele” olur?
Devletlerin çok eski bir marifetidir bu. Önce insanlar görünmez hâle gelir. Sonra onların yerine bir “mesele” yaratılır.
Artık insan yoktur. “Kürt meselesi” vardır. “Ermeni meselesi” vardır. “Pontus meselesi” vardır.
Bu ifade biçimi masum değildir. Çünkü “mesele” dediğiniz anda karşınızda yaşayan, seven, üreten, korkan, çocuk büyüten insanlar değil; devletin çözmesi gereken bir problem vardır.
Pontos da uzun yıllar böyle anlatıldı. Karadeniz’in güney kıyılarında yüzyıllardır yaşayan Rum Ortodoks toplumundan, onların kasabalarından, köylerinden, gündelik hayatından ve toplumsal ilişkilerinden söz etmek yerine, bütün bir toplumun siyasal talepleri ve hatta varlığı “Pontusçuluk” adı verilen bir güvenlik başlığı altında toplandı.
Ardından bildiğimiz kelimeler geldi: İsyan. Çete. İhanet. Dış güçler. Bölücülük.
Bugün bir Kürt bu kelimeleri okuduğunda biraz durmalıdır. Çünkü bu kelimeler ona yabancı değildir.
Hayır, tarihlerimiz aynı değildir
Burada özellikle bir şeyin altını çizmek istiyorum. Kürtlerin tarihi ile Pontos Rumlarının tarihi aynı değildir.
Acıları yarıştırmanın, ölüleri sayılar üzerinden birbirine benzetmenin ya da “biz de sizin gibi yaşadık” demenin tarihsel olarak da ahlaken de bir anlamı yoktur. Dönemler farklıdır. Koşullar farklıdır. Siyasal aktörler farklıdır. Devlet politikalarının biçimleri farklıdır. Sonuçlar da farklıdır.
Ben başka bir şey söylüyorum: Farklı halklar anlatılırken devletin kullandığı dili karşılaştırın.
İşte orada ürkütücü bir devamlılık görürsünüz. Bir yerde Rum köylüsü “çeteci” olur. Başka bir yerde Kürt köylüsü “eşkıya”. Bir yerde insanların taleplerinin arkasında Yunanistan aranır. Başka bir yerde Rusya, İngiltere, Amerika ya da başka bir dış güç.
Bir halk kendi adına konuşmaya başladığında, ona hemen başka birilerinin konuşturduğu söylenir. Çünkü resmî tarih açısından kabul edilmesi en zor ihtimallerden biri şudur: Ya bu insanlar gerçekten kendi adlarına konuşuyorlarsa?
Ama devlet arşivlerini de okuyacağız
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Ben “devlet arşivlerini okumayın” demiyorum. Tam tersine.
Devlet arşivlerini okuyacağız.
TBMM zabıtlarını okuyacağız. İstiklâl Mahkemesi kararlarını okuyacağız. Askerî birliklerin yazışmalarını okuyacağız. Valilerin, mutasarrıfların, bakanlıkların, konsoloslukların ve komutanların raporlarını okuyacağız.
Çünkü bazen resmî tarih anlatısının üzerini örttüğü şeyler, devletin kendi evrakının içinde durur.
Ama bir belgeyi okumak ile o belgeyi yazanın dünyasını hakikat kabul etmek aynı şey değildir.
Bir askerî raporda “Rum çetesi” yazıyorsa önce şu soruları sormalıyız: Kim yazdı? Kime yazdı? Hangi amaçla yazdı? Hangi bilgiyi kendi gördü? Hangisini başkasından duydu? “Çete” dediği kişiler kimdi? Silahlı mıydılar? Kaç kişiydiler? Neden silahlanmışlardı? Karşılarında hangi askerî veya paramiliter güçler vardı? Köylerinde daha önce ne olmuştu? Aynı olay başka kaynaklarda nasıl anlatılıyor?
Bir İstiklâl Mahkemesi kararında bir insan için “Pontus teşkilatına mensuptur” yazması, tarihçinin artık araştırmayı bırakması anlamına gelmez. Tam tersine, araştırma tam orada başlar.
İsnat nedir? Delil nedir? Tanık kimdir? Sanığın savunması var mıdır? Karar oybirliğiyle mi verilmiştir? Muhalefet şerhi var mıdır? Mahkemenin kullandığı hukuk nedir? İsnat edilen fiil ile verilen ceza arasındaki ilişki nedir?
Ve en önemlisi: Mahkemenin söylediği şey ile tarihsel olarak kanıtlanabilen şey aynı mıdır?
Bu nedenle mesele devlet arşivini reddetmek değildir. Mesele, devletin belgesini devletin gözleriyle okumamaktır.
Bir Kürt Koçgiri’yi devlet arşivinden de okumalıdır; ama yalnız oradan değil. Bir Pontoslu da Pontos’u Osmanlı ve Cumhuriyet arşivlerinden okumalıdır; ama yalnız onların diliyle değil.
Tanıklıkları, yerel kaynakları, Rumca belgeleri, yabancı diplomatik yazışmaları, kilise kayıtlarını, mahkeme belgelerini, basını ve karşı tarafın kaynaklarını yan yana koymalıyız. Tarih ancak o zaman tek sesli olmaktan çıkar.
Amasya’yı bir Kürt neden okumalı?
1921 yılının Amasya’sına bakın. Pontos toplumunun din insanları, eğitimcileri, gazetecileri, tüccarları, siyasal ve toplumsal önderleri İstiklâl Mahkemesi yargılamalarının hedefi oldu. Çok sayıda insan hakkında idam kararları verildi ve uygulandı.
Bugün elimizde yalnız sonradan yazılmış anlatılar yok. Mahkeme kararları var. Zabıtlar var. İsnatlar var. Savunmalar var. İsimler var. Yaşlar var. Verilen cezalar var.
Ve bütün bunların satır aralarında bir toplumun nasıl bir “güvenlik sorunu” olarak yeniden tanımlandığını görebiliyoruz.
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Mahkemenin bir kişiye yönelttiği suçlamayı tarihsel gerçek gibi tekrarlamak doğru değildir. Bir karar metninde geçen iddiayı “mahkemenin isnadı”, devlet görevlisinin değerlendirmesini “resmî makamın beyanı”, tanıklığı da tanıklık olarak ayırmak zorundayız.
Ama Amasya’nın önemi yalnız kaç kişinin asıldığı sorusundan ibaret değildir.
Daha büyük bir soru vardır: Bir toplumun hafızasını kim taşır?
Öğretmenleri, yazarları, din insanları, gazetecileri, tüccarları, siyasetçileri, yerel önderleri… Yani geçmiş ile gelecek arasında bağ kurabilen insanlar.
Bir toplumun bu kesimlerini ortadan kaldırdığınızda yalnız insanları ortadan kaldırmış olmazsınız. Bir toplumun kendisini anlatma kapasitesine de ağır bir darbe vurursunuz.
Amasya’ya biraz da böyle bakmak gerekir.
Ve sanırım Koçgiri’yi, Dersim’i, Diyarbakır Cezaevi’ni, faili meçhulleri ve köy boşaltmalarını bilen Kürt okur, “bir toplumun hafıza taşıyıcılarının ortadan kaldırılması” sözünün ne anlama geldiğini açıklamaya ihtiyaç duymayacaktır.
Tekrar söylüyorum: Aynı olaylardan söz etmiyorum. Aynı soruyu soruyorum.
Bir devlet neden bir halkın kendi hikâyesini anlatabilen insanlarından korkar?
Sonra coğrafya sessizleşir
Ben Trabzon’un Maçka ilçesinin Livera köyünde doğdum. Çocukluğumun coğrafyasında dağlar hâlâ aynı dağlardı. Dereler aynı derelerdi. Yollar aynı dağlara çıkıyordu.
Ama insanlar değişmişti. İsimler değişmişti. Diller değişmişti. Ve bize o coğrafyanın geçmişi anlatılmıyordu.
Oysa coğrafyanın hafızası insanların hafızasından bazen daha inatçıdır.
Bir köyün adı değiştirilebilir. Bir kilise yıkılabilir. Bir manastır terk edilebilir. Bir dil kamusal hayattan çekilebilir. İnsanlar gönderilebilir.
Ama geçmiş bazen bir yemek isminde, bir ezgide, bir ağıtta, bir horonda, bir evin taşında, bir yer adında ya da yaşlı bir kadının kullandığı tek bir kelimede çıkıp yeniden karşınıza dikilir.
Pontos’un hikâyesi yalnız öldürülenlerin ve sürülenlerin hikâyesi değildir. Geride kalanların da hikâyesidir. Din değiştirenlerin. Kimliğini saklayanların. İki kimlikle yaşayanların. Adını değiştirenlerin. Çocuklarına ailelerinin geçmişini anlatmayanların. “Bunu dışarıda söyleme” cümlesiyle büyüyenlerin.
Burada da Kürt okurun tanıdığı bir sessizlik olduğunu düşünüyorum. Çünkü devlet yalnız insanları yerinden etmez. Bazen hafızayı da yerinden eder.
Mübadele: Bir sözleşmeyle memleketten koparılmak
30 Ocak 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan nüfus mübadelesi sözleşmesi, Türkiye’deki Rum Ortodokslarla Yunanistan’daki Müslümanların zorunlu olarak yer değiştirmesini öngörüyordu. İstanbul Rumları ve Batı Trakya Müslümanları başlıca istisnalar arasındaydı.
Fakat Pontos açısından 1923 bir başlangıç değildi. Savaş yıllarında ölümler, sürgünler, tehcirler, firarlar ve zorunlu göçler zaten yaşanmıştı.
Mübadele, bütün bu sürecin ardından, geride kalan Rum Ortodoks nüfusun da doğduğu coğrafyayla bağını uluslararası bir sözleşmeyle kopardı.
Kâğıt üzerinde buna “nüfus mübadelesi” denildi. Ama insan hayatındaki karşılığı çok başkaydı.
Dedenizin mezarı orada. Eviniz orada. Bahçenizdeki ağaçları siz dikmişsiniz. Çocuğunuz orada doğmuş. Dağın adını biliyorsunuz. Hangi derenin ilkbaharda taştığını biliyorsunuz. Hangi yoldan yaylaya çıkıldığını biliyorsunuz.
Sonra devletler bir masaya oturuyor ve sizin başka bir ülkeye gitmenize karar veriyor.
İşte diplomatik metindeki “nüfus değişimi” ile insan hafızasındaki yurt kaybı arasındaki fark budur.
Kürtler Pontos’u neden bilmeli?
Kürtlerin Pontos’u öğrenmesini Pontoslulara sempati duysunlar diye istemiyorum. Bizim acılarımıza üzülsünler diye de istemiyorum. Hele bizden yana siyasal bir pozisyon alsınlar diye hiç istemiyorum.
Daha basit ama çok daha önemli bir nedenle istiyorum: Kendi tarihlerini daha iyi okuyabilmeleri için.
Çünkü Türkiye’de resmî tarih yalnızca bazı olayları gizlemedi. Bize olaylara hangi kavramlarla bakmamız gerektiğini de öğretti.
Kürt’e baktığımızda “isyan” görmemizi öğretti. Ermeni’ye baktığımızda “ihanet” görmemizi öğretti. Pontos Rumuna baktığımızda “Yunan yayılmacılığı” görmemizi öğretti. Bir coğrafyanın yüzyıllardır yaşayan insanlarını, o coğrafyanın yerlileri olarak değil, her an başka bir yere ait sayılabilecek bir “azınlık” olarak düşünmemizi öğretti.
Belki resmî tarihle gerçek hesaplaşma, devletin bize verdiği cevapları tartışmakla başlamaz. Devletin bize hangi soruları hiç sordurmadığını fark etmekle başlar.
Örneğin:
- 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal’i hepimiz biliyoruz. Peki o gün Samsun’da kimler yaşıyordu?
- Trabzon’un 1461’de Osmanlı egemenliğine girdiğini biliyoruz. Peki o şehirde yaşayan toplumların sonraki yüzyıllardaki hayatını ne kadar biliyoruz?
- 1923 mübadelesini biliyoruz. Peki gidenler Yunanistan’a vardıklarında geceleri hangi köyün rüyasını gördüler?
- “Pontus çetelerini” biliyoruz. Peki dağa çıkan insanların köylerinde daha önce ne olmuştu?
- Silahlı Rum gruplarını biliyoruz. Peki aynı yıllarda bölgede hangi Türk ve Müslüman silahlı grupları faaliyet gösteriyordu? Devlet bunlarla nasıl ilişki kuruyordu?
- Silah toplama emirlerini biliyoruz. Peki kimden silah toplanıyor, kimler silahlandırılıyordu?
- Askerî harekâtları biliyoruz. Peki o harekâtların ortasında kalan sivillerin başına ne geliyordu?
Tarih biraz da bize öğretilmeyen bu soruların peşinden gitmektir.
Birbirimizi devletin tercümesinden dinlemeyelim
Türkiye’de yaşayan halkların birbirini devlet üzerinden tanıması büyük bir trajedidir. Türk, Kürdü devletten öğrendi. Kürt, Ermeniyi çoğu zaman devletten öğrendi. Müslüman, Rumu devletten öğrendi.
Ve herkes diğerinin geçmişini, çoğu zaman onun hakkında karar veren, onu sınıflandıran, soruşturan, yargılayan ya da yöneten makamların hazırladığı dosyalardan okudu.
Bunun değişmesi gerekiyor.
Bir Kürt Pontos tarihini bir Pontosludan da dinlemeli. Bir Pontoslu Kürt tarihini Kürtlerden de dinlemeli. Ermeninin hikâyesini Ermeni kaynaklarından da okumalıyız. Süryaninin hikâyesini Süryani kaynaklarından da.
Sonra hep birlikte arşivi açabiliriz. Belgeleri masaya koyabiliriz. Birbirimizin söylediklerini sınayabiliriz. Tartışabiliriz. Anlaşmayabiliriz. Hatta birbirimizin tarih yorumlarına itiraz edebiliriz.
Zaten tarih böyle yapılmalıdır.
Ama en azından artık birbirimizi yalnızca devletin tercümesinden dinlememiş oluruz.
Benim için mesele budur
Pontos’un dağlarında bir zamanlar konuşulan dillerden, söylenen türkülerden, çalınan kemençelerden bugün bize ulaşan ses zayıf olabilir. Ama tamamen susmuş değildir. Dinlemek isteyen hâlâ duyabilir.
Bazen bir köy isminde. Bazen eski bir mezar taşında. Bazen bir manastırın duvarında. Bazen bir arşiv belgesinin devlet dilinin arkasında. Bazen Yunanistan’a gönderilmiş bir ailenin torunlarının anlattığı hikâyede. Bazen de bugün Karadeniz’de yaşayan bir insanın, nereden geldiğini bilmediği tek bir kelimede.
Ve belki bir Kürt bu sese kulak verdiğinde, hiç tanımadığı bir halkın hikâyesinden önce başka bir şeyi fark edecektir:
Kendi tarihini susturmak için kullanılan bazı kelimeleri.
İşte bu yüzden Kürtler Pontos’u bilmeli. Pontoslular da Kürtleri.
Çünkü bu coğrafyada birbirimizin tarihini öğrenmek yalnız geçmişi öğrenmek değildir.
Bize ezberletilen tarihi birlikte sorgulamaya başlamaktır.

