Türkiye bugün 10 Ekim’i hatırlıyor. Ankara Garı’nda öldürülen 103 insanı, yarım kalan hayatları, adalet arayışını ve unutmanın ne anlama geldiğini yeniden konuşuyor. Peki toplumsal hafıza yalnızca yakın geçmişimiz için mi gerekli?

Bir toplumun hafızası seçmeli olabilir mi?

Bazı acıları hatırlayıp bazılarını unutabilir miyiz? Bazı mezarların önünde sessizleşirken, üzerinde yaşadığımız toprakların başka mezarlarını, kaybolmuş dillerini, yıkılmış kiliselerini, terk edilmiş köylerini ve artık burada yaşamayan insanlarını görmezden gelebilir miyiz?

Bugün Türkiye’nin en büyük meselelerinden biri belki de tam olarak budur:

Bu ülke kendi coğrafyasının tamamını hatırlamıyor.

Ve hatırlanmayan coğrafyalardan birinin adı Pontos’tur.

Pontos neresi?

Pontos denildiğinde Türkiye’de hâlâ birçok insanın aklına Yunanistan, bir siyasi proje veya tarih kitaplarında karşısına çıkan “Pontus meselesi” geliyor.

Oysa önce haritaya bakmak gerekiyor.
Trabzon’a bakın.
Giresun’a, Ordu’ya, Samsun’a, Bafra’ya, Rize’ye, Gümüşhane’ye bakın.
Biraz güneye inin; Amasya’ya, Tokat’a, Niksar’a bakın.

Dağlara, vadilere, eski limanlara, kalelere, manastırlara, köy isimlerine bakın.

Pontos başka bir ülkenin uzak bir coğrafyası değildir. Üzerinde yaşadığımız Karadeniz’in tarihsel adlarından biridir.

Üstelik bu tarih birkaç yüzyıllık da değildir.

Mithridateslerin krallığından Roma’ya, Bizans’tan Trabzon İmparatorluğu’na, Osmanlı döneminden 20. yüzyıla uzanan binlerce yıllık bir tarihsel süreklilikten söz ediyoruz.

Bugün Karadeniz’de toprağın altından çıkan her Helenistik yapı, her Roma limanı, her Bizans kilisesi; Osmanlı arşivinden çıkan her nüfus kaydı, ticaret belgesi ve okul kaydı bize aynı şeyi söylüyor:

Bu coğrafyanın geçmişi, bugün anlatılandan çok daha kalabalıktır.

İnsanlar kayboldu, coğrafya yerinde kaldı

  1. yüzyılın başında Trabzon’un sokaklarında Türkçe dışında Rumca, Ermenice ve başka diller duyuluyordu.

Karadeniz limanları yalnızca İstanbul’a değil Batum’a, Odessa’ya, Kırım’a ve Akdeniz limanlarına bağlıydı.

Rum tüccarlar, Ermeni zanaatkârlar, Müslüman köylüler, Lazlar ve farklı topluluklar aynı ekonomik coğrafyanın parçalarıydı.

Sonra savaşlar geldi.
Tehcirler geldi.
Katliamlar geldi.
Zorunlu göçler geldi.
1923 mübadelesi geldi.

Yüz binlerce insanın yüzyıllardır yaşadığı coğrafyayla ilişkisi kesildi.
Fakat daha tuhaf bir şey oldu:
İnsanların ardından hafızaları da gönderilmeye çalışıldı.

Bir kilise yıkıldığında yalnızca bir bina kaybolmadı.
Bir köyün adı değiştirildiğinde yalnızca tabeladaki birkaç harf değişmedi.
Bir dil sustuğunda yalnızca kelimeler kaybolmadı.
Coğrafyanın geçmişi yeniden yazıldı.

Ama Romeyka hala konuşuyor

Ve tarih bazen devletlerin, sınırların ve resmi anlatıların tahmin ettiğinden çok daha dirençlidir.
Bugün Trabzon’un bazı vadilerinde hala Romeyka konuşuluyor.
Bu dil bize çok önemli bir şey söylüyor:
Pontos yalnızca Yunanistan’a gidenlerin tarihi değildir.
Pontos, burada kalanların da tarihidir.

Müslümanlaşmış ailelerin, kimliği değişmiş toplulukların, eski kelimeleri farkında olmadan taşıyan insanların, köy adlarının, yemeklerin, melodilerin ve aile hikâyelerinin içinde yaşamaya devam eden bir tarihtir.

Bu nedenle Pontos tarihini araştırmak, bugünün insanlarına “siz aslında şusunuz” demek değildir.
Tam tersidir.
İnsanların bugünkü kimliklerine saygı göstererek, geçmişlerinin tek renkten oluşmadığını kabul etmektir.

Mesele Yunanistan değil

Türkiye’de Pontos konuşulduğunda tartışmanın hemen Yunanistan’a dönmesi de bu yüzden problemlidir.

Çünkü o anda Trabzon kayboluyor.
Giresun kayboluyor.
Samsun kayboluyor.
Bafra kayboluyor.
Amasya ve Tokat kayboluyor.

Oysa bizim sormamız gereken çok daha basit bir soru var:

Bu topraklarda kimler yaşadı?
Ne ürettiler?
Hangi dilleri konuştular?
Hangi gazeteleri çıkardılar?
Hangi okullara gittiler?
Nasıl ticaret yaptılar?
Nasıl âşık oldular?
Nasıl öldüler?

Ve neden artık burada değiller?

Bunlar Yunanistan’ın soruları değildir.

Bunlar bu coğrafya tarihinin sorularıdır.

Karadeniz’i yeniden okumak

Bugün Karadeniz’de yeni yollar, tüneller, limanlar, madenler ve büyük altyapı projeleri tartışılıyor.

Fakat aynı coğrafyanın altında başka bir Karadeniz yatıyor.

Bafra’da kazılan Helenistik kalelerden Trabzon’daki eski limanlara; Gümüşhane’nin madenlerinden Maçka’nın manastırlarına, Giresun’un ticaret ağlarından Samsun’un tütün ekonomisine kadar muazzam bir tarih henüz toplumun ortak bilgisine dönüşmüş değil.

Arşivler açıldıkça daha fazlası ortaya çıkıyor.
Eski ticaret yıllıkları bize şehirlerde kimlerin hangi işi yaptığını gösteriyor.
Osmanlı istatistikleri neyin üretildiğini anlatıyor.
Konsolosluk raporları Karadeniz limanlarının dünya ekonomisiyle ilişkisini gösteriyor.

Eski gazeteler ise bütün bu rakamların arasına insan sesini geri getiriyor.
Bazen yüz yıl önce Trabzon’da basılmış bir gazetenin tek sayfası, bize onlarca tarih kitabından daha fazla şey anlatabiliyor.

Çünkü orada hayat var.

Hafıza bölünemez

Bugün 10 Ekim.
On bir yıl önce Ankara Garı’nın önünde barış isteyen insanlar öldürüldü.
Bugün onların isimlerini hatırlamak yalnızca geçmişe bakmak değildir. Nasıl bir toplum olmak istediğimize ilişkin bir tercihtir.

Aynı şey daha eski geçmişimiz için de geçerlidir.

1915’i hatırlamak,
Pontos’u hatırlamak,
mübadeleyi hatırlamak,
kaybolmuş köyleri, dilleri ve insanları hatırlamak,
bugünkü insanların suçlu ilan edilmesi anlamına gelmez.

Hatırlamak suçlamak değildir.

Hatırlamak, gerçeğin eksik bırakılmış parçalarını yerine koymaktır.

Demokratikleşme yalnızca yeni bir anayasa yazmakla, seçim sistemi değiştirmekle veya yeni siyasi ittifaklar kurmakla gerçekleşmeyecek.
Bir ülke aynı zamanda geçmişiyle kurduğu ilişki kadar demokratiktir.

Ve demokrasi bazen çok basit bir cümleyle başlar:

“Evet, onlar da burada yaşadı.”

Pontos’u görünür kılmak tam da bunun için önemlidir.
Başka bir ülkenin tarihini bu coğrafyaya taşımıyoruz.

Tam tersine, bu coğrafyanınn unutulmuş tarihini bu coğrafyaya geri veriyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir