Bayram’ın Sitemini Artık Görmezden Gelemeyiz
Bayram benim köylüm. Liveralı. Babası Yusuf Bulut’tu. Onu tanıyanların önemli bir bölümü yalnız öğretmenliğiyle değil, Livera Geyikleri adlı kitabıyla da hatırlar. Bir köyün hafızasını taşıyan insanlardan biriydi Yusuf Bulut.
Öğretmen, Livera Geyikleri kitabının yazarı.
Bayram Bulut’un babası Yusuf Bulut, Livera’nın hafızasını yazıya taşıyan insanlardan biriydi.
Şimdi oğlu Bayram konuşuyor. Daha doğrusu, konuşamadığını söylüyor:
Bu iki cümlede yalnız öfke yok. Biriken bir hafıza var. İnsanın kendi ömründen daha eski bir acıyla yaşamasının ağırlığı var. Bayram bir yerde şöyle soruyor:
İşte bu soru önemlidir. Çünkü bazen insan yalnız kendi yaşadıklarını hatırlamaz. Dedesinin mezarını, yerinden edilmiş ailesini, adı değiştirilmiş köyünü, yıkılmış kiliseyi, kaybolmuş mezarlığı, susturulmuş dili hatırlar. Ve bazen bütün bunların hiç olmamış gibi anlatılmasına artık tahammül edemez.
Bayram’ın yazısında çocukluğundan çok güzel bir sahne var. Dağlarda ineklerin peşinde mantar topladığını anlatıyor. Odun közünün üzerinde, biraz tuzla yenen o mantarın tadını hatırlıyor. Sonra çocukluk hatırası birden başka bir yere varıyor:
Bence Bayram’ın bütün yazısını bu cümle özetliyor. Çünkü mesele yalnız bir ev değildir. Bir tarla, bir kilise, bir mezarlık değildir. Mesele kaybedilmiş bir hayattır. Bir halkın geleceğidir. Bir çocuğun doğacağı ev, konuşacağı dil, işleyeceği toprak, gömüleceği mezar ve hatırlanma hakkıdır.
Bayram daha sonra açıkça söylüyor:
Bu cümlenin öfkesini anlamadan Anadolu’nun yakın tarihini anlamak kolay değildir. Çünkü soru yalnız “Bize ne oldu?” değildir. Asıl ağır soru şudur:
Bayram’ın asıl sitemi de burada başlıyor. 12 Eylül’ün yıldönümü dolayısıyla İzmir Barosu’nda yapılan bir toplantıya katılıyor. Türkiye’nin demokrasi geçmişi, 12 Eylül, Kürtlerin yaşadıkları, cezaevleri, baskılar, hak ihlalleri, siyasal hareketler ve demokrasi arayışları konuşuluyor. Bunların konuşulmasına kim itiraz edebilir? Ben etmem. Konuşulmalıdır.
Ama Bayram salonda otururken başka bir şeyi fark ediyor: Anadolu’nun kayıp halkları yine yok. Pontos Rumları yok. Anadolu Rumları yok. Ermeniler neredeyse yok. Bir genç kadın çıkıp “annem Kürt, babam Türk, dedem Arap, onun babaları da Ermeni’ydi” diyene kadar bu büyük boşluk neredeyse hiç açılmıyor.
Bayram dayanamıyor ve soruyor:
Arkasından sorular geliyor: “Size zanaat mı öğretmediler bu mu suçları, ticareti mi öğretmediler, tarımı mı öğretmediler?” Sonra daha sert soruyor: “Ağır vergileri onlar mı yükledi size, oğullarınızı onlar mı cepheden cepheye sürdü?”
Bu sorular akademik bir makalenin cümleleri değildir. Bir insanın hesap sormasıdır. Ve bu hesabın sorulmasını haklı buluyorum.
Çünkü Türkiye’de demokrasi konuşmalarının büyük bir bölümünde hâlâ aşılmamış bir eşik var. Demokrasi tarihini Cumhuriyet’ten başlatıyoruz. 12 Eylül’den, Diyarbakır Cezaevi’nden, Dersim’den, Kürtlerin yaşadığı inkârdan, faili meçhullerden, işkenceden ve sürgünden konuşuyoruz. Konuşmalıyız.
Ama 1915’i konuşmadan, Pontos’u konuşmadan, Anadolu Rumlarının ortadan kaldırılışını konuşmadan, mübadeleyi, Varlık Vergisi’ni, 6–7 Eylül’ü, 1964 sürgünlerini konuşmadan bu ülkenin demokrasi tarihini nasıl tamamlayacağız?
Tamamlayamayız.
Çünkü demokrasi yalnız bugün yaşayanların haklarını tanımak değildir. Demokrasi, geçmişte bu topraklarda yaşamış insanların başına ne geldiğini söyleyebilme cesaretidir. Ölülerin hakkını da teslim edebilmektir.
Bayram’ın bütün toplantıdan çıkardığı sonuç aslında tek cümledir:
Türkiye yüz yıldır demokrasi, anayasa, eşit yurttaşlık ve barış tartışıyor. Ama toplumsal hafızamızın ortasında devasa bir boşluk duruyor. O boşlukta Rum komşumuz var, Ermeni komşumuz var, Pontoslu var, Süryani var. Kaybolmuş diller, değiştirilmiş köy adları, el değiştirmiş evler, yıkılmış kiliseler ve sahipsiz bırakılmış mezarlar var.
Ve biz bütün bunların üzerinden atlayarak demokrasiye ulaşabileceğimizi düşünüyoruz.
Ulaşamayız.
Bayram’ın kullandığı kelimeler bazen sert olabilir. Öfkesi kimi insanları rahatsız edebilir. Ama mesele onun öfkesinden rahatsız olup olmamamız değildir. Mesele şu sorudur: Neden bu kadar öfkeli?
Bir insan, kendi halkının başına gelenlerin yüz yıl sonra bile doğru dürüst konuşulmadığını görüyorsa, ondan ne kadar sakin olmasını bekleyebiliriz? Üstelik bir taraftan ona susması öğütlenirken, diğer taraftan başkalarının zaferleri, kurtuluşları ve kahramanlıkları her yıl törenlerle anlatılıyorsa…
Birilerinin “kurtuluş günü”, başka birilerinin kaybının ve yok oluşunun yıldönümüyse ne yapacağız?
İşte artık bu sorudan kaçamayız.
Ben yıllardır Pontos üzerine çalışıyorum. Arşivler okuyorum. Belgeler topluyorum. Mahkeme kayıtlarını, sürgünleri, köyleri, isimleri, mezarları araştırıyorum. Ama bazen Bayram’ın tek bir cümlesi onlarca belgenin anlatamadığını anlatıyor:
Bütün mesele budur.
Bir demokrasi toplantısında Pontos’un adı yoksa, Ermenilerin adı yoksa, Anadolu Rumlarının yokluğu konuşulmuyorsa, sorun yalnız toplantıyı düzenleyenlerde değildir. Sorun hâlâ bu ülkenin hafızasındadır. Ve artık bu sessizliği olağan kabul edemeyiz.
Bayram yazısının sonunda şöyle diyor:
Bu bir tehdit cümlesi değildir. Bu bir yorgunluk cümlesidir. Hatırlanmak isteyen insanların, adının söylenmesini isteyen ölülerin, kendi köyünde ve kendi toprağında yok sayılmış insanların yorgunluğu.
Benim için artık asıl mesele şudur: Bayram’ın sitemini duymamazlıktan gelmek mümkün değildir.
Onun bütün cümlelerine katılmayabilirsiniz. Öfkesini fazla, kelimelerini sert bulabilirsiniz. Ama sorusunu yok sayamazsınız:
Önce kaybolanların adını söylemek gerekir. Önce ne olduğunu konuşmak gerekir. Önce hafızanın üzerindeki örtüyü kaldırmak gerekir.
Çünkü artık Bayram’ın değil, bizim suskunluğumuz tahammül edilmez hâle geliyor.
Bayram Bulut’un Kendi Kaleminden: Sitemi
Yazacağım şeyler biriktikçe konuşacağım kelimeler azalıyor. Konuşacağım kelimeler azaldıkça da edeceğim küfürler artıyor.
Yaşadığı acılar bir set örüyor insanla düşüncesi arasına, durağanlaşıyor beyin binlerce yıl yaşanmış olan acıları gelince aklına.
Bin yıllardır köteği yiyen ben değildim de başkası mıydı acaba. Kimdi.
Boşa geçen kısacık hayatım mıydı sadece, koca bir ömür değil miydi dedemin mezarda sızlayan kemikleri gibi.
Akıl duruyor ama, hafıza diriliyor aksine. Kelimelerim konuşmalarımın önünde engelmiş gibi, küfürler birikiyor zihnimde, nefret tam tepemde saf tutuyor bir tüfeklinin önünde.
Sövsem biliyorum yiyeceğim fişeği alnımın şavkına, sussam yine biliyorum süründürecek beni kahrolası militarizm.
Babasının iğnesini arayacağı yer değildir insanın dört milyonluk bir şehir, dağlardır bilirim.
Arayıp bulanları da bilirim, o arayışta Kırıkkale fişeğini yiyenleri de, boynu vurulanları da.
Nazım’ı da bilirim Sayat Nova’yı da. Heraklides Pontikus’tan tut, Börklüce Mustafa’ya kadar hepsini.
Bir gün karşıma dikileceklerini de bilirim hesap günüm geldiğinde.
Küçük bir çocukken dağlardan mantar topladığımı hatırlarım ineklerin peşinde, odun közünün üzerinde bir çimdik tuzla verdiği lezzeti ararım hâlâ yaylaların yağmurunun yoksunluğunda.
Ama nerde, geldi geçti o günler. Günler geçti gitti de ya hâlâ daha uçuşan hatıralar. İşte onlar geçmiyor bir türlü.
Ve çoğunun bilmediği bir bilgidir, o kar beyazı mantar bir önceki mevsimde oraya dışkısını yapan bir ineğin ürünüdür. O ineğin sütünü kim bilir kimler içti, o sütün peynirini yağını ve sonunda etini kimler yedi de bana bir tek mantarı düştü.
Birileri benim olanı yedi, benim olanı yağmaladı, benim olanı yaktı, benden olanı öldürüp yeryüzünden sildi yok etti.
O birileri benim milletimin, benimle aynı kaderi paylaşan milletlerin cesetleri üzerine bir ulus inşa ettiler, bunu her yıl utanmadan sıkılmadan da kutluyorlar.
Bizi dahil etmedikleri bir yana, (ki biz bunu asla kabul etmeyiz) hâlâ ölülerimizin kızıl kanı üzerinden o kuş beyinleriyle akıllarınca alay edercesine hesaplar yapıyorlar.
Demiyorlar dağdan geldik bağdakini kovduk yok ettik. Kimin uygarlığı üzerinde şehrin düşman işgalinden kurtuluşunu kutluyoruz.
“Düşman sizin babanızdır ulan, siz kimi düşman ilan ediyorsunuz” dediğimiz zaman ise gel lan buraya.
12 Eylül’ün bilmem kaçıncı sene-i devriyesi üzerine, Türkiye’nin yüz yıllık demokratik geçmişi ve geleceğinin tartışıldığı İzmir Barosu salonunda gerçekleştirilen, açık konuşayım kimin tertiplediği bile zihnimde soru işareti bırakan bir sempozyuma değerli bir dostumla katıldım geçtiğimiz cumartesi günü.
İlk oturumda Akın Birdal’ın moderatörlüğünde herkes 12 Eylül anılarını, yaşananları, niye yaşandığını, sonra olabilecekleri, Cumhuriyet geleneğinin suçlarını masaya yatırdı.
Söyleşiler hep Kürtlerin hak ihlalleri, çektiği acılar, kayıplar, demokrasiye katkısını önemli gördükleri Öcalan hareketi üzerinden eleştirilerini ve çözüm önerilerini dile getirdi.
Sonlara doğru genç bir avukat kızımız, “Annem Kürt, babam Türk, dedem Arap, onun babaları da Ermeni’ydi” diyene kadar hiç kimse Anadolu’nun kayıp halklarının adını ağzına bile almadı ciddi bir şekilde.
Benim insanımın adı bir kere bile geçmedi.
Ne yaptı kardeşim bu Anadolu Ermenileri ile Pontos ve Anadolu Rumları size. Gözünüzü mü oydular, malınıza mı çöktüler, babanızı mı vurdular, karınızı dağa mı kaldırdılar.
Size zanaat mı öğretmediler bu mu suçları, ticareti mi öğretmediler, tarımı mı öğretmediler.
Aç mı bıraktılar sizi, ağır vergileri onlar mı yükledi size, oğullarınızı onlar mı cepheden cepheye sürdü, Dersim’in, Amed’in adını onlar mı değiştirdi, Kürdistan’ı onlar mı dümdüz etti, Diyarbakır, Metris, Ulucanlar, Sinop cezaevlerinin harcını mı kardılar, tuğlasını mı taşıdılar.
Sabahattin Ali’yi onlar mı yok etti, Nazım’ı onlar mı sürdü, Tahir Elçi’yi kim vurdu öldürdü, Hrant Dink’i öldüren değil mi.
Girmiyorum bazı konulara, uzadı yazı.
Fitil oldum toplantının sonlarına doğru, biliyorum söz hakkım yok. Nasıl olduysa bir iki kelime söylemek isteyen var mı diye sordu yöneten.
Tanımadığım bir kadın söz istedi, Ermeniymiş.
Verdi veriştirdi, ağzı dert görmesin.
Ben de birkaç kelime etmek isterdim, toplantıyı bitirdiler sıra gelmedi bana.
12 Eylül’de Türkiye’de demokratikleşmeyi konuştular, LGBTİ+’ından tut, eşcinsellere, Kürdünden Birlik Vakfı’na, ekonomistinden sosyoloğuna, yazarından çizerine herkes fikrini beyan etti.
Ettiler ama bu topraklara demokrasinin nasıl taşınacağı konusunda en önemli şeyi unuttular.
Hak mı bu, bizlere reva gördükleri buysa eğer,
“Öyleyse çok daha beklerler demokrasiyi, önce dedelerimizin kendi üzerlerindeki laneti kaldırmaları gerekir” ki bu yürek gerektirir.
O da bu toplumun yitirdiği bir şeydir.
Bulana kadar, bu zulme sabretmesini öğrenmelidirler.
Biz haddinden fazla sabrettik.

