ABD’nin 3 Ocak’ta Venezuela Başkanı Maduro’yu kaçırıp, kendi mahkemelerinde yargılama kararından hemen sonra Trump, Kolombiya, Küba, Meksika ve İran’ı da tehdit ederken, Danimarka’nın Grönland’ı “yeterince koruyamayacağını” öne sürerek, “Grönland’a ihtiyacımız var. Bunu ulusal güvenliğimiz için söylüyorum. Yaklaşık iki ay içinde Grönland’la ilgileneceğiz, 20 gün sonra tekrar konuşuruz” ifadelerini kullandı. Yine Trump, ABD’nin Venezuela’yı “güvenli, doğru ve makul bir geçiş sağlanana kadar yöneteceğini” söyledi. Trump, ABD’li petrol şirketlerinin Venezuela’nın “bozulmuş petrol altyapısını” onaracağını ve ülke için gelir elde etmeye başlayacağını ifade etti. Tüm bunlar bize çok yabancı değil. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin topraklarının kuzeyinde yıllardır altyapı çalışmaları yapan, oranın tüm zenginliklerine el koyan bizim iktidarlarımız olmadı mı?

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de “demokrasi güçleri” sokaklara çıktı. ABD emperyalizmini lanetleyen sloganlar eşliğinde Birleşmiş Milletler’e çağrılar yapıldı, BM’nin duruma el atması ABD haydutluğu ve emperyalizmine karşı tavır alması istendi. Peki, 51 yıldır tüm BM sözleşmeleri ve kararlarının ayaklar altına alındığı BM üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti için BM 51 yıldır ne yaptı. Kıbrıs’ta 51 senedir uluslararası hukuk yok; haydutluk, sistematik savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlar var. “BM sözleşmeleri, uluslararası hukuk, egemenlik nerede?” diyen soranlara şunu sormak gerekiyor: BM sözleşmelerine aykırı bir şekilde Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışan BM’nin kendisi değil mi?

Türkiye, 51 yıldır işgal altında tuttuğu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuzey topraklarından önce 200 bin Rum’u zorla güneye göç ettirdi, ardından sadece kendisinin tanıdığı de-facto bir Türk yönetimi kurdu, sonra da bu bölgeye savaş suçu olarak Türkiye’den yerleşimciler gönderdi. Bugün Türkiye’den gelen yerleşimciler 1974 öncesi adada yaşayan Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısını geçerken, adanın kaderini de onlar tayin ediyor. Adanın kuzeyinden zorla göç ettirilen Rumların mülklerine ise 1995’de değiştirilen İTEM Yasası ile tabu dağıtıldı, o mülkler alınıp, satılmaya başlandı ve gelinen noktada Rumların oraya bir daha dönmemesi adına mega şehirler inşa edildi, edilmeye devam ediliyor.

BM 51 YILDIR NE İŞLEV GÖRÜYOR

Roma Statüsü’ne göre “İnsanlığa karşı suç” olarak kabul edilen yasadığı yerleşimci taşınması halen devam ediyor, her seçim dönemi de onlara KKTC vatandaşlığı veriliyor ve sorun daha da büyütülüyor. Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde 51 yıldır görüşmeler devam ederken, son olarak Cenevre’de yapılan görüşmelerde de çözümden başka her şey konuşuldu. 17-18 Mart 2025’de yapılan Cenevre toplantısında, mezarlıkların restorasyonu, mayın temizliği, tampon bölgede güneş enerjisi parkı, dört geçiş kapısı, Gençlik Teknik Komitesi kurulması gibi kararlar alındı. Türkiye ve Yunanistan’ın garantör ülke olarak katıldığı toplantılarda konuyu kendine karşı isyanlardan iki ülkenin sorunu olarak uluslararası bir duruma getiren İngiltere ise hakemlik rolüne devam ediyor.

51 yıllık görüşmelerin sonunda BM nezdinde ilk gün konuşulan ve BM parametreleri olarak kabul edilen hiçbir sorun konuşulmazken, ilk yıllarda konuşulan ve üzerinde “anlaşılan” hiçbir karar ise hayata geçirilmedi. Ağustos 1975’te Rauf Denktaş ile Kıbrıs Cumhurbaşkanı Glafcos Clerides, arasında imzalanan Üçüncü Viyana Anlaşması kapsamında alınan kararların hiçbirine uyulmadığı gibi. Anlaşmaya göre, adanın kuzeyindeki Kıbrıs Rumlarının kuzeyde kalmalarına izin verilecek ve din, dil özgürlüğü ile birlikte tüm haklardan yararlanabileceklerdi. Yine BM, kuzeydeki Rum Kıbrıs köylerine ve yerleşim yerlerine serbest ve normal erişime sahip olacak ve ailelerin yeniden bir araya getirilmesi amacıyla güneye zorla göç ettirilen Kıbrıs Rumlarının kuzeye taşınmasına izin verilecekti. Fakat Rumların kuzeye dönmesine izin verilmediği gibi Karpaz’da kalan son 20 bin Rum da yıllar içerisinde güneye göç etmek zorunda bırakıldı.

BM’nin aldığı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğinin tesis edilmesi doğrultusunda aldığı yabancı askerlerin Kıbrıs’tan çekilmesi, mültecilerin evlerine geri dönmesi, Varoşa’nın (Kapalı Maraş) sahiplerine iadesi kararları hayata hiçbir zaman geçmezken, Türkiye adadaki askeri varlığının yanı sıra yerleşimci sayısını da arttırdı. Sahiplerine iade edilmesi kararlaştırılan Varoşa, 1981’de birinci derece askerî yasak bölge ilan edildi, 29 Temmuz 1990’da KKTC Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 11 Mayıs 1984 tarihinde alınan 550 sayılı kararda “Maraş’ın herhangi bir bölgesine sakinleri dışında insanlarca yerleşilmesinin kabul edilemez olduğu değerlendirilir ve bölgenin idaresinin Birleşmiş Milletler’e verilmesi için çağrıda bulunulur” ifadesi yer aldı. 14 Eylül 1992 tarihli 789 sayılı karardaysa 550 numaralı karara atıfta bulunularak bölgenin kontrolünün BM Barış Gücü’ne teslim edilmesi çağrısında bulunuldu. Fakat Türkiye bu kararları tanımazdı, 18 Haziran 2019 tarihinde yapılan KKTC Bakanlar Kurulu Toplantısı’nda bölgenin turizme açılması kararı alındı. BM’nin kendi halkı dışında yerleşimci taşınamayacağı kararına rağmen, KKTC Başbakanı Ersin Tatar, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla alınan ortak bir kararla 8 Ekim 2020’de 1.5 km’lik Maraş kıyı şeridinin ve denizinin KKTC halkının kullanımına açılacağını duyuruldu. Günümüz de ise belirlenen güzergahta yürüyerek veya bisiklet kiralayarak saat 08.00 ile 20.00 saatleri arasında gezilebiliyor.

YERLEŞİMCİ TAŞINMASI

2 Mayıs 1975’de “Çok Gizli” ibaresi ile çıkarılan “Kıbrıs Türk Federe Devletinin İstemi Üzerine Kıbrıs’ın Türk Bölgesindeki İşgücü Açığının Türkiye’den Gönderilecek İşgücü İle Kapatılmasına İlişkin Yönetmelik” doğrultusunda Türkiye adaya nüfus taşımaya başladı. Bu yönetmelik işgücü eksikliğinden kaynaklı Kıbrıs’ın talebi gibi gösterildi fakat, dönemin TC Lefkoşa Büyükelçisi Asaf İnhan, “Büyükelçiler Anlatıyor” isimli kitapta, Gül İnanç’a “Kıbrıs yetkililerinin böyle bir istemi olmadığı gibi Büyükelçilik’ten de bu yönde bir yaklaşım söz konusu edilmemişti” der. Rauf Denktaş ile Kıbrıs Cumhurbaşkanı Glafkos İoannu Kliridis arasında 31 Temmuz-2 Ağustos 1975 arasında Viyana’da yapılan görüşmelerden iki ay önce, Türkiye bu kararı almıştı. Hem de Girne ve Karpaz’da evlerini terk etmeyi reddeden yaklaşık 20 bin Rum varken. Ancak bu insanlar evlerinde yaşarken Türkiye’den nüfus getirmek için harekete geçildi. Daha evlerin içinde insan varken, yerleşimci taşıma kararı alındı. Bu durum BM raporlarına da yansıdı. Ekim 1975’te Kıbrıs Cumhuriyeti’nin BM Temsilcisi Zenon Rossides, Türkiye’nin Kıbrıs’ı kolonileştirmek için Anadolu’dan yerleşimci nüfus taşıdığını BM’ye yazılı olarak bildirdi. 1976’da Rossides’in rapor ettiği Türkiyeli yerleşimciler Rauf Denktaş’ı “Kıbrıslı Türk toplum lideri” olarak seçti.

1974 öncesinde adada yapılan 1960 nüfus sayımına göre, Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 104 bin 333 iken, Rumların sayısı 442 bin 263’tü. Buna Ermenileri ve diğer halkları da eklendiğinde ada nüfusu 600 bin civarındaydı. Yine 1975 sayımına göre, adanın nüfusu 659 bin 405’di. Ekim 1974’te Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 115 bin 758’di. 2017’de Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis’in verdiği rakamlara göre Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 117 bin 545’ti; ayrıca İngiltere’de Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığına başvurmayan 25 bin kişi vardı. Yine Ekim 2010’da KKTC İstatistik ve Araştırma Dairesi Başkanı, “KKTC vatandaşları” sayısını 120 bin olarak açıkladı. Yabancılar ve Muhaceret (Değişiklik) Yasası’nda yapılan değişiklikler ile 2005-2008 yılları arasında tam 54 bin kişiye KKTC vatandaşlığı verildi. Bununla da durulmadı ve vatandaşlık satılması durumu devam etti.

KKTC’de ilk kez 1996’da yapılan nüfus sayımına göre ise KKTC’de “vatandaşlığa” sahip 164 bin 460 kişiden 23 bin 924’ü, Türkiye’de doğmuş yerleşimcilerden oluşuyordu. 2006’da yapılan nüfus sayısında ise 256 bin 644 kişiden 70 bin 525’i (%27,5) Türkiyeli yerleşimcilerden oluşuyordu. Vatandaş olmayan yerleşimcilerle birlikte bu sayı 97 bin 858’di yani adanın yüzde 38,1’ini oluşturuyordu. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin işgalci bir gücün sivil nüfusunu işgal altındaki topraklara taşıma savaş suçuna ilişkin yargı yetkisini aldığı 2002 yılı ile Kuzey Kıbrıs’taki Türkiye rejiminin nüfus sayımını gerçekleştirdiği 2006 yılı arasında, her yıl 500-1000 Türk vatandaşı Kuzey Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgesine taşınarak KKTC vatandaşlığı edindi. 2006 yılında işgal altındaki bölgede KKTC vatandaşlığı olmadan ikamet eden Türk vatandaşlarının %69,2’si işgalden sonra geldi.

Son nüfus sayımı verileri, Türkiye’nin nüfus transferi faaliyetlerinde bir ivme kazandığını göstermektedir. İşgal altındaki bölgenin nüfusu 2006 ile 2011 yılları arasında yüzde 11,2 artarak 294 bin 906’ya ulaşırken, bu nüfusun en az 104 bin 641’i Türkiyeli yerleşimcilerden oluşuyor. Yine, yerleşimcilerin çocukları sayılmamıştır, çünkü bu konuda ayrı veriler mevcut değil.

Türkiye, ilgili uluslararası mahkemelerin bu faaliyetin durdurulması yönündeki kararlarına rağmen nüfus transferi faaliyetlerine devam etmektedir. 1999 yılında Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Kıbrıs’a “önemli sayıda” yerleşimcinin girişinin uluslararası hukuku ihlal ettiğini tespit etti. Ayrıca AİHM, “Türk yerleşimcilerin büyük sayılarda gelip Kıbrıs’ın işgal altındaki bölgesinde evlerini kurduklarını” tespit etti.

Uluslararası hukuk, Türkiye’yi hem aktif olarak Kıbrıs’a nüfus transferinden kaçınmaya hem de resmi izin veya teşvik olmaksızın bile olsa, işgal ettiği topraklara sivil nüfusunun gelmesini engellemeye mecbur kılıyor. Fakat Türkiye, adanın kuzeyinde hukuka aykırı olarak fiziksel altyapı geliştirme faaliyetlerinde bulunmaya devam ediyor. Uluslararası hukuka göre işgalci bir güç, işgalin geçici doğasından daha uzun süre dayanacak şekilde tasarlanmış altyapı inşa edemezken, Türkiye, işgal altındaki bölgede Türk yerleşiminin kurulmasını, genişletilmesini ve sürdürülmesi ise bir yerleşim faaliyeti. Türkiye Orman ve Su İşleri Bakanlığı, “KKTC” İçme Suyu Temin Projesi’ni üstleniyor, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, KKTC için bir külliye inşa edileceği müjdesini veriyor. Uluslararası hukuk, Türkiye’yi hem aktif olarak Kıbrıs’a nüfus transferinden kaçınmaya hem de resmi izin veya teşvik olmaksızın bile olsa, işgal ettiği topraklara sivil nüfusunun gelmesini engellemeye mecbur kılıyor.

ULUSLARARASI SÖZLEŞMELER İHLAL EDİLİYOR

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de ilan edilen “İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesi”ne aykırı şekilde hareket etti ve etmeye devam ediyor. İhlal daha ilk maddeden başlarken, “Mülkiyetin korunması” başlıklı 1’inci Madde “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır”, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ile bu Sözleşme’ye ek birinci Protokol’de tanınmış bulunan haklardan ve özgürlüklerden başka haklar ve özgürlükler tanıyan No. 4 Protokol’ün “Serbest dolaşım özgürlüğü” başlıklı 2’nci Maddesi, “Bir devletin ülkesi içinde usulüne uygun olarak bulunan herkes, orada serbestçe dolaşma ve ikametgahını seçebilme hakkına sahiptir” “Vatandaşların sınır dışı edilmeleri yasağı” başlıklı 3’üncü Maddesi ise “Hiç kimse, tek başına ya da toplu olarak, uyruğu bulunduğu devletin ülkesinden sınır dışı edilemez” ve “Hiç kimse, uyruğunda bulunduğu devletin ülkesine girme hakkından yoksun bırakılamaz” denir.

7-8 Aralık 2000 tarihinde “Nice Zirvesi”nde onaylanan AB Temel Haklar ve Özgürlükler Şartı’na göre de Türkiye adada suç işliyor. “Mülk edinme hakkı”nı kapsayan 17’inci Madde, “Herkes, yasal şekilde elde ettiği mülküne sahip olma, kullanma, elden çıkarma ve miras bırakma hakkına sahiptir. Bunların kaybı karşılığında zamanında adil bir tazminat ödenmesi koşulu ile kamu menfaati nedeniyle veya yasada öngörülen koşullar çerçevesinde yapılması dışında hiç kimsenin elinden mülkü alınamaz. Mülkün kullanımı, kamu menfaati için gerekli olduğu ölçüde yasa ile düzenlenebilir” der. “İhraç, sınırdışı veya iade etme yasağı” başlıklı 19’uncu Madde ise “Toplu sınır dışı etmeler yasaktır” der.

2009 yılından bu yana, Şartname istisnasız olarak tüm üye devletler ve tüm AB vatandaşları için ZORUNLU bağlayıcı niteliktedir. Dolayısıyla, Şartname her AB vatandaşı için yasal bir koruma ve güvenlik yaratır ve bir üye devlet bunu azaltamaz veya iptal edemez. Şartnameyi reddeden herhangi bir devlet, İngiltere’de olduğu gibi, AB dışında kalır. Şartnamenin özgürlük ve güvenlik hakkı, seyahat ve yerleşme özgürlüğü, mülkiyet hakkına saygı vb. hakların hepsi Türkiye tarafından açıkça ihlal ediliyor.

Türkiye’nin Kıbrıs Türklerinin haklarını savunarak desteklediği Kıbrıs Cumhuriyeti Garanti Antlaşması, Türkiye için en az iki nedenden dolayı çoktan ölü bir antlaşma haline geldi. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin güvenliğini garanti altına alan anlaşmayı gündeme getirirken bir yandan yasadışı işgal rejimini sürdürmesi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımayı reddetmesi, uluslararası ilişkilerde küresel bir paradoks yaratıyor.

SESSİZLİK SÜRÜYOR, İŞGALE KILIF ARANIYOR

BM müzakerelerinde yıllardır Türkiye’nin işgal ettiği kuzeydeki Rumların mallarının ne kadarını elinde tutacağı ne kadar yerleşimcisini güvence altına alacağı konuşuluyor. BM’nin de savaş suçu olarak kabul ettiği yabancı askerler, yerleşimciler ve gasp edilen topraklar meselesi asla müzakere konusu olamaz. BM kararlarına ve Garantörlük Anlaşması’na aykırı şekilde, de facto KKTC’nin tanınması çağrısı yapılırken, BM tek bir protestoda bulunmadı.

BM yetkilileri ise kararlarının hiçe sayılmasına karşı yıllardır sessizliğini koruyor, hatta işgalin kalıcılaşması adına üyeleri olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü ortadan kaldıracak söylemlerine devam ediyor. BM Genel Sekreteri Guterres 2024’teki son raporunda, ise “Tampon bölgede AB fonuyla elektrik üretin, Kanlıdere’yi ıslah edin, Varoşa’da statükoyu koruyun” dedi. Aylardır adada olan BM Genel Sekreteri António Manuel de Oliveira Guterres Kıbrıs Konusunda Şahsi Temsilcisi María Angela Holguin Cuéllar, “BM askerleri Kıbrıs’ta ne yapıyor, anlamıyorum” diyerek, konuyu kendi gündemlerinde de çıkarmanın zeminini hazırlıyor. Kıbrıs’ta işgal sorunu yokmuş gibi davranan Holguin, Türkiye’nin adadaki varlığını garanti altına almanın yollarını arıyor.

Yine Avrupa Birliği (AB)’de 2004’de üyeliğe kabul ettiği, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne yönelik hiçbir yaptırım kararı almadı. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı saldırıların ardından Rusya’ya yönelik yaptırım kararları alan, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün bozulmasına karşı olduklarını söyleyen AB ülkeleri, konu Kıbrıs Cumhuriyeti olunca yıllardır sessiz.

Bu kararların hayata geçirilebilmesi için Türkiye’ye karşı yaptırım uygulanması gerekirken, aksine konu Türkiye’nin istediği yere getirildi. Yıllarca de-facto KKTC yönetiminin tanınmasını, adada federasyonu savunan Türkiye son yıllarda ise iki ayrı devletli çözümü masaya dayatıyor. BM ise üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin parçalanmasını müzakere masasına getirilmesine sessiz kalıyor, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni buna ikna etmeye çalışıyor. “Türkiye’ye rağmen” KKTC Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulan Tufan Erhürman da Türkiye’nin terk ettiği “iki bölgeli iki toplumlu federasyon” önermesini tekrar masaya getirdi.

MASAYA ANLAŞMAMAK İÇİN GELİYOR

Tufan Erhürman 10 maddelik bir talepler listesi ile masaya geldi ve anlaşma olmaması durumunda eski statükoya dönülmemesi gerektiğini söyledi. Öne sürdüğü taleplerin en baştan kabul edilmeyeceğini bile bile masaya koyan Erhürman, kendi yaratacağı anlaşmazlık sonunda KKTC’nin tanınmasını mı istiyor? Bunu net olarak kendisi bile söylemezken, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan onun adına Kıbrıs’ta çözümün iki devlet olacağını ilan etti. Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından kabul edilemeyecek olan maddeler arasında Erhürman şunları sıraladı:

  • Karma evliliklerden doğan çocukların AB vatandaşlığı hakkı ve bu kişilerin Güney’e geçişlerde yaşadığı sorunlar.
    -Mülkiyetle ilgili tutuklama ve yargılamaların ortamı olumsuz etkilediği, bu konuda adım atılması.

Yasadışı yerleşimcilerin çocuklarını Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olarak kabul edilmesi 2004 Annan Referandumunda da gündeme gelirken, Kıbrıslı Rumlar bunu zaten reddetmişti. Yine Simon Aykut başta olmak üzere Rum mülkleri üzerine inşaat yapan, bu mülkleri alıp-satan, pazarlama reklamı yaptığı için tutuklanan yerleşimci müteahhitler sorunu ise başlı başına bir savaş suçu konusu. Zorla yerinden edilen Rum malları üzerine yapılan bu inşaatlar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 2006’da çıkardığı 303A isimli yasa ile suç kabul edildi. Uzun yıllar kağıt üzerinde kalan bu yasa ilk olarak 2024’de Kıbrıslı Türk avukat Akan Kürşat’ın İtalya’da tutuklanıp, Kıbrıs’a teslim edilmesi ile uygulandı. Avrupa’da yaşayan Kıbrıslı Rumların açtığı dava sonucunda, mal gaspı üzerinden tutuklanan Akan, Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından sözde ortamı gerginleştirmemek adına serbest bırakıldı. Fakat yine 2024 yılında adanın güneyine geçen Türkiye ve İsrail vatandaşı Simon Aykut aynı suçlama ile Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından tutuklandı. Yargılaması devam eden Aykut, kuzeydeki Rum mülkleri üzerinde geliştirdiği ve sattığı 43 milyon Euro değerindeki gayrimenkullerle ilgili suçlamalardan 40’ını kabul etti. Aykut “Dolandırıcılık amaçlı gayrimenkul işlemleri” (60 suç), “Çalıntı arazi bulundurma” (60 suç), “Kara para aklama” (62 suç) ve “Suç işlemek amacıyla komplo” (60 suç) suçlarından toplam 242 suç ile suçlanıyordu.

AİHM TÜRKİYE’Yİ MAHKUM ETTİ

Ki bu mülklerle ilgili açılan davada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye aleyhine ihlal kararı verdi. 22 Temmuz 1989’da Kıbrıs Rum Titina Loizidu AİHM’e Türkiye aleyhine başvuruda bulundu. Loizidu, 1974 Kıbrıs Harekâtı sırasında, evinden çıkmaya zorlanan 200 bin Kıbrıslı Rum’dan birisiydi. Girne’deki evine dönmek için bir dizi girişimde bulunan Loizidu, ancak KKTC’ye girişi yerel otoriteler tarafından reddedildi. Loizidu şahsında açılan dava, eski evlerine ve mülklerine dönmek isteyen zorla yerinden edilen Kıbrıslı Rumların haklarına ilişkin tarihi bir dava. AİHM, yaptığı yargılama sonunda Loizidu ve dolayısıyla diğer tüm Kıbrıslı Rumların eski mülklerine dönme hakları olduğuna karar verdi. AİHM, Türkiye’nin Loizidu’nun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin I. Protokolünün I. Maddesi kapsamındaki insan haklarını ihlal ettiğine, evine dönmesine izin verilmesi ve Türkiye’nin Loizidu’ya tazminat ödemesi gerektiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca, hükmedilen zararların mülkün başlı başına bir tazminat olmadığını, sadece mülkün mülkiyetinin ve kullanımının reddi için olduğunu ve Loizidu’nun mülkünün tam yasal mülkiyetini elinde tuttuğunu açıkça belirtmişti.

Yine AİHM Mayıs 2007’de Mira Ksenides Davası’nda Mira Ksenides’in Mağusa’daki mülkünü kullanma kaybı nedeniyle Türkiye tazminata hükmetti. Nisan 2008’de İoannis Demades’in Girne mülkünün kullanım kaybı nedeniyle Türkiye 835 bin Euro tazminata hükmedildi.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Türkiye aleyhine 1994’de açtığı dava ise 2001 yılında karara bağlandı. Kararda, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 14 kez ihlal ettiği vurgulandı. Buna ilişkin Kıbrıslı Rum kayıp kişiler ve yakınları ile ilgili Sözleşmenin 3. ve 5. maddeleri, yerinden edilmiş Kıbrıslı Rumların evlerine ve mülklerine ilişkin 8, 13 ve P1-1 maddeleri, Karpaz bölgesindeki Kıbrıslı Rumların yaşam koşullarına ilişkin 3, 8, 9, 10, 13, P1-1 ve P1-2 maddeleri ve adanın kuzeyinde yaşayan Türkçe konuşan Kıbrıslıların haklarına ilişkin 6. maddenin ihlal edildiği kararı verildi.

YAPTIRIM YOK

Tüm bu mahkeme, BM Güvenlik Konseyi kararlarına rağmen Türkiye’ye hiçbir yaptırım uygulanmadı. Rusya’nın Ukrayna topraklarına karşı başlattığı askeri hareket sonrasında Rusya’ya bir çok yaptırım kararı alan AB Konseyi ise konuyu gündemine bile almadı. Son olarak 31 Temmuz 2026’ya kadar uzatılan yaptırım kararlarında, Rusya’ya karşı ticaret, finans, enerji, teknoloji, çift kullanımlı mallar, sanayi, ulaşım ve lüks mallar şeklinde çok çeşitli faaliyetlerde kısıtlama kararı bulunuyor. Rusya’dan AB’ne ham petrol ve bazı petrol ürünlerinin deniz yoluyla ithalatının veya transferi de 1 Ocak 2016 tarihiyle yasaklandı, bir dizi Rus bankasının SWIFT sisteminden çıkarıldı, medya kuruluşlarının AB’deki faaliyetlerinin ve lisansları askıya alındı. ABD’nin yaptırımları ise Rusya’nın en büyük iki petrol şirketi olan Rosneft ve Lukoil’i hedef alıyor ve bu şirketlerden ilki blok tarafından da kara listeye alındı.

Rusya’ya karşı bu önlemler alınırken, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesi ve AB Temel Haklar ve Özgürlükler Şartı’nı ihlal eden, hakkında AİHM’de ihlal kararları verilen Türkiye ise hiç gündeme gelmedi. Mülklerinden zorla çıkarılan Kıbrıslı Rumların davaları basit bir tazminat meselesine indirgendi. Bu yolla 51 yıldır hiçbir soruna çözüm bulunamazken, bundan sonra da işgalin Türkiye’nin istediği gibi yasallaşması, yerleşimcilerin kalıcılaşması ve Rumların mülklerine geri dönüşünün önünün tamamen kapanması tek “çözüm” olarak dayatılıyor. BM ve AB üyesi bir ülkenin topraklarının yüzde 37’i 51 yıldır işgal altında tutuluyor ve Kıbrıs Cumhuriyeti yine üyesi olduğu bu kurumlar tarafından parçalanmak isteniyor. Buna karşı Türkçe konuşan Kıbrıslıların hiçbir sözü dinlenilmiyor, görmezden geliniyor, Türkiye’nin masadaki pazarlık kozu olarak önü sürülmeye devam ediliyor. Türkçe konuşan Kıbrıslılar kaderlerini tayin etmekten bile yoksun bir şekilde, yarın ne olacaklarını bilemeden yaşamayı sürdürüyor. Bu sorunun BM nezdinde artık bir çözümünün olmayacağı aşikar. Peki çözüm ne? Çözüm, Türkçe konuşan Kıbrıslıların büyük çoğunluğunun dediği gibi 1974 öncesine geri dönülmesi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünün kabul edilmesi ve adanın kaderini Kıbrıslıların tayin etmesinden başka bir şey değil.

KIBRIS’TA YAŞANAN NE?

Şimdi Venezuela’da ABD’nin yaptığı haydutluğa ses çıkarırken, dönüp yanı başımızda 51 yıldır topraklarının bir kısmı işgal altında olan ve her fırsatta bölünmesi gündeme gelen Kıbrıs’ta yaşananlara da bir bakalım. Kendimize “Kıbrıs’ta ne yaşanıyor?”, “BM üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğine neden sahip çıkmıyor?” diye soralım. Artık “büyük güçlerin” kendi kararlarını oyladığı bir sirk olmaktan öte geçemeyen ve tüm işlevini yitirmiş BM’den bir şey beklemek de ne kadar doğru? Bunu da düşünüp, dünya ezilen halklarının ve “küçük devletlerin” bağımsız, bağlantısız bir arada emperyalizme karşı duruşunun yollarını aramalıyız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir