Tamer Çilingir
Hüseyin Torun’un Siper Yoldaşlığının Soldurulan Renkleri Üzerine
Bazı kitaplar yalnızca okunmaz; hesap sorar. Bazıları ise unutturulmak istenen tarihin kapısını aralar, susturulan sesleri yeniden konuşturur. Hüseyin Torun’un kaleme aldığı Siper Yoldaşlığının Soldurulan Renkleri, tam da böyle bir eser.
“Sosyalist hareketin soykırımla yüzleşmesinin mütevazı bir adımı olarak, yakın tarihimizde ölümsüzleşenlerimizi sahiplenerek ve anarak atılacak önemli bir adım olması inancıyla…” diye başlıyor kitaba Hüseyin Torun.
Bu kitap, yalnızca öldürülen gazetecilerin, devrimcilerin ve aydınların hikâyesini anlatmıyor. Aynı zamanda Türkiye’nin resmî tarih tarafından parçalanmış hafızasına bakıyor; eksik bırakılan, silinen ve özellikle görünmez kılınan halkların acılarını yeniden kayıt altına alıyor.
“Siper yoldaşlığı” kavramı, farklı kimliklerden, inançlardan ve halklardan insanların ortak mücadele hattını anlatır. Ancak bu ortaklığın renkleri, milliyetçilik, inkâr ve devlet şiddeti tarafından solduruldu. Hüseyin Torun’un kitabı tam da bu soldurulmuş renklerin izini sürüyor.
Kitabın en dikkat çekici yanlarından biri, öldürülen gazeteciler listesi verilirken yalnızca Türk basın tarihinin bilinen isimleriyle yetinmemesi. Torun, özellikle Pontoslu Rum gazeteci Nikos Kapetanidis üzerinde uzun ve haklı bir şekilde duruyor.
- yüzyılın idam edilen ilk gazetecisi olarak anılan Nikos Kapetanidis, yalnızca bir gazeteci değildi. O, Pontos Rum halkının sesi, hafızası ve vicdanıydı. Kalemiyle Osmanlı ve ardından gelişen Türkçü şiddeti teşhir etti. Bunun bedelini de 1921’de Amasya İstiklal Mahkemeleri’nde idam edilerek ödedi.
Kapetanidis’in hikâyesi bize acı bir gerçeği hatırlatıyor: Bu coğrafyada önce halklar susturuldu, ardından onların hafızasını taşıyan kalemler hedef alındı.
Türkiye’de öldürülen gazeteciler denildiğinde çoğu zaman yakın dönem hatırlanır; oysa bu tarih çok daha eskidir. Hasan Fehmi’den Musa Anter’e, Uğur Mumcu’dan Hrant Dink’e uzanan çizgide, devlet aklına dokunan gazeteciler sistematik biçimde hedef alınmıştır. Fakat resmî tarih, Rum basınını, Ermeni basınını, Süryani basınını çoğu zaman bu anlatının dışına itmiştir.
İşte Hüseyin Torun’un yaptığı önemli müdahale burada başlıyor.
Torun, yalnızca kimin öldürüldüğünü anlatmıyor; kimin unutturulduğunu da gösteriyor.
Nikos Kapetanidis’in kitapta özel yer tutması bu yüzden önemlidir. Çünkü Kapetanidis’i anmak yalnızca bir gazeteciyi anmak değildir; Pontos Rum Soykırımı’nın inkâr edilen hafızasını da görünür kılmaktır.
Bu eser aynı zamanda Türkiye soluna da zor sorular soruyor. Ermeni Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Süryani kırımı ve kültürel yok etme politikaları karşısında neden yeterince güçlü bir yüzleşme geliştirilemedi? Sınıf mücadelesi ile halkların tarihsel yaraları neden çoğu zaman birbirinden kopuk ele alındı?
Kitap bu sorulardan kaçmıyor.
Hakikat rahatsız edicidir. Çünkü hakikat, konforlu yalanları dağıtır. Ama yüzleşmeden iyileşme olmaz.
Siper Yoldaşlığının Soldurulan Renkleri, yalnızca bir araştırma kitabı değil; hafızaya, yüzleşmeye ve adalete çağrıdır.
Bugün Nikos Kapetanidis’i, Hrant Dink’i, Musa Anter’i ve susturulan bütün kalemleri anmak sadece geçmişe saygı göstermek değildir; geleceğe karşı tarihsel bir sorumluluktur.
Bu coğrafyada katliamlar yapıldı, halklar sürgün edildi, diller yasaklandı, kimlikler inkâr edildi. Ardından yalnız bedenler değil, hafızalar da öldürülmek istendi. Çünkü egemenler çok iyi bilir: Hafızasını kaybeden halk, direncini de kaybeder.
Bu nedenle Türkiye’de çoğu zaman katliam yapmak serbest bırakıldı, ama onları dillendirmek suç sayıldı. Fail ödüllendirildi, tanık susturuldu, hakikati yazanlar mahkeme salonlarına, sürgün yollarına ve mezarlıklara gönderildi.
Fakat gerçeklerin kötü bir huyu vardır: Üstü ne kadar örtülürse örtülsün, bir gün mutlaka geri dönerler.
Hüseyin Torun’un kitabı, tam da bu geri dönüşün parçasıdır. Soldurulan renkleri yeniden görünür kılıyor; inkâra karşı hafızayı, suskunluğa karşı sözü, korkuya karşı hakikati savunuyor.
Çünkü ancak geçmişin karanlığıyla yüzleşen toplumlar geleceği aydınlatabilir.
Unutulan her isim, inkârın zaferidir.
Hatırlanan her isim, hakikatin direnişi.
Ve hakikat er ya da geç, mutlaka kazanır.

