Her yıl olduğu gibi o yıl da yıllık iznimde Livera’ya gitmiştim. Amacım köyün büyüklerini ziyaret etmek, onların anlattıklarından geçmişe dair bilgiler toplamak, hafızalarda saklı kalmış hikâyeleri gün yüzüne çıkarmaktı. Çünkü biliyordum ki bazı hikâyeler kitaplarda yazmazdı. Onlar, yaşlıların hafızalarında, yarım kalmış cümlelerinde ve bazen de uzun bir sessizliğin ardında yaşardı.

Köyümüzün büyüklerinden sevgili Fezli Bulut’la da bu amaçla sohbet etmiştim. Bir ara elini kaldırıp köyü işaret ederek anlatmaya başladı. Sanki yalnızca evleri, sokakları, yamaçları göstermiyor; bütün bir geçmişi avucunun içine alıyordu.

“Bu köy Rum köyüydü,” dedi. “Rum komşularımız evlerini, köylerini terk etmek zorunda kaldıklarında çok ağladılar, çok acılar çektiler.”

Sonra anlatmaya devam etti:

“Sabahın erken saatlerinde yaşlı, genç, çoluk çocuk, kadın, erkek Rumları bir yere toplamışlardı. Ellerinde küçük birer valiz vardı. Birden, ufak bir çocuk koşarak gözden kayboldu. Aradılar, taradılar; bir türlü bulamadılar. Kim olduğu, ona ne olduğu hakkında kimse bir şey bilmiyor.”

Fezli Bulut’un sesi, anlattığı geçmişin ağırlığını taşıyordu. Ardından köyün üzerine çöken hüznü, yıllar öncesinden bugüne ulaşan bir sızı gibi dile getirdi:

“Çok ağladılar, çok acılar çektiler torunum. Livera o yüzden bu kadar bereketsiz, verimsiz. Çok gözyaşı var bu topraklarda.”

Bu sözleri duyduğumda, önümde yalnızca bir köy manzarası yoktu artık. Evleriyle, yollarıyla, tarlalarıyla bildiğim Livera’nın altında başka bir hikâyenin yattığını düşünüyordum. Bir zamanlar burada yaşamış, sonra evlerini geride bırakıp gitmek zorunda kalmış insanların acısı… Ve o sabah, kalabalığın içinde kaybolan bir çocuk.

O çocuk kimdi?

Nereye gitmişti?

Onu bulabilmişler miydi?

Fezli Bulut’un anlattıkları, zihnimde cevapsız sorular bırakmıştı.

Bir yıl sonra yıllık iznim için yeniden yola çıktığımda yanıma bu kez görüntü ve ses kaydı yapabileceğim bir cihaz aldım. Sorularımı da önceden hazırlamıştım. Bu defa anlatılanları yalnızca dinlemekle kalmayacak, kayda alacaktım. Belki de bir gün, bu kayıtlar sayesinde köyümüzün geçmişine dair unutulmuş pek çok şeyi yeniden hatırlayabilecektik.

Ama hayatın her zaman bizim hazırladığımız sorulara göre ilerlemediğini o gün öğrendim.

Fezli Bulut hastaydı. Evi hemen dedemin evinin yukarısındaydı. Yanına gitmek için yola çıktığımda çocukları onu hastaneye götürüyordu. Elini öptüm, beni tanımadı. Geçen yıl köyün geçmişini anlatan, elini kaldırıp Livera’yı işaret ederek bir zamanlar yaşanan acıları gözümün önüne seren o insan, şimdi kendi hastalığıyla mücadele ediyordu.

Ne yazık ki onunla yeniden konuşma fırsatım olmadı.

Köyden ayrıldıktan kısa bir süre sonra da hayatını kaybettiğini öğrendim. Böylece hazırladığım sorular cevapsız kaldı. Kayda almayı düşündüğüm hikâyelerden bazıları, onları anlatabilecek insanlarla birlikte sessizliğe gömüldü. Fezli Bulut’un anlattığı kayıp çocuk hikâyesi ise zihnimde yaşamaya devam etti.

Zaman zaman o sabahı gözümde canlandırıyordum. Ellerinde küçük valizleriyle bekleyen insanlar… Evlerinden, komşularından, alıştıkları hayattan ayrılmanın acısı… Kalabalığın arasında bir anda ortadan kaybolan küçük bir çocuk…

Sonra kendi kendime soruyordum: Acaba o çocuk, yıllar boyunca köyde yaşamış insanlardan biri olabilir miydi? Çocukluğunu burada geçirmiş, yaşlanmış, ama geçmişini hiç kimseye anlatmamış biri?

O yıllarda çocuk olan, şimdi yaşlanmış insanları birer birer zihnimden geçiriyordum. Yüzleri, evleri, davranışları hafızamda canlanıyordu. Bir isim üzerinde özellikle durmuyordum. Yalnızca anlatılan hikâyeyle tanıdığım insanlar arasında bir bağ kurmaya çalışıyordum.

Derken bir gün, zihnimde bir isim parladı:

Haşim.

Haşim, Kaban’ın arkasında, çevresinde başka hiçbir evin bulunmadığı bir evde yaşardı. Benim bildiğim kadarıyla tek başınaydı. Yaşlı, biraz ürkütücü, gizemli bir adamdı. Çocukluğumdan kalan hatıralarımda, onun kendine özgü bir yeri vardı.

Gecenin bir vakti evimizin hemen üzerinden geçer, kendi evine giderdi. O saatte nereden geldiğini bilmezdik. Bazen dedem ona seslenir, yemeğe ya da kahve içmeye çağırırdı. Karlı, yağmurlu gecelerde bizde kaldığı da olurdu.

Biz çocuklar ise ona temkinli yaklaşırdık. Geldiğinde bir köşeye siner, onu ürkek gözlerle izlerdik. Onun hakkında çok az şey bilirdik. Bildiklerimiz de daha çok uzaktan gördüklerimizden ibaretti.

Haşim’i nadiren namaz kılarken görmüştüm. Bir de zaman zaman odadaki dolaptan ispirto alıp içtiğine tanık olurdum. Çocuk aklımla bunları anlamlandırmaya çalışır, onun neden böyle yaşadığını, neden yalnız olduğunu, geceleri nereden gelip nereye gittiğini merak ederdim.

Şimdi, yıllar sonra, Fezli Bulut’un anlattığı o kayıp çocuk hikâyesini düşünürken Haşim’in yüzü gözümün önüne geliyordu.

Acaba…

Bu düşünce ilk başta yalnızca bir ihtimaldi. Fakat günler geçtikçe zihnimde daha fazla yer etmeye başladı. Haşim’in yalnızlığı, gizemli hayatı, geçmişi hakkında hemen hiçbir şey bilmemem, kayıp çocuk hikâyesiyle aramda kurmaya çalıştığım bağı güçlendiriyordu.

Ya Haşim, o sabah kalabalığın arasından koşarak kaybolan çocuksa?

Ya bir zamanlar ailesinden, evinden ve köyünden koparılmış; hayatını bambaşka bir yerde, kimseye anlatamadığı bir geçmişin gölgesinde sürdürmüşse?

Bunlar yalnızca soruydu. Elimde Haşim’in o çocuk olduğunu kanıtlayan hiçbir bilgi yoktu. Fezli Bulut’un anlattığı hikâyede de çocuğun kimliğine ilişkin bir ayrıntı bulunmuyordu. Yine de bu ihtimal, zihnimden bir türlü çıkmıyordu.

Belki de Haşim’in hayatıyla ilgili bilmediğim çok şey vardı. Belki yalnızlığı, içine kapanıklığı ve geceleri köyün sessizliğinde kendi evine yürüyüşü, benim çocuk gözlerimle anlayamadığım bir geçmişin izlerini taşıyordu. Belki de bütün bunların kayıp çocuk hikâyesiyle hiçbir ilgisi yoktu.

Bilmiyordum.

Ama insan bazen geçmişte yaşanmış bir olayın bütün ayrıntılarını öğrenemese bile, o olayın bıraktığı izleri takip etmekten kendini alamıyor. Bir söz, yıllar önce gördüğü bir yüzü yeniden hatırlatıyor. Unutulduğunu sandığı bir ayrıntı, başka bir hikâyenin kapısını aralıyor.

Benim için de öyle oldu.

Fezli Bulut artık hayatta değildi. Ona sormak istediğim sorular, onunla birlikte cevaplanma ihtimalini de yitirmişti. Haşim’in geçmişini ise hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim. O kayıp çocuğun kim olduğunu, nereye gittiğini, nasıl bir hayat yaşadığını bilmiyorum.

Fakat Fezli Bulut’un sözleri hâlâ kulaklarımda:

“Çok gözyaşı var bu topraklarda.”

Belki Livera’nın toprakları gerçekten de anlatılan acıların, ayrılıkların ve kayıpların izlerini taşıyordu. Belki de bu söz, bir köyün geçmişinde yaşanmış büyük bir kopuşun halk hafızasında bıraktığı derinliği anlatıyordu.

Bazen düşünüyorum: Bir köyün geçmişi, yalnızca ayakta kalan evlerden, eski yollardan ve unutulmuş mezarlardan mı ibarettir? Yoksa geride bırakılan evlerin kapılarında, yarım kalmış vedalarda, bir daha dönemeyen insanların hikâyelerinde mi saklıdır?

Livera’nın geçmişinde cevabını bulamadığım bir soru var.

O sabah koşarak gözden kaybolan çocuk kimdi?

Ve Haşim…

O çocuk gerçekten Haşim miydi, yoksa geçmişin karanlığında birbirine benzeyen iki ayrı hikâyeyi mi birleştiriyordum?

Bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, Fezli Bulut’un anlattığı o hikâyenin artık benim de hafızamın bir parçası olduğu. Ve bazı hikâyelerin, cevapları bulunamasa bile, anlatılmayı hak ettiği.

Çünkü unutulan yalnızca bir insanın adı değildir bazen. Onunla birlikte bir ailenin geçmişi, bir köyün hafızası ve bir zamanlar yaşanmış hayatların izleri de silinip gider.

Belki de bu yüzden Livera’ya her dönüşümde yalnızca köyümü değil, onun sessizliğinde saklı kalmış insanları da arıyorum.

Kimi zaman bir evin duvarında, kimi zaman yaşlı birinin hatırasında, kimi zaman da cevapsız kalmış tek bir soruda…

Ve hâlâ, o kayıp çocuğun hikâyesini düşünüyorum.

Suat Turan

BySuat Turan

1969 yılında Trabzon’un Maçka ilçesinin Livera köyünde doğan Suat Turan, 1973’ten bu yana Aliağa’da yaşamaktadır. Gazetecilik ve müzisyenlik yaptığı dönemde, politik nedenlerle hüküm giyerek, 4,5 yıl cezaevinde kalmıştır. Yerel siyaset, emek ve demokratik toplum üzerine çalışmalar yürüten Turan, emek, ekoloji ve kent politikaları hakkında yazılar kaleme almaktadır. Son bir yıldır DEM Parti Aliağa İlçe yöneticiliği görevini sürdürmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir